Kimi fala bakıp, kimi de DNA'ları inceleyip karakter tahlili yapmaya çalışır. Sizler "Karakter tahlili" olayını ciddiye alıyorsanız, bunu kişilerin kafalarını kurcalayan sorulara bakarak yapmanızı öneriyorum.
Bunu yüzyıllar önce Şems-i Tebrizi yapmış.
"Mevlana'nın normal hayatını birdenbire altüst ederek ona coşkun ve taşkın bir ruh aşılayan" Ali oğlu Muhammed Şemseddin'in "Makalat"ını okuyordum.
Mehmed Nuri Gençosman'ın uzun ve titiz çalışmaları sonunda Ataç Yayınları'ndan çıkan "Makalat" yaşama ilişkin derslerle dolu bir kitap.
Sayfalar arasında mesela şu satırlar çıktı karşıma:
- Hazreti Peygamber Miraç'tan gelmişti. Herkes içinden geçen bir düşünceyi ona soruyordu. Biri Allah'ı görmekten, öteki cennetin vasıflarından söz açmasını istiyordu... Hazreti Fatma (Allah ondan razı olsun) ben onu bilmem, ben korkuyorum, şu cehennemi bir anlat dedi. Yani Fatma anamızın maksadı kendini kusurlu göstermekti. Hazreti Süleyman'dan edep öğrenmişti...
Gerçekten de Şems-i Tebrizi çok doğru bir gözlem yapmamış mı?
Dünkü gazetelerde her köşe yazarı gündemdeki sorulara cevap arıyordu.
Kimi "Balyoz" ile "Ergenekon" arasındaki sanal köprünün mimarları üzerinde çeşitlemeler yapmaktaydı.
Kimi "28 Şubat gerçekten bitti mi" ye, kimi de "Yargı, yürütmenin ve yasamanın yerine geçti mi"ye takılmıştı.
Sorular ve karakterler
"ABD Kongresi Ermeni Tasarısı'nı onaylarsa ne olur"dan çıkıp, "Türk-Amerikan ilişkileri kopmanın eşiğinde mi"ye uzanan sorular da sorulmaktaydı.
Bu arada Fehmi Koru'nun teşhisi ile "Ayamama Nehri"ne bakarak felsefe yapan bir meslektaş da, "Başbakan Erdoğan'ın gazete patronlarına köşe yazarlarını şikâyet etmesini eleştiren ortak bildiriye kaç köşe yazarı imza atacak" sorusuna takılmıştı.
Ortak bildiriyi hazırlayan Gülay Göktürk'ü de "Kendisine 'liberal' denilen yazar" diye tanıtmıştı.
Tabii ki bu meslektaşın Fatma anamız gibi davranmasını ve "Türkiye'de militarizmi körükleyen gazete hangisi ve bu gazetenin çizgisinin yapımcısı kim" sorusuna takılmasını beklememeliyiz.
Ayrıca insanların aynı mesleklerden hatta aynı ana-babadan olmaları bile onların karakterlerinin de aynı olmasını gerektirmez.
Daha da ötesi insanların aynı ortak bildiriye imza atmaları da onları aynılaştırmaz.
"Makalat"ın girişinde bunu ele alan bir Şems anekdotu da var.
Tavuklar ve kazlar
Şems şöyle anlatmış:
- Henüz ergenlik çağına girmemiştim. Aşk deryasına daldım mı 30-40 gün hiçbir şey yiyemezdim; istekten kesilirdim, günlerce açlığa, susuzluğa katlanırdım. Bir gün babam bana çıkıştı, "Oğlum, dedi ben senin bu halinden bir şey anlamıyorum; bunun sonu nereye varacak? Bu davranışlar seni felakete götürecek." Ben ona şu cevabı verdim: Baba! Seninle benim babalık ve evlatlık ilişkimiz neye benzer bilir misin? Bir tavuğun altına tavuk yumurtalarıyla karışık bir de kaz yumurtası koymuşlar. Vakti gelip de civcivler çıktığı zaman bunlar hep birlikte analarının arkasına düşer giderler, yolda bir göl kenarına rastlarlar. Kaz yumurtasından çıkan civciv kendini suya atar, bunu gören ana tavuk, "Eyvah yavrum boğulacak" der. Halbuki kaz yavrusu neşe içinde suda yüzmektedir. İşte seninle benim aramdaki fark da böyledir.
Bu ortak bildiriye imza atan ve kendilerine "Liberal" denilenler, sivil demokrasiyi hedef alan bir girişim karşısında da, hemen aynı safta birleşip karşı duracaklardır. Ama Ayamama Nehri'ne bakan kesimden imzacılar 28 Şubat'ta veya 27 Nisan'da yaptıkları gibi o anda militarizmin ipine sarılacaklardır.
Yani ortak bildiri altında kuluçkaya yatmak, kazları asla tavuklaştırmaz.
Bu açıdan mesele "Bir imza iki satır / Bu beni hatırlatır"la çözüme kavuşamayacak kadar karmaşıktır.