Hayat gerçek mi, yoksa ekranda gördüğümüz kadar mı? Bugün sabah uyandığımızda ilk baktığımız şey telefon. Gece yatarken en son elimizden bıraktığımız şey yine telefon. Peki arada yaşadığımız şeyler? Onlar genelde hızla geçip gidiyor. Aslında kimse "Sosyal medya hayatımızı ele geçirsin" diye başlamadı. Hepimiz sadece bakıyorduk. Bir arkadaşın fotoğrafına, bir yakının haberine, bir videoya... Sonra o bakmalar uzadı, alışkanlığa dönüştü. Şimdi ise bazen fark etmeden günümüzün büyük bir kısmı orada geçiyor. Bu, iyi mi kötü mü meselesinden çok, bize ne hissettirdiğiyle ilgili.
SOSYAL MEDYA SADELİĞİ SEVMEZ
Sosyal medya neden bu kadar içimize işliyor? Çünkü sosyal medya sadece göstermez, hissettirir. Bir fotoğraf, bir cümle, bir hikaye... Hepsi bizde bir duygu bırakır. Bazen keyif alırız. Bazen merak ederiz. Bazen özeniriz. Bazen içimiz sıkılır ama nedenini tam olarak koyamayız. Çoğu insan şunu söyler: "Bakıyorum ama içim daralıyor." İşte psikoloji tam burada başlar. Çünkü insan kendine şu soruyu sormaya başlar: Ben neredeyim?

Herkes bir şeyleri yetiştiriyor gibi, sosyal medyada insanlar bir şeyleri başarıyor gibi görünür. Biri geziyor. Biri yeni bir iş kuruyor. Biri aşık. Biri çok güçlü. Sonra bakıyorsun ve kendi hayatını düşünüyorsun. O an sen sadece işten çıkıp eve dönüyorsun. Belki yorgunsun. Belki kafan karışık. Belki de hiçbir şey olmuyor. Bu noktada insan kendini kötülemek zorunda değil. Ama ister istemez içinden şu geçiyor: Benim hayatım niye bu kadar sade? Oysa sade hayatlar kötü hayatlar değildir. Ama sosyal medya sadeliği pek göstermediği için, insan kendi hayatını eksik zannedebilir.
BEĞENİ ALMAK NEDEN HOŞUMUZA GİDİYOR?
Bir paylaşım yapıyorsun. Birisi beğeniyor. İçin hafifçe ısınıyor. Bu çok insani. Çünkü beğenilmek, görülmek demek. Görülmek de insana "varım" hissi verir. Kimse sadece beğeni için yaşamaz. Ama beğeni, insana küçük bir iyi his verir. Sorun, bu hissin tek kaynak haline gelmesidir. Eğer insan sadece orada görüldüğünde kendini iyi hissediyorsa, dış dünya sessizleştiğinde iç dünya da sessizleşir. Bu da bir boşluk hissi yaratır.

RUHUN NEFES ALDIĞI ANLAR OLMALI
Sosyal medyayı tamamen bırakmak şart mı? Hayır. Çoğu insan için bu mümkün de değil. Mesele bırakmak değil, denge kurmak. Kendini iyi hissettirmeyen şeyleri azaltmak. Kendini iyi hissettiren bağları çoğaltmak. Bazen telefonu kenara koyup sessiz kalmak. Bazen kimseye göstermeden yaşamak. Bazen paylaşmadan mutlu olmak. Bunlar insanın kendine verdiği küçük izinlerdir. Sosyal medya bize hayat öğretmez. Hayatı biz zaten yaşıyoruz. Sosyal medya sadece bir pencere. Pencereden bakıp içeri girmeyi unutursak, dışarıda kalmış hissederiz. Hayat; bazen yavaş, bazen karışık, bazen çok sade olabilir. Ve bu tamamen normaldir. Bazen sosyal medyada geçirdiğimiz zamanın farkına bile varmayız. Elimiz kaydırır, gözlerimiz bakar ama aklımız başka yerlerde dolaşır. Bir bakmışız yarım saat geçmiş. Sonra bir yarım saat daha... Bu durum tembellik değil, dikkatin dağılmasıdır. Zihin çok fazla uyarana maruz kaldığında zaman algısı değişir. İnsan "Az önce girmiştim" zanneder ama süre uzamıştır. Bu durum gün içindeki diğer şeyleri de etkiler. Yapılacak işler ertelenir, kitap okunmaz, bazen sadece sessizce oturmak bile zor gelir. Çünkü zihin sürekli bir şeyler olsun ister. Oysa insanın bazen hiçbir şeyin olmadığı anlara da ihtiyacı vardır. Bu anlar, ruhun nefes aldığı anlardır.

ÇOCUKLAR EKRANI OYUNDAN AYIRAMIYOR
Aslında bakmak değil, sürekli uyarılmak yoruyor. Beyin her yeni görüntüye küçük bir dikkat verir. Sonra bir yenisi gelir. Bir yenisi daha... Bu hiç durmaz. Bu yüzden insanlar şöyle der: "Hiçbir şey yapmadım ama çok yoruldum." Zihin dinlenemeyince beden de dinlenemez. Bu da gerginlik, sabırsızlık ve bazen huzursuzluk olarak geri döner. İlişkiler de bundan payını alıyor... Sosyal medya ilişkileri bozmak için var değil. Ama bazen ilişkilerin içine sessizce giriyor. Bir şey paylaşılmadığında anlam yükleniyor. Bir cevap geç geldiğinde düşünceler başlıyor. Bir beğeni fark edildiğinde kalp hızlanıyor. Bunlar kötü niyet değil. Bunlar bağlanma ihtiyacı.
İnsan sevdiğini yakın hissetmek istiyor. Sosyal medya da bu yakınlığın yeni dili oluyor. Ama her dil gibi, yanlış anlaşılabiliyor. Çocuğundan büyüğüne herkes etkileniyor. Çocuklar ekranı oyundan ayıramıyor. Gençler kendini başkalarıyla ölçüyor. Yetişkinler yetişememe hissi yaşıyor. Kimse bilerek zarar görmek istemiyor. Herkes sadece ayakta kalmaya çalışıyor. Bir anne bakıyor, "Yetişemiyorum" diyor. Bir baba bakıyor, "Geride miyim?" diye düşünüyor. Bir genç bakıyor, "Ben niye böyle değilim?" diyor. Bu sorular kötü sorular değil. Ama cevapları yanlış yerden arandığında insan yoruluyor.

HERKESİN HAYATI AYNI HIZDA AKMAZ
Sosyal medyada gördüğümüz hayatlar bize hızlı bir akışı normalmiş gibi gösterir. Her şey hemen olur, herkes bir şeyler başarıyor gibi görünür. Bu da insanı kendi temposundan utanır hale getirebilir. Oysa herkesin hayatı aynı hızda akmaz. Kimi yavaş ilerler, kimi durur, kimi yön değiştirir. Bunlar hayatının kötü olduğu anlamına gelmez. Bazen paylaşmak iyi gelir, bazen de paylaşmamak. İnsanın kendine sakladığı anlar da kıymetlidir. Her şeyin görünür olması gerekmez. Sessizce yaşadığın bir mutluluk, kimse bilmeden geçirdiğin bir gün de gerçektir. Hatta bazen en gerçek olanlar onlardır. Sosyal medyayla kurulan ilişki de diğer ilişkiler gibidir. Ne kadar yer verdiğin ne kadar sınır çizdiğin önemlidir. İnsan kendini tanıdıkça, neyin iyi geldiğini, neyin yorduğunu fark eder. Bu farkındalık oluştuğunda, sosyal medya da hayatın içinde doğal bir yere oturur. Ne tamamen içinde ne tamamen dışında. Sadece kararında.
VE BELKİ DE EN ÖNEMLİSİ ŞU:
Hayatı ekranda değil, kalbinde hissedebildiğin zaman gerçekten yaşıyorsun. Telefon kapanır, ama içinde kalan duygu seninle kalır. Sosyal medyadan uzaklaştıkça hayatı yaşamaya başlarız.