Türkiye'nin en iyi haber sitesi

FUNDA KARAYEL

Venedik’te neler oluyor?

Bienal öncesi Venedik'te neler oluyor? Venedik batıyor mu? Sular yine mi yükseldi? Kafamda tam da bu sorular Venedik'teyim. Öncelikle bienalden başlayayım, 9 Mayıs'ta açılacak olan 61. Venedik Bienali, özellikle gergin jeopolitik olayların yaşandığı bir ortamda gerçekleşiyor. Neden derseniz, serginin uluslararası jürisi, 'Uluslararası Ceza Mahkemesi tarafından insanlığa karşı suçlardan yargılanan liderleri olan ülkelerin' ödül başvurularını 'değerlendirmekten kaçınacağını' açıkladı. Bu tarihi karar, Rusya ve İsrail'i Altın Aslan ve Gümüş Aslan yarışmasından fiilen dışlıyor. Sanat çevreleri, İsrail'in Arsenale'de ağırlanmasının 'art-washing' (sanatla aklama) olduğu gerekçesiyle Bienal yönetimini kararı geri almaya çağırdı ama değişen bir şey olmadı. Bienalin bu yılki teması In Minor Keys, Türkçeye en doğru biçimde minör tonlarda olarak çevrilebilir; alternatif olarak 'küçük tonlarda' da kullanılabilir, ancak kavramsal derinliği en iyi karşılayan ifade minördür. Bienalin baş küratörü Koyo Kouoh, temayı şekillendirirken edebiyattan güçlü referanslara başvurmuş. Toni Morrison'ın Beloved adlı eseri ile Gabriel Garcia Marquez'in Yüz Yıllık Yalnızlık romanı, bienalin düşünsel omurgasını oluşturan iki temel metin olarak öne çıkıyor.

KONUŞULACAK PAVYONLARI
Bienallerde her zaman büyük işler konuşulur ama bu yıl mesele biraz daha sessiz ilerliyor. Türkiye pavyonu, benim için her zamanki gibi ayrı bir yerde duruyor. Nilbar Güreş'in varlığı başlı başına bir merak sebebi. "Gözlerinizden öperim" dedirten bir sıcaklıkla, ama aynı anda düşündüren bir katmanla ilerliyor. Öte yandan Finlandiya pavyonu, bu yılın sürprizlerinden biri olmaya aday. Jenna Sutela, biyolojik sanat, mikroorganizmalar ve ses üzerinden kurduğu dünyayla insan-merkezli düşünme biçimini sorguluyor. Onun pratiğinde sanat, sadece görülen bir şey değil; duyulan, hissedilen ve hatta bedende yankılanan bir deneyime dönüşüyor. Bilimsel süreçleri sezgisel bir dile çevirme becerisi, izleyiciyi pasif bir gözlemciden aktif bir katılımcıya dönüştürüyor. Khaled Sabsabi'nin Avustralya Pavyonu, daha sergi açılmadan Venedik Bienali 2026'nın en tartışmalı alanlarından birine dönüştü. Küratörüyle birlikte projeden geri çekildiği, ardından sürecin yeniden devam ettiğine dair belirsiz açıklamalarla sanat dünyasından çok sert bir tepki aldılar. Konu aslında bir sanat projesinden çok, sanat–siyaset–sansür üçgeninde yaşanan bir kriz ve geri adım hikayesi.

SULAR ALTINDA MI KALACAK?
Gelelim Venedik batacak mı, sular ne zaman yükselecek sorularına, Venedik yarın yok olmayacak, ama risk gerçek. Şehir, deniz seviyesinin yükselmesi ve sıklaşan su baskınları nedeniyle giderek daha kırılgan hale geliyor. Altyapı projeleri (örneğin MOSE Project) şehri korumaya çalışsa da, uzun vadede iklim krizi Venedik'in kaderini belirleyecek en büyük etken. Yani mesele "Batacak mı?" sorusundan çok, ne kadar süre ve nasıl ayakta kalacak sorusu.

MURAT ÜLKER'İN KOLEKSİYON SÖZÜNE TEPKİSİ!
Yıldız Holding'in davetlisi olarak gittiğim Venedik'te, Murat Ülker'e o meşhur soruyu sorma fırsatı buldum: 2000'in üzerindeki sanat koleksiyonunuzda neler var? Cevap netti, hatta biraz da ters köşe: "Öncelikle ben koleksiyon yapmıyorum, beğendiklerimi alıyorum."
Koleksiyoner demiyor kendine. Müze fikri de yok. Ama dürüst olalım Yıldız Holding binası çoktan yaşayan, nefes alan bir müzeye dönüşmüş durumda. Ama iş orada bitmiyor. Sadece sanat eserleri değil klasik arabalar da var. O da ayrı bir tutku. Bana kalırsa mesele tam da burada başlıyor, işinde gerçekten başarılı insanların hayatında mutlaka bir değil, birkaç tutku oluyor. Murat Ülker de bu anlamda hiç şaşırtmıyor. Klasik arabalar var ve üzücü olan şu ki onlar bir yerde sergilenmiyor yani göremiyoruz. Koleksiyona gelince 2000'in üzerinde olduğu için hepsini sayması mümkün değil ama en bilinenler Damien Hirst, Halil Kulaksız, Ekrem Yalçındağ, Burhan Doğançay, Seçkin Pirim gibi isimler...

Uluslararası tarafta Germain Fabius Brest de var. Ama itiraf edeyim, en kıskandığım parça: Andy Warhol'un "Cup with Ice Cream" işi. Sanatçının erken dönemine ait, nadir rastlanan eserlerden biri. Warhol'un erken dönem işleri zaten piyasada az bulunuyor ve genelde Christie's ya da Sotheby's gibi büyük müzayede evlerinde yüksek ilgi görüyor. Bu tip işler, hem tarihsel değeri hem de nadirliği nedeniyle koleksiyon dünyasında ayrı bir yerde duruyor. Bir de işin daha sessiz ama derin tarafı var: Hat sanatı. Said Abuzeroğlu gibi isimlerden eserler de koleksiyonda yer alıyor. Venedik'ten dönerken kafamdan geçenler şunlar, tesadüf yok. Başarılı insan sadece işinde değil, hayatının her alanında tutkulu oluyor. Murat Ülker'in en net söylediği şey şu: "Bu bir koleksiyon değil bu bir yaşam biçimi. Koleksiyon yapmıyorum, sevdiğim işleri biriktiriyorum." Şimdi aradaki farkı biraz da siz düşünün.

Sabah.com.tr Uygulamamızı İndirin

Uygulamalara Özel Ayrıcalıkları Keşfedin!
Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu’na aittir. Kaynak gösterilse veya habere aktif link verilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir bölümü kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayın.
SON DAKİKA