Sanat söz konusu olduğunda yasak, çoğu zaman ortadan kaldırmak istediği şeyi daha görünür, daha merak edilir hale getiriyor. Ama mesele sadece 'yasaklansın mı, özgür bırakılsın mı?' kadar basit de değil. Çünkü bugün çocuk ve gençler, insanlığın hiçbir döneminde olmadığı kadar yoğun bir görüntü, ses, sembol ve fikir bombardımanı altında büyüyor. Peki onlar, bu bombardımanın içinde doğruyla yanlışı, sanatla propagandayı, estetikle pazarlamayı birbirinden ayırabilecek bir kültürel altyapıya sahip mi?
Bu tartışmanın son örneği Anyma oldu. Anyma; İtalyan-Amerikalı DJ ve prodüktör Matteo Milleri'nin elektronik müzik, dijital sanat ve teknolojiyi bir araya getirdiği projenin adı. Müziği kadar dev ekranlarda beliren insana benzeyen makineler, dijital bedenler ve insan ile teknoloji arasındaki sınırı sorgulayan görsel dünyasıyla tanınıyor. İstanbul'daki konser, gösterilerde kullanılan bazı görsellerin 'satanik unsurlar' içerdiği yönündeki tepkilerin ardından iptal edildi. Konserin iptal edilmesini isteyen isimlerden biri de yazar Mustafa Beşer'di. Kendisini zorlayacağını düşündüğüm sorulara verdiği cevaplar, aslında tartışmayı yasak meselesinin çok ötesine taşıyor: "Çocuklarımıza kendi musikimizin göğünü göstermedik, sonra neon ışıklarını yıldız sanmalarına öfkelendik." Belki de mesele, önce çocuklarımıza gerçek yıldızları gösterebilmekte.

- Anyma'nın ÆDEN konserinin iptal edilmesini istemenizin temel gerekçesi neydi?
- İtirazım, müzikle görüntünün birleşerek kurduğu dünya ve bu dünyanın gençlerimize insanlığın geleceği diye sunulmasıdır. Karşımızda birkaç şarkı ile birkaç ışık bulunmuyor. Cennet, melek, yaratılış, ölüm, beden ve ebediyet gibi inancımızın en temel kavramları dijital bir gösterinin malzemesine çevriliyor. ÆDEN adı bile rastgele seçilmiş bir süs değildir. Sahne, cenneti hakikatten koparıp teknolojik bir düzene bağlıyor. Melek makineye, ruh veriye, beden değiştirilebilir bir kabuğa, ölüm de çözülecek teknik bir arızaya dönüyor. İnsan artık emanet taşıyan mükerrem bir varlık olarak değil, kendisini yeniden üretecek, sınırlarını aşacak, hatta kendi ebediyetini kuracak bir proje gibi gösteriliyor. Benim öfkem tam burada kabarıyor. Çünkü imanımızın kelimeleri alınarak imansız bir gelecek tasarımının dekoru yapılıyor.
Gramsci, hâkimiyetin sadece zorla kurulmadığını, insanların rızası alınarak yerleştiğini anlatır. Bugün o rıza kürsülerden değil; dev ekranlarda, dizilerde, reklamlarda ve müzik sahnelerinde üretiliyor. Üstelik ilerleme, özgürlük ve sanat adıyla yapılıyor. Kendi cennetini evlâdına anlatmaktan utanan bir topluma, başkaları cehennemi cennet diye satıyor. İptal talebim bir sanatçıya husumet değil, bir medeniyetin kendi ruhunu müdafaa etme hakkıdır.
- Bu grubun müziğinde ve görsel dünyasında nasıl bir tehlike görüyorsunuz?
- Burada müzik tek başına bırakılmıyor. Ritim, yüksek ses, yoğun bas, duman, dev ekranlar, insan ile makineyi birbirine karıştıran bedenler ve dinî çağrışımlar aynı anda çalışıyor. Seyirci bir eseri dinlemekten çok, hazırlanmış bir âlemin içine çekiliyor. Sahne kulağa ses verirken göze suret, zihne fikir, kalabalığa ortak hareket sunuyor. Bu kadar güçlü unsur aynı hedefe yöneldiğinde ortaya basit bir eğlence çıkmaz; kendine ait sembolleri bulunan bir tören ve alternatif bir kutsallık duygusu oluşur.
Durkheim, kalabalıkların aynı ritim ve sembol çevresinde yaşadığı yoğun birleşme hâline müşterek vecd adını verir. Böyle bir duygu ilahide de marşta da stadyumda da doğabilir. Kendi başına kötü değildir. Asıl mesele, o vecdin merkezine neyin konulduğudur. Burada teknoloji ile donatılmış insan neredeyse yeni bir kurtuluş figürü gibi gösteriliyor. İnsanların en savunmasız olduğu hayranlık anında ağır bir dünya görüşü dolaşıma sokuluyor. Genç önce fikri tartmıyor, onun parıltısına teslim oluyor. Melek Android'e, cennet dijital ağa, ebediyet veriye dönüşüyor. Bu bir konserden fazlasıdır; ruhumuzun sözlüğüne yapılan müdahaledir.

ROMA ARENASI DA EĞLENCEYDİ AMA...
- Bir müzik türünün ya da konserin gençler için zararlı olduğuna kim, hangi ölçüte göre karar verebilir? Sanatsal tercih ile toplumsal zarar arasındaki çizgi nerede başlıyor?
- Bu kararı tek bir kişi keyfine ve zevkine göre veremez. Benim sevmediğim her müzik zararlı, bana yabancı gelen her gösteri de yasak sayılamaz. Ölçü açık olmalıdır. Hukuk, kamu sağlığı, çocukların korunması, insan onuru, yaş sınırı, etkinliğin verdiği açık mesaj ve toplumun müşterek değerleri birlikte değerlendirilmelidir. Karar gerekçeli, şeffaf ve denetlenebilir olmalıdır. Fakat sanat özgürlüğünü bütün soruları susturan sihirli bir kelimeye çeviremeyiz. Bir gösteri büyük sermaye, yoğun reklam, kamu izni ve on binlerce gencin katılımıyla şehrin ortak alanına çıktığında toplumsal sonuç doğurur. Bourdieu'nün sembolik güç dediği şey burada çalışır. Kimin görüntüsünün çağdaş, kimin değerinin geri, hangi bedenin makbul, hangi hayatın gözden çıkarılabilir sayılacağını belirleyen güç de bir iktidardır. Dünya tarihi bunun örnekleriyle doludur. Roma arenası eğlenceydi, fakat aynı zamanda imparatorluğun kudretini ve insan hayatına biçtiği değeri gösteriyordu. Saray törenleri, askerî marşlar ve modern reklamlar da insanlara yalnızca görüntü sunmadı; neye bağlanmaları gerektiğini öğretti.
EVİMİZDE FARKLI MÜZİK ZEVKLERİ VAR
"Ben daha çok ezgi ve enstrümantal eserler dinliyorum. Gitarın sesini, özellikle taşıdığı sıcaklığı ve sahiciliği seviyorum. Çocuklarım ise kendi nesillerinin tabii yönelişiyle daha güncel ve modern müzikleri tercih ediyor. Evimizde tek bir müzik zevki hüküm sürmüyor. Onların tercihlerine tepeden bakmayı doğru bulmam. Ne dinlediklerini, o eserde ne bulduklarını ve kendilerine sunulan görüntünün nasıl bir dünya taşıdığını anlamaya çalışırım. Çocuğuma enstrüman eğitimi aldırdım. Benim itirazım eğlenceye değil, eğlence kılığına sokulan fikrî teslimiyettir. Genç neşelensin, yeni sesler tanısın. Fakat bunu yaparken bedeninin, zihninin ve inancının bir pazarlama malzemesine dönüştürülmesine razı olmasın."
SUSMAK BAZEN HOŞGÖRÜ DEĞİL NÖBET YERİNİ TERK ETMEKTİR
- "Beğenmiyorsanız gitmezsiniz" diyen bir bakış açısı da var. Neden kişisel tercihin ötesinde konserin iptal edilmesi gerekiyor?
- "Beğenmiyorsanız gitmeyin" sözü ilk anda hürriyetçi görünür. Gerçekte ise toplumun kültür karşısındaki sorumluluğunu sıfırlar. Kültür yalnız bilet alan kişiyi etkilemez. Konserin reklamı sokakta, görüntüleri sosyal medyada, sembolleri gençlerin dilinde, estetiği modada ve gündelik hayatta dolaşır. Siz salona girmeseniz de salonun ürettiği iklim evinize girer. Güçlü olan kendi değerini evrensel ve ileri, sizin değerinizi mahalli ve geri gösterebilir. Ardından size iki seçenek bırakır: Ya onun teklifini alkışlayacaksınız ya da özgürlük düşmanı ilan edileceksiniz. Sigara reklamına, kumara, yüksek sese, yaş sınırlamasına ve güvenlik riskine müdahale eden toplum, kültürel sembollere gelince neden dilsizleşsin? Dijital cehennemi cennet diye satın almak zorunda değiliz. Şehrin ruhunu koruma görevini "Beğenmiyorsan gitme" cümlesiyle çöpe atamayız. Susmak bazen hoşgörü değildir, nöbet yerini terk etmektir.

ÇOCUKLARIMIZA MUSİKİMİZİN GÖĞÜNÜ GÖSTERMEDİK! NEON IŞIKLARI YILDIZ SANMALARINA ÖFKELENDİK
- Bu topraklardan Âşık Veyseller, Tanbûrî Cemiller, Cem Karacalar, Alâeddin Yavaşçalar çıkmışken... Bugünkü bayağılaşmaya nasıl geldik?
- Bu isimler tesadüfen yetişmedi. Arkalarında bir dil, aile terbiyesi, mahalle, usta-çırak bağı, meşk geleneği ve asırlık bir ses hafızası vardı. Âşık Veysel toprağa sadece bakmıyor, onunla konuşuyordu. Tanbûrî Cemil Bey saz çalmıyor, medeniyetin ruhunu titretiyordu. Cem Karaca memleketin kavgasını sesine yüklüyordu. Alâeddin Yavaşca musikiyi edep ve ölçü makamında taşıyordu. Her biri başka bir dünyadan seslendi ama hepsinin ayağı bu toprağa basıyordu. Bugünün sıkıntısı ses ile kök arasındaki bağın kopmasıdır. İbn Haldun, sanatların şehir ve medeniyet gelişirken serpildiğini, medeniyet çözülürken zayıfladığını anlatır. Bizde de önce sanatın taşıyıcı kurumları aşındı. Mevlevihaneler ve meşkhaneler kulağa tavır, ruha terbiye, sanatçıya sabır verdi. Usta, öğrencisine notanın yanında susacağı yeri de öğretti. Kendi bahçemizi susuz bıraktık. Çok dinleneni iyi, çok konuşulanı doğru, çok satılanı güzel sandık. Asıl öfkem, kendi mirasını taşımayan yetişkinlere ve kültürü bütünüyle piyasaya bırakan kurumlaradır. Çocuklarımıza kendi musikimizin göğünü göstermedik, sonra neon ışıklarını yıldız sanmalarına öfkelendik. Meşki, ustalığı, edebi ve yerli üretimi bugünün diliyle yeniden kurmak zorundayız. Kendi güzelimizi güçlü biçimde üretmeden yalnız yabancı gösteriye bağırmak yetmez. Fakat bu eksikliğimiz, önümüze konulan her şeyi kabul edeceğimiz anlamına da gelemez. Şeytan sahnesini kurarken biz sazımızı kılıfında unuttuk.