Türkiye'nin en iyi haber sitesi

Merve Kavakçı 28 Şubat soruşturmasını yürüten mahkemeye ve TBMM Komisyonu'na bilgi verdi. O dönemin en sıkıntı çeken isimlerinden biriydi. Oysa her şey güzel başlamıştı; ya da öyle görünüyordu. Fazilet Partisi, seçilecek bir yerden Kavakçı'yı aday göstermişti. Yüksek Seçim Kurulu, adaylığa itiraz etmediği gibi, seçilince ona mazbatasını da vermişti. Üstelik, geçici Meclis Başkanı Ali Rıza Septioğlu, yemin etmesi için adını okumuştu.
Ama başörtülüler için farklı kurallar vardı! Anayasada, yasada ya da tüzükte yazmayan kurallar... Başörtülü bir milletvekili, herkesin tüylerini diken diken etmek için yeterliydi. Bu yüzden, Fazilet Partisi Başkanlık Divanı, "gerginlik" doğar gerekçesiyle seçimlerde başörtülü aday göstermeme kararı almıştı. Bu karara rağmen yasaklı Erbakan, Merve'yi aday yaptı; kimse ona itiraz edemedi.
Milletin oyuyla seçilmiş ve Yüksek Seçim Kurulu'ndan mazbatasını almış bir genç hanım, Meclis'ten nasıl kovulabilirdi? Üstelik TBMM İç Tüzüğü'nün hanımlar için koyduğu tek şart, "tayyör" giymekti. "Milletvekilinin başı açık olur" diye bir mecburiyet yoktu. Peki öyleyse Ecevit niçin kürsüden bağırıyordu: "Hanımların, başörtüsüne, giyimine, kuşamına, özel yaşamlarında hiç kimse karışmıyor. Oysa burası, hiç kimsenin özel yaşamı değildir; burası devletin en yüce kurumudur. Burada görev yapanlar, devletin kurallarına, geleneklerine uymak zorunda. BURASI DEVLETE MEYDAN OKUNACAK YER DEĞİLDİR. BU HANIMA HADDİNİ BİLDİRİNİZ." Ecevit'e sıra kapaklarını vuran milletvekilleri eşlik ediyordu ve hepsi bir ağızdan "Dışarı, dışarı" diye bağırıyordu.
Oturuma ara verildi. Bütün partilerin Grup Başkanvekilleri bir araya geldi ve Merve, böyle bir kural bulunmamasına rağmen dışarı çıkmak zorunda kaldı. Zaman yazarı Hüseyin Gülerce'nin iddiasına göre, darbe bu şekilde Ecevit tarafından engellendi!!!
Oysa, DYP ve Anap sessiz kalmasaydı, MHP Nesrin Ünal'ın başını açmasaydı, DSP "Dışarı, dışarı" diye bağıracağına, başörtülü bir kadının da milletvekili olabileceğini kabul edip, Kavakçı'ya sahip çıksaydı, askerler adım atamazdı. Darbe bu şekilde de engellenebilirdi. 27 Nisan e-muhtırasından sonra AK Parti, aynen benim dediğim gibi davrandı; boyun eğmedi, sonunda da başörtülü eşi olan bir cumhurbaşkanı Çankaya'ya çıkabildi.
Ecevit'in o günkü hali, bir utanç vesikası, bir büyük ayıp olarak kayıtlara geçti. Bugün yapılan kamuoyu araştırmaları, halkın % 60'ının TBMM'de başörtülü milletvekiline karşı olmadığını ortaya koyuyor. Ama o tarihte Merve Kavakçı'ya partisi de sahip çıkmadı. Kavakçı, günah keçisi ilân edildi. Askerin müdahalesinden ziyade, onun Meclis'e gelip, yemin etmek istemesi eleştiri konusu yapıldı. Hatta ben bile, Genel Kurul'a birlikte girdiğim için "Ajan provokatör" damgasını yedim.
Kavakçı'yı, ABD'deki Rosa Parks'a benzetirim. 1950'li yıllarda, otobüste zencilerin ve beyazların yeri ayrıydı. Rosa Parks, bir beyazın koltuğuna oturmuş, otobüs şoförü ona, o yerden kalkmasını söylemişti; kalkmayınca, polisi çağırmıştı. Rosa Parks polise sordu: "Benim bu koltukta oturmamın, kime, ne zararı var?"
Polis, cevap verememişti. Ve zencilerin hak mücadelesi, Rosa Parks'ın o koltuğa oturmasıyla başlamıştı. (ABD Federal Mahkemesi, otobüste uygulanan zenci ayrımcılığına 21 Aralık 1956'da son verdi.) Yıllar sonra, ABD Başkanı Bill Clinton, Rosa Parks'a Özgürlük Madalyası takarken, ona, "İyi ki o koltuktan kalkmadın" demişti. Mücadeleyi Martin Luther King devam ettirdi; zencilerle beyazların eşitlik ve adalet içinde birlikte yaşadığı bir Amerika hayal ediyordu. "Bir hayalim var" diye (1963) başlayan etkileyici konuşması hâlâ hatırlardadır.
Her şey bir hayalle başlar... Gün gelir bu hayaller gerçekleşir, karanlık bulutlar dağılır, insanlar ışıklı günlere kavuşur.

YAZARIN BUGÜNKÜ DİĞER YAZILARI
Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu’na aittir. Kaynak gösterilse veya habere aktif link verilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir bölümü kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayın.
BİZE ULAŞIN