Bazı yerler vardır ilk kez gitseniz bile yabancılık çekmezsiniz. Rodos da tam olarak böyle bir yer. Giritlilerle başlayan, Dorlar, Persler ve Bizanslılarla devam eden uzun bir tarih... Ardından şövalyelerin adaya damga vurduğu yıllar... Başlangıçta yardım amacıyla kurulan Rodos Şövalyeleri'nin zamanla güçlenip yön değiştirmesi ve adayı korsanlıkla anılır hale getirmesi, tarihin en çarpıcı kırılmalarından biri. Bu dönem, 1522'de Kanuni Sultan Süleyman'ın fethiyle son buluyor. Osmanlı'nın dört asır süren hâkimiyetinin ardından ada, 20. yüzyılda İtalyanlara geçiyor ve daha sonra Yunanistan'a bağlanıyor. Rodos'un bugün taşıdığı o çok katmanlı kimlik, işte bu uzun geçmişin bir yansıması...
ORTA ÇAĞIN İZİNDE
Rodos'un kalbi, surlarla çevrili Eski Şehir'de atar. Kapıdan içeri adım attığınız anda zamanın akışı değişir. Dar, taş döşeli sokaklar arasında yürürken yön duygunuzu kaybedersiniz ama buna ihtiyaç da duymazsınız; çünkü tüm yollar Hipokrat Meydanı'na çıkar. Arkeoloji Müzesi'nin avlusunda geçmişin izleriyle karşılaşır sizi... Bizans Müzesi'nde vitrayların içeri süzülen ışığıyla sakinleşirsiniz.

Biraz yukarı çıktığınızda karşınıza çıkan Şövalyeler Sokağı ise bu yolculuğun en etkileyici noktalarından biri. Taşların üzerinde yürürken kendinizi Ortaçağ'da hissedersiniz. Sokağın sonunda yükselen Üstadlar Sarayı, ihtişamıyla bu atmosferi tamamlar. Osmanlı döneminden kalan camiler, kütüphane ve yapılar ise adanın neden "hem tanıdık hem yabancı" olduğunu en güçlü şekilde anlatır.
HAYATIN RİTMİ BURADA ATIYOR
Eski Şehir'in hareketli yüzü Sokratous Caddesi'nde ortaya çıkar. Küçük dükkânların vitrinlerinde sergilenen hediyelikler, adanın ruhunu yanınızda götürme isteği uyandırır. Yolun sonunda ulaşılan Hipokrat Meydanı ise günün her saatinde farklı bir yüzünü gösterir. Gündüz sakin ve davetkâr olan meydan, akşam saatlerinde Yunan müziği, kahkahalar ve tabak sesleriyle dolup taşar. Bir köşede oturup bu kalabalığı izlerken, taş duvarların arasında saklı yüzyılları hissetmemek mümkün değil...

ESKİ İLE YENİ YANYANA
Yeni Şehir'de ise geçmiş ve bugün yan yana yürür. Mandraki Limanı'nda, bir zamanlar dünyanın yedi harikasından biri olduğuna inanılan Rodos Heykeli'nin hikâyesi dolaşır. Bugün onun yerini alan geyik heykelleri, adanın simgesi haline gelmiş... Limanın çevresindeki yel değirmenleri ve tarihi yapılar, bu geçmişi görünür kılarken Papagou Caddesi modern hayatın ritmini yansıtır. Yolun sonunda ulaşılan Monte Smith Tepesi ise antik kalıntılarla birlikte büyüleyici bir manzarayı ayaklarınızın altına sunar.
DENİZ, GÜNEŞ VE KAÇIŞ
Rodos'un sokaklarında kaybolduktan sonra yüzünüze çarpan tuzlu rüzgâr, sizi denize çağırır. Adanın dört bir yanını saran berrak sular, altın rengi kumlar ve bitmeyen güneş, burayı sadece bir tarih durağı değil, aynı zamanda bir kaçış noktası haline getirir. Belki de bu yüzden Rodos, ayrılırken bile insana aynı duyguyu yaşatır: Bir yanınız orada kalır... Çünkü bazı yerler, gerçekten hem tanıdık hem yabancıdır...
BEYAZ VE MAVİNİN HİKÂYESİ
Adanın doğusundaki Lindos ise bambaşka bir atmosfer sunar. Beyaz badanalı evlerin güneşle parlayan görüntüsü, dar sokaklardan yukarı doğru uzanan yollar ve tepede yükselen Akropolis, burayı adanın en özel noktalarından biri haline getirir. Kaleye doğru yapılan yolculuk ise başlı başına bir deneyim...Bazen bir eşeğin sırtında, bazen yürüyerek... Ama her durumda unutulmaz.