Ankara, Beyrut, Paris ve son olarak San Bernardino terör saldırıları, aşırılıkçı şiddeti tekrar gündemin merkezine taşıdı. Terörizm, ister dini fanatizmden, ister etnik milliyetçilikten, isterse de ideolojik sebeplerden beslensin bugün küresel bir sorun haline geldi. Bu soruna karşı entegre ve kararlı bir mücadele vermek gerekiyor. Öncelikle konunun iki boyutu var: Aşırılıkçılığın beslendiği zihin dünyasının doğru tahlil edilmesi ve sahadaki somut gerçeklerin değiştirilmesi.

Terör nitelikli şiddet, DAEŞ'ten PKK'ya, ETA'dan Miyanmar'daki Müslüman karşıtı milliyetçi Budistlere kadar pek çok örgüt tarafından benimsenmiş bir yöntem.

Bu örgütlerin sadece sahadaki varlıkları ile değil, zihinsel arka planları ile de mücadele etmek zorundayız. Dini zeminde, terörün her türlüsünün reddedildiği özgün, birincil ve otorite kabul edilen kaynaklara inilerek mücadele etmek gerekiyor.

Mesela DAEŞ meselesinde İslam âlimlerinin DAEŞ'in aşırılıkçı ideolojisini çürütmesi ve tezlerinin sahteliğini ortaya koyması önem arzediyor. Bir grup alim ve akademisyen, DAEŞ lideri el-Bağdadi'ye açık bir mektup yazarak bu alanda önemli bir çalışma ortaya koydular. Söz konusu mektuba buradan ulaşmak mümkün: http://www.lettertobaghdadi.com

Bu tür çalışmaları çoğaltmak ve DAEŞ gibi örgütlerin istismar ve tahrif ettiği argümanları ortadan kaldırmak gerekiyor.

Elbette DAEŞ'in yaptıklarını kınamak tek başına yeterli değil. Bu örgütün İslam'ın asli mesajına nasıl zarar verdiğini de anlatmak, göstermek gerekiyor. Bu örgütün ideolojisi, dünya Müslümalarının itikadına da ameline de taban tabana zıt.

Burada bir hatırlatma yapmakta fayda var: Dinlerin şiddete ve aşırılıkçılığa alet edilmesi ilk kez karşılaştığımız bir durum değil. Hristiyanlık, Musevilik, Budizm ve diğer inanç sistemleri, tarih boyunca bu tür tahriflere maruz kaldılar. 1994 yılında Filistin'de Halil İbrahim Camii'nde sabah namazında Baruch Goldstein adlı bir Yahudi, Müslüman cemaatin üzerine ateş açarak 29 kişiyi öldürmüş, 125 kişiyi yaralamış ve bunu Yahudilik adına yaptığını söylemişti. 2011 yılında Norveç'te kamp yapmakta olan 77 kişiyi tarayan Anders Breivik, bu katliamı Hıristiyanlık adına yaptığını iddia etmişti. Myanmar'da milliyetçi Budistler Arakan Müslümanlarına hem din hem de milliyet adına saldırıyor. Hiç kimse bu eylemlerden hareketle Yahudi terörizmi, Hıristiyan terörüzmü, Budist terörizmi gibi ifadeler kullanmıyor. Ama İslam söz konusu olduğunda hemen kolaycı bir şekilde İslam ile terör aynı cümle içinde kullanılabiliyor.

Bu örnekler çoğaltılabilir fakat burada asıl soru şudur: Aşırılıkçı ve şiddet yanlısı örgütlerin dini tahrif ve tahrip eden bu tutumlarına karşı 'dini' nasıl koruyacağız?

Orta Yol Bulma Sanatı

İslam'ın zengin entelektüel ve fıkhi tarihi bu tarz tahriplerle baş edecek güç ve derinliktedir. İslam tarihi, Bağdat'tan Semerkand'a, İsfahan'dan İstanbul'a, Bosna Hersek'ten Kurtuba'ya kadar çok geniş bir coğrafyada barış, hoşgörü ve çoğulculuğun yeşerip kök saldığı örneklerle dolu.

Bugün bu örnekleri daha fazla hatırlamalı ve daha sık hatırlatmalıyız. Müslüman alimler, dini ve siyasi liderler Avrupa'da ve İslam dünyasında yaşayan gencecik insanları din ve adalet adına şiddet ve terör sarmalının tuzağına düşmekten korumanın yollarını bulmalı.

Gelelim, somut gerçeklerin dünyasına… Modern dönem, son iki yüzyılda tarihin en kanlı savaşlarına, işgallere ve en elim insani trajedilere şahit oldu. İnsanlık, sömürgeciliğin acımasız tarihi altında ezildi, iki dünya savaş arasına sıkıştı, atom bombası ile yok oldu, kitle imha silahları ile topyekûn katledildi, milyonlarca insan öldü… Daha 1990'larda Bosna'da bir etnik temizliğe şahit oldu, Afrika'nın toplu mezarlarında benzerleri yaşandı… Bu felaketlerde sadece yok olmadık, hayatlarımız mahvoldu, umutlarımız tükendi… Yaşanan bu kitlesel felaketlerin elbette uzun vadeli sonuçları olacaktı, oldu da… Her yaşanan olay, aşırı uçları sivriltti, radikalliği körükledi ve Nietzsche'nin 'üstinsan'ı, Eliot'un 'Çorak Ülkesi' ve Orwell'in '1984'ü'ne ilham oldu. Hepsinin bizde tetiklediği en temel duygu, ilelebet bir çatışma ve savaş içinde olduğumuz hissi.

Bu tedirgin ve ızdıraplı ruh hali bugün Suriyelilerin içinde bulunduğu çıkmazı tarif eden en doğru anlatım herhalde... Yıllardır Esed rejiminin bitmeyen kanlı savaşı ile karşı karşıyalar. Daha kötüsü, DAEŞ ve diğer terör grupları ülkelerindeki iç savaşı nüfuz alanlarını genişletmek ve militan devşirmek için kullanıyorlar. Savaş öyle bir hale geldi ki, bugün doğu Akdeniz'de kim, hangi ülke, hangi örgüt güç devşirmek istiyorsa bunu Suriye'deki savaş üzerinden yapıyor. Sorumsuz, acımasız, tehlikeli bir küresel oyun bu…

Esed rejimi başta kaldığı müddetçe bu cehennem ortamı devam edecek. Esed'in destekçileri DAEŞ terörüyle mücadele bahanesiyle Suriye'yi harabeye çevirirken ölen sadece Suriye halkı değil; aynı zamanda insanlığımız… Bu ortam, DAEŞ gibi örgütlerin işine geliyor. Bir yanda Esed canavarı öte yanda DAEŞ belası, Suriye ve bölge halkı için bir kabus olmaya devam ediyor.

Ama sorun ne Suriye'de başlıyor ne de orada bitiyor. Avrupa'da ırkçılık ve ayrımcılığa maruz kalan Müslüman gençlerin neden ve nasıl radikalleştiğine de eğilmek gerekiyor. Avrupalıların kendi radikallerini Suriye cehennemine ihraç etmesi hiç bir sorunu çözmez. Yabancı savaşçılar sorununun önce bu ülkelerde çözülmesi gerekiyor.

Din, Ulema ve Hikmet-i Temeddün

Osmanlı düşünce dünyasının önde gelen isimlerinden biri olan Katip Çelebi (1609-1659), 17'inci yüzyılda dini düşüncenin katı ve kapalı bir sistem haline getirilmesi çabalarına karşı yoğun bir zihni mücadele verir. Ünlü eseri Mizanü'l-hakk'ta Kadızadeliler hareketinin usul ve uslübuna yönelik bir dizi eleştiri getirir. Hatırlanacağı üzere Kadızade hareketi dinin tasaffi etmesi yani eski safiyetine ve berraklığına kavuşması için akla ya da 'yabancı' ilimlere karşı çıkmış ve bidatlerin ortadan kaldırılması için siyasîlere baskı yapmıştı.

Katip Çelebi, Kadızadelilerin görüşlerine kendi 'toplumsal hikmet' perspektifinden cevaplar verir. İhtilafların halli için bir fetvaya karşı bir başka fetva vermenin tek başına sorunu çözmeyeceğinin farkındadır. Meseleyi dar bir fıkıh cedelleşmesine indirgememek için, daha geniş bir bakış açısına, bir üst-tahlil çatısına ihtiyaç vardır. Katip Çelebi bunun için 'medenîleşme hikmeti' dediği bir bakış açısı önerir. Bu 'medenîleşme bilgisi'ne göre insanların toplu halde yaşaması bir zorunluluktur. Fakat asıl önemlisi, bu durum "bir arada yaşama" formülleri üzerinde düşünmemizi zorunlu kılar. Dinî bilginin bekçiliğini yapan ulema, bu formüller üzerinde kafa yormak, bir arada yaşamanın anlamını kavramak yapmak zorundadır. Aksi halde aynı anda hem dini, hem de toplumu kaybetmek işten bile değildir. Katip Çelebi bunu şöyle ifade eder:

"İmdi gerektir ki, basiret sahipleri, insanlığın ondan ayrılmaz yönleri olan temeddünün ve toplu halde yaşamanın gerektirdiklerini bilerek halkın bölük bölük bölündüğünü ve her birinin özelliklerinin ne olduğunu bilmeli, öğrenmelidirler. Bir şehir halkının sınıflarını ve her sınıfın törelerini ve göreneklerini bilip anladıktan sonra bütün yeryüzünde yaşayanların da sınıfları ve halleri üzerinde toplu bir bilgi edinmeye çalışmalıdırlar. Bunu bilip öğrendikten sonra hikmet-i temeddünün sırrı gittikçe açılır, ortaya çıkar."

Katip Çelebi, medenîleşmenin ön şartının farklılaşma olduğunu, bunun ise ancak çoğulcu bir bakış açısıyla doğru anlaşılabileceğini söylüyor. Katip Çelebi'nin orta yol bulma sanatı, bu "hikmet-i temeddün"den neşet eden doğal bir sonuçtur. Bugün hikmet-i temeddünden yoksun olduğumuz için her farklılaşma yeni "öteki"ler üretiyor, bizi yeni bölünmelere sürüklüyor. (Bu yazının devamı için bkz. http://anlayis.net/makaleGoster.aspx?dergiid=22&makaleid=4160 )

Katip Çelebi'den bugüne çok şeyler yaşandı. Ama bu tarihin hülasası olan ders bellidir: Bugün hepimize düşen görev acımasız bir savaşın ve ürettiği aşırılıkların ortasında aklın ve ahlaki değerlerin işaret ettiği orta yolu bulmaktır. Burada İslam âlimlerine İslam'ın asli mesajını özellikle gençlere hatırlatmak ve İslam düşüncesini aşırılıkçılığın gölgesinden kurtarmak için çok görev düşüyor. "İşlerin en hayırlısı, orta olanıdır" diyen Peygamber Efendimiz'in rahmet, muhabbet ve mağfiret yolunu rehber edinmek için daha fazla gecikmeden bütün imkanlarımızı seferber etmemiz gerekiyor.

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu'na aittir. Kaynak gösterilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı özel izin alınmadan kullanılamaz.
Ancak alıntılanan köşe yazısı/haberin bir bölümü, alıntılanan habere aktif link verilerek kullanılabilir. Ayrıntılar için lütfen tıklayın.
YAZARA MAİL GÖNDER
BİZE ULAŞIN