Türkiye'nin en iyi haber sitesi
M. ŞÜKRÜ HANİOĞLU

Bir asır sonra 2 Ağustos ittifakı

İmparatorluğun "en uzun on yılı"nı yaşadığımız 1908-1918 döneminde gerçekleşen pek çok önemli gelişmenin yüzüncü yılı kısa aralıklarla idrak olunmaktadır. Bunların önemlilerinden birisi olmakla beraber hak ettiği ilgiyi göremeyen bir gelişme de şüphesiz 2 Ağustos 1914'te akdolunan Osmanlı-Alman ittifakıdır.
Tarihçiliğimiz istisnâlar dışında konuya ilgi göstermemiş; "Harbin Osmanlı paylaşımı amacıyla çıkarıldığı," "müttefiklerimiz yenildiği için mağlup sayıldığımız," benzeri tezler geliştirmiş popüler yaklaşımlar ise bu ittifakı "ülkemizin savaşa sokulması" amacıyla Osmanlı Devleti'ne dayatılmış bir sözleşme olarak yorumlamışlardır.
Bu tezlerin anlamsızlığı Ulrich Trumpener'in Germany and the Ottoman Empire, 1914-1918 [1968] kitabı ile ortaya konulmuş, Mustafa Aksakal ise Osmanlı Devleti Son Savaşına Nasıl Girdi? [2008/2010] başlıklı çalışması ile "ittifak"ın hangi bağlam ve koşullarda oluşturulduğunu tüm detaylarıyla ele alarak konu üzerindeki akademik tartışmayı sonlandırmıştır.
Buna karşılık 2 Ağustos ittifakının kamuoyunda hâlâ "zorla savaşa sokulan imparatorluğumuzun parçalanması" ile neticelenen bir "yabancı komplosu" olduğunun yaygın kabul görmesi, hem bu önemli gelişmeyi değerlendirmemizi hem de ondan günümüz dış siyaset yapımı için gerekli dersleri çıkarmamızı engellemektedir.

Kim yalvardı?
Popüler yaklaşımların savunduğunun tersine 2 Ağustos ittifakının gerçekleştirilmesi için ısrar eden Almanya değil Osmanlı Devleti olmuştur.
1908 sonrasında II. Abdülhamid'in, 1885 Pendjeh Krizi'nden itibaren benimsediği "silahlı tarafsızlık" siyasetini sürdürülemez bulan İttihad ve Terakki liderleri, Osmanlı İmparatorluğunu bir büyük Avrupa devletinin müttefiki yapmayı temel dış siyaset hedefi haline getirmişlerdir. Söz konusu liderler daha 1908'de bu amaçla İngiltere ve Almanya nezdinde teşebbüslerde bulunmuşlardır.
Ancak, İngiliz Dışişleri Bakanı Edward Grey, İttihad ve Terakki liderleri tarafından dile getirilen "Osmanlı Devleti'nin Ortadoğu'nun Japonyası olduğu" iddiasını ciddiye almamış, Alman Şansölyesi Bernhard von Bülow ise iki temel müttefiki İtalya ve Avusturya-Macaristan'ın değişik bölgelerini işgal ederek genişlemeye çalışan bir ülkeyle ittifakı fazlasıyla riskli bulmuştur.
Kapsamlı toprak kayıplarına neden olan Trablusgarb ve Balkan harpleri, bir büyük Avrupa devleti ile ittifak sağlanamaması durumunda imparatorluğun günlerinin sayılı olduğu kanaatini güçlendirmiştir.
1911-1914 döneminde Osmanlı Devleti müttefik bulabilmek için sırasıyla İngiltere, Avusturya-Macaristan, Almanya, Fransa ve Rusya'nın, diğer bir ifadeyle Avrupa'nın büyük devletlerinin hepsinin kapısını çalmış ve her seferinde reddedilmiştir.
Dolayısıyla Saraybosna suikastının tetiklediği Temmuz Krizi başladığında Osmanlı liderleri Avrupa'da patlama noktasına gelen bunalımın kendilerine bir "büyük devletle ittifak yapma" konusunda aradıkları fırsatı sunduğunu düşünmüşlerdir.
Gerçekten de 28 Temmuz sonrasında önlenemez bir noktaya gelen büyük savaş, altı yıldır çaldığı her kapıdan geri döndürülen Osmanlı Devleti'ne beklenen fırsatı sunmuştur.
Bu çerçevede tartışılan 2 Ağustos İttifakı'nı şiddetle arzulayan Osmanlı Devleti olmuş, anlaşmanın imzalanmasından bir gün önce Rusya'ya savaş ilân etmiş olan Almanya'nın onayı Kaiser'in müdahalesi ile sağlanabilmiştir.
Alman genelkurmayı ile başlangıçta ittifaka taraftar olan hükûmeti, etraflı değerlendirmeler sonrasında, Balkan Harplerinde çok düşük bir performans gösteren Osmanlı ordusunun, kısa süreceği düşünülen savaşta bir yük haline geleceği, sonrasında ise devletinin paylaşımda hak iddia edeceği gerekçesiyle anlaşmaya karşı çıkmışlardır.
Gerçekte kimse "Osmanlı devletini harbe sokmamış," savaş da "Osmanlı paylaşımı" benzeri bir amaçla yapılmamıştır. Kendi bağlamı ve koşulları çerçevesinde değerlendirildiğinde Almanya saldırıya uğramadığı (savaş ilânı Almanya tarafından yapılmıştır) için teknik olarak Osmanlı Devleti'ne harbe dahil olma yükümlülüğü de getirmeyen 2 Ağustos İttifakı, Osmanlı diplomasisinin 1908 sonrasındaki en büyük başarısıdır.
Sağlanan anlaşmanın, altı yıldır ittifak için başvurduğu her kapıdan geri çevrilen Osmanlı Devleti'ne, bir büyük Avrupa devletinin korumasını getireceği düşünülmüştür. Bunun da 1911- 14 döneminde yaşanan büyük yıkımı tamir etme ve yeniden yapılanma imkânı vereceği varsayılmıştır.

İttifakın yönetimi
Kendi bağlamında başarı olarak kabûl edilmesi gereken bu anlaşma daha sonra imparatorluğun çöküşünü hazırlayan gelişmeler sürecinin başlangıcını oluşturmuştur. Buna neden olan da bizatihi "ittifak" değil, onun 2 Ağustos- 29 Ekim 1914 sürecinde "yönetilememesi" olmuştur.
Bir büyük devlet müttefiki bulma konusunda gösterilen başarı, ittifakın yönetilmesinde gösterilemeyince Osmanlı Devleti son savaşına girmiş ve mağlubiyet sonrasında tarihe intikal etmiştir.
İttifakın yönetilmesinde gösterilen başarısızlık temelde Trumpener'in dolaylı olarak vurguladığı bir sorundan kaynaklanmıştır. Trumpener, Osmanlıların savaşta bir Alman yarı sömürgesi gibi davrandıkları iddialarını bizzat Alman kaynaklarına dayanarak çürütürken, buna karşılık iki devlet arasındaki büyük güç ve diplomatik ağırlık farkının ittifakın yönetilmesi açısından büyük sorunlar yarattığına işaret etmiştir.
Geriye bakılarak Osmanlı yöneticilerine aldıkları kararlar nedeniyle eleştiriler getirirken, söz konusu güç farkının onlar üzerinde nasıl bir baskı yarattığını unutmamak gereklidir.
Kendi bağlamında başarı sayılabilecek bir "ittifak"ın dağılma sürecinin başlangıç noktası haline gelebilmesinden, büyük devlet ilişkisi yönetmek durumunda kalan günümüz dış siyaset yapımcılarının önemli dersler çıkarmaları gerekmektedir.
Büyük güçlerle yapılan ittifaklar ciddî avantajlar sağlamalarının yanı sıra hatırı sayılı baskıları ve sonu belli olmayan girişimlerde taraf olmayı da beraberinde getirmektedir. Bu baskılara direnmek de kolay olmamaktadır.
Bu açıdan değerlendirildiğinde Türkiye, 1 Mart 2003'te gerçekleştirdiği "tezkere reddi" kararı ile 2 Ağustos 1914 ittifakı sonrasında Osmanlı ricâlinin düştüğü hatayı tekrarlamamıştır. Ancak büyük devlet ittifakını, mevcut güç farkı ile beraber yürütmek böylesi tekil başarılarla sağlanamamaktadır. Bu alanda başarı, sürekli yaratıcı dış siyaset üretilmesi ve koşulların kapsamlı biçimde değerlendirilmesini zorunlu kılmaktadır.
Bu yapılırken, şüphesiz, 2 Ağustos 1914 sonrası başlayan süreçten alınacak büyük dersler bulunmaktadır...

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu’na aittir. Kaynak gösterilse veya habere aktif link verilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir bölümü kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayın.
SON DAKİKA