Türkiye'nin en iyi haber sitesi

HİLAL KAPLAN

Yanlış oyun, doğru oynanmaz

62 şut, sıfır gol ve erken bir uçak bileti. Türkiye'nin 24 yıl sonra katıldığı Dünya Kupası'ndaki serüveni sadece altı gün sürdü. Hem bütçe hem de kalite olarak kat kat üstün göründüğümüz iki takıma da sadece kaybetmekle kalmadık... Hem hiç gol atamadık, hem kupada en erken gol yiyen takım olduk, hem de ikinci maçta 60 dakika on kişi kalmış bir rakibe bile kaybetmeyi başardık.
Bana 16 yıllık köşe yazarlığı kariyerimde ilk kez futbol yazdıran büyük bir duygu yoğunluğu içindeyim. Zira sonuç, Türk futbol tarihindeki en büyük fiyaskolardan biri olmasının yanı sıra uluslararası alanda da Türk futbolu adına sürülen kara bir lekedir.
Rezaleti şöyle anlatayım: Nüfusu Zeytinburnu kadar olan Curaçao ve nüfusu Gaziosmanpaşa kadar olan Yeşil Burun Adaları, ilk kez katıldıkları Dünya Kupası'nda puan almayı başararak yollarına devam ediyorlar. Türkiye, grup sonuncusu olarak eleniyor.
Dünya çapında on milyonlarca abonesi olan, küresel spor medyasının en prestijli dijital yayınlarından The Athletic'e göre katılan 48 takım içinde sonuncuyuz. Ülkesinde iç savaş olan ve antrenmanlarını bile kendi ülkesinde gerçekleştiremeyen Haiti milli takımıyla aynı gece elendiğimiz düşünülürse pek de haksız bir çıkarım sayılmaz. Üstelik Haiti, Brezilya gibi bir dünya devine kaybetti; bizse Paraguay'a...
İki maçta atılan 62 şutun hiçbiri gol olmadı. Opta'nın 1966'dan bu yana tuttuğu kayıtlara göre, bir takımın iki maçlık bir periyotta golsüz kaldığı en yüksek şut denemesi sayısı bu. Bu rakam, bir talihsizlik değil; sistematik bir verimsizliğin istatistiksel yansımasıdır.
Sorunun kökü, Montella'nın temel 4-2-3-1 düzeninin sahada genellikle pozisyonel ve bir hayli katı 3-2-5'e dönüşmesinde aranmalı. Bu dönüşüm, hücumda sayısal üstünlük yaratma iddiasıyla kurgulanmış olsa da iki farklı rakibe karşı da aynı kalıpla uygulandı.
Paraguay maçında öngörülen 11, Avustralya karşısında hayal kırıklığı yaratan dizilişin neredeyse bire bir tekrarıydı; rakip profili kapanan savunmacılık dışında tamamen farklı olmasına rağmen... İlk maçta nasıl gol yediysek, ikinci maçta da aynısını yedik. İlk maçta neden gol atamadıysak, ikinci maçta da aynı nedenden gol atamadık.
Ayrıca ne bir duran top organizasyonu gördük, ne bir çalışılmış geçiş hücumu ne de üstün bir fiziksel kondisyon... Yani mesele şut atmak değil, üretilen pozisyonu sonuca çevirecek bir oyun mimarisi kurabilmekti ve bu, kadrodan çok oyun planının sorunuydu. Yanlış oyun, doğru oynanamazdı.
Montella'nın maç sonu açıklaması da bu noktada kayda değer: "Şanslar yarattık ama gol atamadık... Kader bizden yana değildi." Bu söylem, taktik sorumluluğu metafiziğe devrediyor. Oysa aynı sistemi iki farklı rakibe karşı revize etmeden uygulamak, şanssızlık değil, hazırlık eksikliğidir. Kendisini eleştirenlerden daha Türk olduğunu iddia eden teknik adama güzel bir atasözümüzü hatırlatmak isterim: Kader, gayrete âşıktır.
Bu tabloya milli takım kampında kurulan transfer borsalarıyla influencer özentiliğini, kendi ligimizde ilk 11'e giremeyenleri "abi" kategorisinden milli takıma çağırıp Batı Avrupa liglerinde klasını göstermiş oyuncularımızı ya hiç davet etmeyip ya da ilk 11'e yer vermemeyi ve 45 derece sıcaklıktaki çölün ortasına milli takım antrenman kampını kurdurmayı eklediğinizde, şayet yıldızlarınız da öne çıkacak gününde değillerse sahada başarısızlık kaçınılmaz oluyor.
Sonuç olarak; Türkiye'nin Dünya Kupası'ndaki başarısızlığı, bu çok değişkenli formülün her kademesinde sınıfta kaldığımız için oldu. Yetkililer, sorumluluklarını kadere değil, kendilerine bakarak üstlenmediği takdirde de başarısızlığa mahkûm olacağımız aşikârdır.

Sabah.com.tr Uygulamamızı İndirin

Uygulamalara Özel Ayrıcalıkları Keşfedin!
Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu’na aittir. Kaynak gösterilse veya habere aktif link verilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir bölümü kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayın.
SON DAKİKA