Türk edebiyatının ve düşünce dünyasının dev çınarı, "Sultan-üş Şuara" unvanıyla maruf Necip Fazıl Kısakürek, kalemiyle sadece kelimeleri değil, insan ruhunun en karanlık dehlizlerini de birbirine bağlamış bir mütefekkirdir. Onun 1937 yılında kaleme aldığı ve "ruh çilesinin sahne destanı" olarak nitelendirilen ölümsüz eseri Bir Adam Yaratmak, tam 87 yıl sonra yönetmen Murat Çeri'nin vizyonuyla sinemada hayat buldu. Büyük oyun yazarı Hüsrev'in kaleme aldığı "Ölüm Korkusu" adlı piyes üzerinden insanın vicdanı ve suçluluk duygusuyla hesaplaşmasını konu alan filmin merkezinde, Engin Altan Düzyatan'ın hayat verdiği Hüsrev karakteri var. Piyesin yazarı olan Hüsrev, yazdığı metnin etkisi altında kalarak gerçek ile kurgu arasındaki sınırı yavaş yavaş kaybediyor. Çocukluk travmaları, özellikle babasının incir ağacına asılarak intihar etmesi, onun zihninde silinmez izler bırakmış. Bu travma, yazdığı oyunda yeniden vücut bulurken, aslında Hüsrev'in kendi iç dünyasının bir yansımasına dönüşüyor. Düzyatan'ın performansı, filmin en güçlü yanlarından biri. Oyuncunun set boyunca karakterden çıkamadığını ifade etmesi, perdede de hissediliyor. Uzun tiratlar ve yoğun monologlarla örülü rol, fiziksel bir performanstan çok zihinsel bir dayanıklılık gerektiriyor. Hüsrev'in deliliğe yaklaşan ruh hali, oyuncunun mimikleri ve ses tonundaki kırılmalarla etkileyici biçimde aktarılmış. Dersine iyi çalışmış Düzyatan ve rolün sorumluluğunu başarıyla sırtlanmış. Nitekim onun bu performansı kendisine, 13. Boğaziçi Film Festivali'nden "En İyi Erkek Oyuncu" ödülünü getirdi. Kültür ve Turizm Bakanlığı'nın destekleriyle hayata geçirilen film Gülper Özdemir İsmail Hakkı Ürün, Altan Erkekli, Deniz Barut, Hakan Meriçliler ve Serpil Tamur gibi isimlerden oluşan iddialı kadrosuyla ve vizyon öncesi adlığı ödüllerle dikkat çekti.

METAFORİK VE FELSEFİ ANLATIM
Öte yandan film, sadece bir adamın çöküşünü değil; insanın kader karşısındaki acziyetini, inançla olan imtihanını ve ölümün soğuk nefesini ensesinde hissetmesini konu alıyor. Bir Adam Yaratmak, edebi bir eserin sinemaya uyarlanmasında sıkça karşılaşılan sadeleştirme tuzağına düşmemesiyle dikkat çekiyor. Yönetmen Çeri, Necip Fazıl'ın musiki lisanını korumuş; diyaloglar, ritim ve felsefi yoğunluk açısından neredeyse birebir aktarılmış. Sinematografik anlamda güçlü olan film metaforik anlatımı uzun ve yer yer ağdalı cümleleriyle kolay tüketilebilir bir film değil. Bu yönüyle geniş kitlelere hitap etme kaygısı taşımayan bir film. İzlerken tüm odağı filme ve karakterin derinliğine vermek gerekiyor. Bu tercih, filmi yer yer zorlayıcı kılıyor; ancak aynı zamanda onu kalıcı kılan da bu cesaret bence. İzleyiciye hazır cevaplar sunmayan, aksine sorular bırakan bir yapı söz konusu. İnanç, kader, ölüm ve delilik ekseninde dolaşan film, izleyicisini rahatlatmak yerine rahatsız etmeyi seçiyor. Bu açıdan film sadece Necip Fazıl hayranları için değil, sinemanın felsefi bir derinliğe sahip olması gerektiğine inanan her sinemasever için bir başyapıt niteliğinde... Neticede bu filmden her şeyi anlayarak çıkmak mümkün olmayabilir. Ama zaten Necip Fazıl'ın dünyasında mesele anlamaktan çok hissetmektir. Ve bu film, tam da bunu başarıyor, kalpte yankı bırakan bir huzursuzluk...

PODYUM AYNI AMA ÇAĞ FARKLI
2006 yılında vizyona girdiğinde Şeytan Marka Giyer, sadece moda dünyasını anlatan bir film değil; aynı zamanda iş hayatındaki güç dengelerini, hırsı ve kendinden ödün verme temasını işleyen bir başyapıta dönüşmüştü. Moda dünyasının büyüleyici vitrinini açarken aslında kariyer, güç ve kimlik üzerine sert bir hikâye anlatıyordu. Meryl Streep'in ikonik Miranda Priestly performansı ve Anne Hathaway'in Andy Sachs karakteriyle kurduğu denge, filmi sadece bir moda filmi olmaktan çıkarıp kült statüsüne taşımıştı. Ekip, Şeytan Marka Giyer 2 filmiyle tam 20 yıl sonra yeniden bir araya geldi. David Frankel'in yönettiği, Aline Brosh McKenna'nın senaryosunu yazdığı devam filmi, ilk filmin parlak dünyasını koruyor gibi görünse de aslında çok daha karanlık bir yerden konuşuyor. Nostaljik atmosferin yerini acımasız dijital gerçeklikler, değişen çalışan profilleri ve her şeye rağmen ayakta kalma çabası alıyor. Film, Andy'nin ironik ve bir o kadar trajik bir sahnesiyle açılıyor. Andy bir ödül töreninde, tam başarıyı tadacakken gelen bir kısa mesajla kovulduğunu öğreniyor. Bütçe kesintileri ve küçülmeler nedeniyle herkesin işten çıkarıldığını kürsüde haykırırken bir yandan "Gazetecilik hala önemlidir." diyor. Ancak gerçek hayat, Andy'nin idealleri kadar romantik değil. Bir yanda Andy'nin idealist gazetecilik savaşı, diğer yanda moda dünyasının o tanıdık, ışıltılı ama bir o kadar da sahte hayatı... Galalar, kırmızı halılar ve reklam bütçeleriyle dönen bu çarkın içinde Miranda hala burnundan kıl aldırmıyor. Yaşanan bir krizle sosyal medyada uğradığı linç, düşen satışlar ve azalan reklam gelirleri, onu bugünün gerçekliğiyle yüzleştiriyor. Yaşananbir krizle Runway'e, patronun isteğiyle, bu kez kıdemli editör olarak dönen Andy, yine kendini kabul ettirme, onaylanma ve övgüleri toplama çabasında... Öte yandan filmin en şaşırtıcı virajı, reklam verenlerle masaya oturulduğunda karşımıza çıkıyor. Emily Charlton (Emily Blunt) artık reklam dünyasının güçlü bir figürü olmuştur. Ve rakip poziyonuna geçmiştir. Andy ve Miranda Emily'nin şahsi nırslarını yenmek ve derginin itisarını kurtarmak için işbirliği yaparlar. Neticede Şeytan Marka Giyer 2 de sadece bir moda filmi değil; 100 dolarlık çantanın imaj olduğu günlerden, 3 bin dolarlık çantanın sıradanlaştığı bir tüketim toplumuna, Eski usul mobbing'den, yeni nesil hak arayışına, basılı kağıdın kutsallığından, dijitalin hızına dair bir modern zaman eleştirisi... İlk film bir yükseliş hikâyesiydi. Bu ise, düşerken ayakta kalmaya çalışanların hikâyesi.