Türkiye'nin en iyi haber sitesi

Bütün o kutlamalar, "spor gösterileri" falan folklorik bir öz taşıyordu. Hepsinin bir tarihi ve antropolojisi vardı. 1930'lar, Avrupa'da da, bizde de, sistemli bir "ideal disiplin toplumu" yaratmanın yıllarıdır. Totaliter rejimlerin beden politikaları, boş zaman politikaları üstünden gelişiyordu. Ne yapalım ki, Türk Devriminin bir büyük şanssızlığı da, kısa süre sonra totaliter rejimler iklimine girmesi ve onun içinde şekillenmesi, ırkçılığa bulaşmasıdır.
Böyle düşününce başka bir soru insanın aklını kurcalıyor, şu: biz Cumhuriyet tarihini hep bir süreklilik ve kopuş ikilemi içinde ele aldık. Cumhuriyet kendi meşruiyetini kurmak için tarihten koptuğunu, bütünüyle yeni bir durum, model ve yöntem olduğunu öne sürdü. Yoksa asıl kopuş onun kendi içinde miydi?

***

Cumhuriyeti süreklilik içinde radikal bir kopuş olarak görmek gerekir. Ta, III. Selim zamanında başlamış, İ-T'ye kadar uzanan tüm gelişmelerden etkilendi. Ama öncekilerin daha çok kafalarında eğip büktüğü düşünceleri radikal bir biçimde sistemik hale getirdi.
Şunu da yazayım: ne bir halk ayaklanmasıdır Anadolu Devrimi ne de maddi koşulların oluşturduğu bir altyapı devrimi. Fransız tarihçi Furet'nin kendi devrimleri için söylediğini benimsiyor ve Kemalist devrim için de doğru buluyorum: devrim bir çekirdek entelektüel grubun inandığı siyasal kültürü temellendirmek için uyguladığı bir "yöntem"dir ve bir siyasal kültür inşa etmek aracıdır.
Lenin
'in, "devrim koşulları tamamlanmıştır, Rusya'da işçi sınıfı devrim aşamasına gelmiştir" türünden saptamaları uydurmadır. Ekim Devrimi de bir askeri darbedir ve bu işlere kafa yoran ama bir tek gün dahi devlet yönetmemiş olan çekirdek elit grubun kendi inandığı siyasal düzeni kurmak mücadelesidir.
***

Kemalist devrimin burada bir özgüllüğü var: Lenin, Rusya'da devrim yaptığında yandaşları belliydi, tümüyle yıllardır omuz omuza mücadele ediyordu ve hepsi de aynı sonucu istiyordu: proletarya diktatoryası. Bizde ise böyle bir politika bütünlüğü, entelektüel hazırlık, yöntem birliği yoktu. Bir tek mesele vardı: İmparatorluğu, hilafeti, vatanı kurtarmak. Bütün o halk şûralarının, yerel kongrelerin tek manası, tek maksadı budur.
İş burada çatallaşıyor işte. Mustafa Kemal Paşa, "kurtuluş" sonrasını kafasında tasarlayan tek kişiydi. Zaten liderdi ve anlayışı sezilmişti. Devrimci karakterinin farkıyla, sezgilerinin gücüyle, zekâsının parlaklığıyla ve liderlik kapasitesiyle, entelektüel tercihiyle savaş yılları içinde savaş sonrasını kafasında adım adım, konjonktürel olarak tasarladı. Bütün tarihsel liderler gibi tarihsel oluşumu kendi kişiliğinden somutlaştırabildi veya kendi kişiliğini tarihsel bir potansiyelle yükleyebildi, "devrimi" gerçekleştirdi. Devrim şapka, ölçü ve tartı veya takvim değildir. Devrim, hilafetin ilgası ve cumhuriyetin ilanıdır. Biri yurttaşlığı diğeri laikliği perçinler. Hepsinin çimentosu ise yazı değişikliğidir.
Ama ikinci bir devrim evresi daha var, gerçek kopuşu o hazırlıyor: 1923'ten 1931'e kadar bu minval üzere gelişen "devrim", o tarihten sonra yön değiştirdi. İçine kapalı, ırkçı bir temelden kuvvet ve ilham alan homojen ve üniform bir "ulus devlet toplumu" yaratmayı öngören, devleti partide yani partinin sahibi elitin elinde eritmeyi tercih eden bir "sistem"e dönüştü. Siyaseti ortadan kaldırdı, toplumu devletin buyruğuna verdi. Kemalizm Leninist bir yapı kazandı, bürokratik ve muhafazakâr oldu. Ondan sonrasını da asker ve bürokrasi yürüttü.
İşte kopuş budur, uzun maceranın başlangıcı da budur.

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu’na aittir. Kaynak gösterilse veya habere aktif link verilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir bölümü kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayın.
BİZE ULAŞIN