Türkiye'nin en iyi haber sitesi
EMRE AKÖZ

Biz inandık, siz de inanın

Milli Takım'ın ana sponsoru Turkcell'in düzenlediği geziyle İsviçre'nin yolunu tuttuğumuzda doğrusu keyfimiz yerindeydi. Medya mensupları ve şirket yöneticilerinden oluşan gruptaki genel kanı, kolay gol yemeyen ama gol atmakta zorlanan İsviçre ile yenişemeyeceğimiz yönündeydi. Gönüllerden geçen 1-1 gibi gollü bir beraberlikle yurda dönmekti.

***
Ancak Bern'deki Allegro oteline ulaştığımızda benim canım biraz sıkıldı. Çünkü Futbol Federasyonu Başkanı Levent Bıçakçı'nın verdiği yemekte yüzler pek gülmüyordu. İfadelerde 'umutsuzluk' demeyeyim ama bir tedirginlik, bir kaygı vardı.
Tabii genç taraftarlarımız, orta yaşlılara kıyasla daha enerjik, daha kendine güvenli görünüyordu. Yine de yöneticilerin coşkulu olmaması dikkatleri çekiyordu. İşte canımı sıkan işte bu ortamdı. Yoksa bir bildikleri mi vardı?

***
Yeni yapılan Stade de Suisse Wankdorf'a tacize uğramadan, nispeten rahat bir biçimde girdik. Türk seyircilere kalenin arka çaprazında kalan bir bölüm ayrılmıştı.
İsviçre seyircisi maça iyi hazırlanmıştı. Anonslar yapılırken on binlerce seyirci kırmızılı beyazlı bayrakları bir bayram coşkusuyla sallamaya başladı. Görülmeye değer bir manzaraydı.

***
Takımlar sahaya çıktığında ise canım bir kere daha sıkıldı. Çünkü İsviçreli oyuncuların vücut hareketleri, yüzleri, "Biz bu maçı kazanacağız" diyordu.
Buna karşılık bizimkilerde, "Hadi kazanın da görelim, sıkar biraz" ifadesi yoktu.
Bence moral motivasyon açısından oyuncularımız iyi hazırlanmamıştı. Tabii futbolcuların morali şartlara göre değişir. Mesela ikinci yarıda İsviçreli oyuncular bir ara kasti fauller yapmaya, hakemin görmediği alanlarda bizimkilere dirsek filan vurmaya başladı. O dakikalarda Türk oyunculara "Biz size gösteririz" havası geldi ancak bu duygu çabuk geçti.
Yani: Maçın gidişatına göre moral güç seviyesi değişebilir. Ama maçın daha başında bu seviye düşükse... Al başına belayı!

***
Maçın teknik analizini TV'de dinlemiş, gazetelerden okumuşsunuzdur. Ancak bir gözlemimi sizinle paylaşmak isterim...
İkinci yarıda, Nihat çıkıp Okan girdikten sonra sık sık şöyle bir manzarayla karşılaştık: Serkan sağdan geliyor... Orta çizgi civarında topu Okan'a geçiriyor... Okan topu soldaki Tümer'e atmaya çalışıyor... Olmadı Selçuk'a veriyor... Bu kez aynı çabaya Selçuk girişiyor... Derken top Tümer'e geliyor... Tümer bir İsviçreli'yi geçiyor ama ikincisinde takılıyor... İkincisini geçerse bu kez üçüncüde topu kaybediyor...
İşte o top trafiği defalarca tekrarlandı. Bu da Fatih Terim'in "Ne yapın edin, topu Tümer'e verin" dediğini gösteriyordu.
Ve bütün bunlar olurken, körük gibi ciğeri olan, F.Bahçe'de oynarken sağ kulvarda tren gibi gidip gelen Serkan; çaresiz, işlevsiz, öylece duruyordu.
Sonuçta İsviçre kalesinin solundaki alan boş bir arsa gibi kaldı. Birisi buraya salata ekse, inanın ürüne hiçbir zarar gelmezdi. Çünkü o bölgeye koşan, basan kimse yoktu. Serkan gibi bir oyuncuyu bu alana kaçırmadan, sadece sol kanadı zorlayarak maç kazanılır mı?

***
Gelelim çarşamba günkü rövanşa... Ben korkmuyorum. Özellikle Emre'nin ve Hamit Altıntop'un da katılımıyla İsviçreliler karşılarında bambaşka bir takım bulacak. Bir de buna oyuna erken başlayacak Halil Altıntop'u ekleyin: İlk yarı bulacağımız bir golle Kadıköy'ü onlara dar ederiz.
Ancak... Havaalanında, yardımcıları Oğuz Çetin ve Mehmet Özdilek'le birlikte yürüyen Fatih Terim'i gördüm. Yüzü kararmıştı.
İşte bu olmadı...
O ünlü klişeyi kullanmanın tam zamanıdır: Biz inandık, siz de inanın!

YAZARIN BUGÜNKÜ DİĞER YAZILARI
Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu’na aittir. Kaynak gösterilse veya habere aktif link verilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir bölümü kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayın.
SON DAKİKA