Geçen akşam Beyoğlu'na çıkınca ne kadar mutlu oldum! Cadde-i Kebir ışıl ışıldı. İçinden geçen tramvaydaki iki vagondan birinde bir orkestra çalıyordu: beş kişiyle caz yapıyorlardı! Ve caddeden gerçek bir neşe taşıyordu; tüm dünyanın doğal felaketler ve buz gibi bir kışla boğuştuğu şu günlerde, doğanın bir lütfu olarak yaşadığımız şu bahar havasının da katkısıyla... Ve sonra Tünel'e doğru yeni açılan Eleos Ermeni Meyhahesi'nde, Refik Durbaş, Celal Üster ve Yavuz Baydar dostlarımla iyi bir yemek yedik. Gerçekten nefis mezeler ve makul fiyatlar. Daha ne istenir? Ama işte, insanoğlu tatmin olmuyor. Hep daha fazlasını istiyor. Benim o Beyoğlu gecem de sonuç olarak belli bir hüzünle bitti. Çünkü Emek Sineması, akıbeti meçhul olarak hâlâ kapalıydı. Cercle d'Orient binası devasa bir ceset gibi yatıyordu. Demirören bloğu, Radikal gazetesinin attığı neşter sonucu, yükselen gayri-yasal bölümlerinin yıkılacağı haberlerine karşın, yıkımdan çok daha da yükselmeyi haberleyen yeni tahta perdelerle örtülmüştü. Ve de tarihi Alkazar, tarihi Yeni Melek, tarihi Taksim sinemaları boyunları bükük kapalı duruyor, herhalde yaklaşan kazma günlerini bekliyorlardı. Bense yıllar önce, bir yangından sonra yıkılmak üzere olan Çiçek Pasajı binasını, dönemin etkili Cumhuriyet gazetesinde çıkan yazılarımla ve anlayışlı, korumacı bir başkanın desteğiyle durdurmuş olduğumu ve bunun verdiği sevinci hatırladım. Devir değişmiş, korumacılık heyecanı, yükselen değer paraya teslim olmuştu. Ve artık tarihi kurtarmak zorlaşmıştı. İşte, caddeden geçen cazın bile gideremediği hüznüm bundandı. Haksız mıyım?
Galatasaraylı olmanın gururu
Bir kitap, ama üç ciltlik dev bir kitap, beni nasıl mutlu etti, anlatamam. Adı Galatasaray Liseli Yazarlar ve Kitaplar. Yazarı Oktay Aras, 1937 doğumlu, 1955 mezunu bir mühendis-sanayici. Ama aynı zamanda, yıllarca Galatasaraylılar dergisini çıkarmış, Galatasaraylılar Dış Ticaret Şirketi'nde yöneticilik yapmış, okuluyla ilişkisini hiç kesmemiş has bir Galatasaraylı. Daha önce yazmıştım, benim böyle gelişmiş bir aidiyet duygum yoktur. Ait olduğum camiaların çokluğundan belki: Galatasaraylılık evet, ama aynı zamanda mimarlık (Mimar Sinan üniversiteliliği), gazetecilik, tercüman-rehberlik, sinema yazarlığı ve SİYAD üyeliği, Mutfak Dostları Derneği, briç klüpleri vb. üyelikler, vs. Hepsi benim için çok önemli olmuş, hayatımı belli dönemlerde etkilemiş uğraşlar, meraklar ve aidiyetlerdir bunlar. Hiçbirini en öne koyamam kolay kolay... Ama Galatasaraylılık farklıdır, o genç yaşta gerçek kişiliğin oluştuğu yuvadır, ayrıca da toplumda eğitimden spora en önemli markalardan biridir derseniz... Size de katılırım. Bu kitabı heyecanla karıştırdım. Doğaldır, önce kendime baktım. Çünkü benim Galatasaray'ı bilmemek haddim değil, ama Galatasaray'ın beni bilmezden geldiğini çok düşünmüşümdür. Nasıl olmasın ki (tevazu göstermeyeceğim) Türk basın ve kültür hayatının tanınan, bilinen adlarından biri olduğum halde, bunca yıldır ne lise, ne de üniversite düzeyinde herhangi bir kültür olayına çağrılmış, öğrencilere konuk edilmiş değildim. Hele üniversitenin daha kapısından bile girmemiştim! Ama kitap beni şaşırttı. İçindeki 900 kadar yazar arasında tek değil, iki sayfada sunulan sayılı (saymadım ama sanırım 100 kadar) yazardan biriydim. Gerçi 43 kitabımla bunu hak etmiş olabilirdim ama yine de o 'çok ünlü'ler arasında sayılmak beni mutlu etti. Ve hiç bilmediğim birçok yazarın da Galatasaraylılığını öğrenip ayrıca mutlu oldum. Oktay Aras'ı içtenlikle kutluyorum.
Tekbilek'i tanımak
Her tür müziğin en iyilerini arşivimde toplamaya çalışırım. Buna rağmen ve adını işitip ilgi duymama rağmen, Ömer Faruk Tekbilek bunun dışında kalmış. Ne Sultans olarak, ne de kişisel çalışmasıyla şimdiye dek yaptığı toplam 15 albümün hiçbiri diskoteğime girmemiş. Ama, geç olsun da güç olmasın... Sonunda, yakın zamanda (bir İstanbul 2010 ürünü olarak) çıkan Longing adlı 'best of...' albümünü aldm. Ve önümde bir ufuk açıldı. Onu daha önce tanımadığıma pişmanım. 1951 Adana doğumlu sanatçı, 16 yaşında geldiği İstanbul'da mevlevi müziğiyle tanışmış, 1976'dan beri ABD'de yaşayan Tekbilek; Ara Dinkjian, Arto Tunçboyaciyan, Steve Roach, Yurni Yuinakov, Dincer Dalkılıç, Emin Gündüz ve uzun zamandır işbirliği yaptığı Brian Keane gibi müzikçilerle çalışmış. Ney ve bağlama ustası sanatçı, Brian Keane, Hasan Isakkut ve kendi bestelerinden oluşan albümde, müziğiyle Mevlana'yı ve Sûfi felsefesini duyurmayı başarıyor, insanı ulvi bir aleme çağırıyor ve bu topraklarda Bizans'dan beri süregelen müzikleri sanki bir Anadolu sentezine ulaştırıyor. Hem de ta Amerika'dan ve dünya üzerindeki kültür elçilerimizden biri olarak... Tanımaya değer, ihmal etmeyin. Bir de gencecik bir sanatçıyı, Züleyha'yı duyurmak istiyorum. Bana yolladığı Etnik Dillerde Livaneli Şarkıları'nı zevkle dinliyorum (Seyhan Müzik). Yalnız bu ezbere bilinen parçalara getirdiği dupduru yorumu için değil, Lazca'dan Ermenice'ye, Kürtçe'den Zazaca'ya, Rumca'dan Farsça'ya, Arapça'dan Gürcüce'ye onca farklı dilde söylediği için de... Bu albümü son derece birleştirici bir çaba olarak görüyor ve kutluyorum.