YAZAR Ruşen Eşref'in (Ünaydın), bundan yaklaşık 100 yıl önce basılan "Diyorlar ki" adlı eserinde, iftar sofralarını anlattığı bir bölüm vardır. Bu yazısında Ruşen Eşref, 'Eski ramazanlara özlemini' şöyle dile getiriyordu: "Onların gözünde ramazanın ne büyük mânası vardı!.. Ona 'On bir ayın Sultanı' derlerdi. Ramazan ufuklardan Müslüman evlerine ruh ve ağız tadı getiren ahret âleminden gelmiş bir yolcu gibi doğardı. Yolu öylece gözlenirdi. Biz çocuklar lohusa şekerlerini nasıl yeni doğan çocuk, getirdi sanırsak, onlar da ülkeye, ibadethanesinden kahvehanesine, sokağından sofrasına kadar, ramazanın bolluk, merhamet, neşe, zenginlik dağıttığına inanırlardı. Ramazan içimizde kaldığı müddetçe büyüğümüzü, küçüğümüzü, şevklendirir, uslulaştırır, ruhlara, gözlere imân ışığı işleyerek çekilirdi. Bugünse içinde, yabancı turistlerin saygısız dolaştığı boş bir mabede döndü. Örtüsü eski ramazan süslerine çekilmiş bir kefen gibi duran bugünün sofrasına baktıkça, hep çocukluğumdaki iftarlar hatırıma gelir:
En büyüğümüzden en küçüğümüze kadar on, on iki kişi, sabırsızlığımızı duaların kerametiyle gidererek iftar topunun atılışını nasıl dindar ve hürmetkar beklerdik!.. Bembeyaz baş örtüleri içinde kadınların oruçtan sararmış yüzleri bir nevi şefkatle ruhânileşirdi. Gözlerini yanı başlarındaki saatten ayırmayan erkekler, ufak bir sandalye gıcırtısından bile huysuzlanırlardı.
Ah, o iftar sofralarının güzelliği!.. Çini tabaklar içinde bir çok çiçek gibi renk renk duran reçelleriyle, etrafını birer hilâl gibi alan kokulu yarım simitleriyle adetâ bahçe göbeklerini andırırlardı. Çorbaların biberli buğusu, kıymalı yumurtaların nefis kokusu odayı iştaha çoğaltan bir havaya bürürdü. Mermer musluğun yanındaki kayık tabaklarında kabaran dolgun güllâçları kar toplarına benzetirdim. Bakır maşrapalarla billur sürahilere yavaş yavaş boşaltılan sular, içimizdeki hararete âdeta ince 'bir serinlik çizerdi;
Hâlâ beklenen top atılmazdı. O bekleme anlarında bazen ezgin, bazen tiz ses veren uzak yakın kapı tokmakları, kaba şiveli dilencilerin nakaratıydı. Hâlâ hatırımdadır: Bunlar, buğulu beyinlerde garip bir acıma ve rengi belirsiz merhamet uyandırırdı. Kızmak, kimsenin aklına gelmezdi.
Top patlar patlamaz, bütün sofradan bir besmele fısıltısı havalanırdı. Bana en çok o ân tesir ederdi. Reçeller simitlere dolanarak, çukur tabaklarda çorbaların dumanı tüterek, billur bardaklardan sular âdeta bir hasretli öpülür gibi içilerek sessiz sedasız yemek yerdik. Sofranın üstünden ancak tiryâkî erkeklerin sigara dumanları sıyrılınca konuşma başlardı. Kimi önünden geçerken imrenip aldığı ekmek ayvasını getirir, kimi elceğiziyle yaptığı limonatayı iştahını tıkayıncaya kadar çok ve çabuk içerdi. Falan camide mukabelecinin sesinden, falan vaizin sertliğinden, o gece gidilecek misafirlikten lezzetle bahsedilirdi.
Yemek sonlarına doğru bizim sokaktan çok zaman Eyüp işi
küçük davullarını çala çala bir iki çocuk geçerdi. Ahmediye semtindeki Karagöz 'Kanlı Kavağı' oynayacağı geceyi onlardan öğrenmiştik. Çocuklardan birisi, öbürüne: "Ben çeyreği kopardım. Gece gidiyorum. Sen geliyor musun?" diye sorunca bizim yüreğimiz, acaba bizi de bırakırlar mı ümidiyle hoplamış, fakat ikincisi dik sesiyle:
"Halim Ağabeyim beni bırakmıyor. Biz, Selimiye Camii'ne teravih namazına gidecekmişiz" cevabım duyunca, ümidimiz ka-rarıvermiş, haminnemiz de bu cevap üzerine:
"Aferin şu Halime!.. Namazında, niyazında delikanlı.. Allah tuttuğu işi kolay getirsin. Karagöz de her gece çocukların nesine imiş? İbadet de, kötülük de küçük yaşta öğrenilir!» hükmünü verince, Dedem gözlerim aça aça:
"Ne Karagözü? öyle şeyi aklınızdan çıkarın Küçük Beyler!.." diye kesip atmış, orucun sersemliği asıl o vakit başımıza vurmuştu. Vezir parmaklarının doyulmaz tadının bile yavanlaştığı olurdu.
On beşinci gece, davulların mânilerle kapıların önünden geçit yaptığı sayılı gündü. Davullar, toplar, kandillerle karşılanan ramazan, davullar, toplar, kandillerle yürütülür, yine öylece uğurlanırdı. Ağbanî sarıklı, poturlu bekçi kapılara yaklaşır, sopasını taşa vurur, dikkatleri kendisine çeker ve mânici başlardı:
Besmeleyle çıktım yola,
Selâm verdim sağa sola,
A benim devletlû Beyim,
Vakt-ı şerif hayır ola,
Ve ahenkli dambır dadan dan, dambır dadan dan, dambır dadan dan, dambır dadan dan'lar, geceye ne heyecanlı bir telâş verirdi. Çocuklar yemekten bir ân evvel sıvışmak isterlerdi. Kafesler sürülür, mânicinin yolu beklenirdi.
Bize geldik, size geldik,
İnci, mercan dize geldik,
Başlar tacı iki gözüm,
Arz eyledik,
Size geldik,
Mânici, verilen bahşişin cömertliğine yürekten inanmıştı:
Pencereler açılıyor,
Çil paralar saçılıyor.
Bahşişim aldım bergüzâr,
A Paşam eylemem inkâr.
Veren eller dert görmesin, Allah bereketler versin...
Bu bereket, yaşanılan devrin saadeti idi ve kabul edilmiş duanın şükranıydı.
Burak ARTUNER