Türkiye'nin en iyi haber sitesi

FUNDA KARAYEL

St. Moritz paradoksu: Gerçek kürkler, özel jetler ve sürdürülebilirlik masalları

St. Moritz'deyim ve burada hayat tuhaf değil, çelişkili. Kış masalına mı geldim, yoksa sürdürülebilirlik masalına mı belli değil. İnsanlar bir şey söylüyor ama başka bir şey yaşıyor. Herkes sürdürülebilirlikten, iklim fonlarından, çevre projelerinden söz ediyor ama buraya geliş biçimi özel jet. Karbon ayak izi gökyüzünde. Hayvan sevgisi anlatılıyor ama omuzlarda gerçek kürk var. Minimalizm, sadelik, yavaş yaşam gibi kavramlar dolaşımda ama gerçek hayat lüksün en yoğun hali. Söylemle yaşam tarzı arasındaki bu mesafe St. Moritz'i bir masaldan çok bir vitrin gibi gösteriyor; parlak ama arkasında büyük bir tüketim makinesi var.



Beni en çok düşündüren şey şu: Zenginler çoğu zaman inandıkları gibi yaşamıyor, yaşadıkları gibi inanıyor. St. Moritz güzel, etkileyici ve büyüleyici ama aynı zamanda çatlaklarla dolu. Belki de bu yüzden de bana bu kadar gerçek geldi. St Moritz kış turizminin doğduğu yer ve aynı zamanda old money'nin saf hali. Old money demek, sessiz zenginlik, logo bağırmaz, hikayesi vardır. Eğitimi geleneği aristokrasisi vardır. Burada zenginlik göstermez ama hissedilir.



Bir hafta önce Davos'ta konuşma yapan patronlar burada. 'Dünyayı kurtarma' üzerine konuşuyorlar genelde, rozetler takılıyor, ödüller dağıtılıyor. O patron çevreye duyarlılık ödülü alıyor yılın en iyi sürdürülebilirlik örneği oluyor ama o yeşil söylem genelde ödülde ve kürsüde kalıyor. St. Moritz'in buz gibi havasında en hızlı eriyen şey buzullar değil, tutarlılık. Zenginlerin paradoksu tam da burada parlıyor: Dünyayı kurtarmaktan söz edip dünyaya en pahalı yükü bindirmek. Burada herkes geleceği konuşuyor, ama kimse bugünün hesabını vermek istemiyor. Yarın merakla beklenilen yılın etkinliği The ICE'dan detayları paylaşacağım.




KIŞ TURİZMİNDE SANAT
St. Moritz'te şunu fark ettim: Sanatın bu kadar zirvede olduğu başka bir dağ görmedim. Kış sporu diye gelip kendimi müzede, galeride, bir sanat işinin tam ortasında buldum. Nereye dönsem bir eser, bir fikir, bir hikâye var. Carsten Höller'in buz pistini pembe aynalı bir zamana çeviren işi, Segantini Müzesi'nde dağların ruhunu resmeden tuvaller, Hauser & Wirth'te çağdaş sanatın en güçlü isimleri... Burası sadece hız ve kar değil; burada yavaşlamak, bakmak ve düşünmek de var. St. Moritz'te sanat bir süs değil, bir derinlik. Yazının başında paradokstan bahsetmiş olabilirim ama hakkını da vermek lazım: Bu dağ, sanatı ciddiye alan bir dağ. Ve ben burada sporda değil, sanatta kendimi buldum.



REFERANSLA İNSAN SEÇEN HAMBURGERCİ VAKASI
İstanbul'da bir mekan varmış; günde sadece 10 kişiye hizmet veriyormuş, rezervasyon için daha önce gidip 'tanınmış' olman ya da bir referans göstermen gerekiyormuş. Olabilir. Mekanın bir tarzı vardır, bir duruşu vardır. Ama bu ne demek şimdi? Yemek yemeye mi geliyoruz, yoksa karakter referansı mı sunacağız? Buyurun tartışmaya dedirten bir mesele gerçekten. Ben vejetaryenim, hamburgerciye hiç gitmedim, tanımam da. Ama bu konuyu yine de anlamakta güçlük çekiyorum. Çünkü mesele yemek değil, tavır. Kapıdan girene "Sen kimsin?" diye soran bir yer, aslında "Biz kimiz?" sorusunu cevapsız bırakıyor. Mekanın tarzı olabilir, evet. Ama tarz; insanı elemek değil, herkese aynı mesafeden bakabilmektir. Yoksa bu iş gastronomi değil, sosyoloji deneyi olur. Ve deneyin adı da belli: Seçkinlik değil, keyfilik.



Bu arada mekana o kadar çok şikayet var ki denetim yapılıyor ve iş yerine gelen ekipler, 'Satıştan kaçınma', 'fahiş fiyat' ve 'ruhsata aykırılık' ile ilgili tutanak tutuyor. Ama gelin görün ki tartışmanın şöyle bir detayı da var. İşletmelerin keyfi biçimde satıştan kaçınması ya da müşteri seçmesi; adil ve eşit ticaret düzenine aykırıdır, deniyor. Bunu yapan çok mekan var hatta bu trend. Müşteri seçen sosyal kulüpler artık tüm dünyada trend oldu. Sadece 5 masayla ya da belli kısıtlı sayıda hizmet veren restoranlar da keza öyle. Bir pazarlama stratejisi aslında bu. İstanbul'da faaliyet gösteren işletmeyle ilgili, günde yalnızca 10 müşteriye hizmet verildiği, rezervasyon yaptırabilmek için daha önce işletmeye gidilmiş olması ya da referans gösterilmesi gerektiği yönünde iddialar var. Bu konuda başta bahsettiğim gibi düşünen çok, hatta mekana alınmadığı için sürekli CİMER'e, bakanlığa şikayet eden çok ama referans işi ne alaka. "Bu artık hep var" diyen de var. Ben konunun tam ortasında kalmayı seçiyorum sanırım.

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu’na aittir. Kaynak gösterilse veya habere aktif link verilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir bölümü kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayın.