İstanbul'un ortasında, Sultanahmet'te kendini patlatan canlı bombanın haberi ulaştığında ben de iki konuyu kafamda evirip çeviriyordum. Bunların ilki, ideolojilerin bir kere daha şu dünyada ölümcül bir gerçekliğe dönüşmesiydi. Diğeri de, onu kapsayacak biçimde, kötülüğün, içinde yaşadığımız günlerin ta kendisi oluşuydu.

***

İlginçtir, gerek şiddet gerekse terör kavramı insanlığın gündemine Fransız Devrimi'yle girmişti.Gene ilginçtir, şiddet- terör- devrim üçlüsü 'modern' bir siyasal yöntem olarak benimseniyordu. Gene de bu üçlüyü bir sisteme dönüştüren 20. yüzyıldır. Rus devrimi, Çin Devrimi, devrim olgusuna bağlı terör ve şiddeti hayatımıza yerleştirdi.
Sonra 1960 ve 70'ler geliyor. Filistin, İrlanda hareketleri, örneğin. Terörün somut siyasal yöntem olarak kullanılışı. Bazı devletlerin 'terörist devlet' olarak tanımlanması.
Berlin Duvarı sonrasının güzel hayalleri bütün bunları ortadan kaldırır mı sorusunu sordurdu insanlığa. Kısa sürede durumun eskisinden beter olacağı anlaşıldı. O minval üzere gidiyoruz. Vahim olanı, İslam'ın, şimdi, keskin /sert bir ideolojiye dönüşmesi. Marksist-Leninist 'devrimci şiddet' kavramının artık İslamcı terör kavramıyla aşılması. Bilmiyorum, bunu, zamanının hem Müslüman hem sosyalist Filistin Kurtuluş Örgütü'ne kadar geri götürmek mümkün mü? Ama yaşanan gerçek budur.
***

Bu olgu, Müslümanlık ve din adına katliamda bulunmak, hatta o katliam aracılığıyla insanların suç işlemeden, günahsız biçimde cennete gideceklerini düşünmek, kötülüğün bugüne kadar hiç tanımadığımız, karşılaşmadığımız özel bir hali. Evet, kötülüğün sistemleştirilmesinde, 'kötü'nün nihai bir iyilik için kullanılması vardır. Bireysel, kişisel ve duyusal 'zevk'ten toplumsal iyiye kadar uzanan büyük, geniş yelpazede kötünün/ kötülüğün bu boyutları görülür. Din adına yaşanmış savaşların özünü de bu anlayış meydana getirir. Ama bugün tüm o yaklaşımları aşan bir durumla karşı karşıyayız.
Kötülük bugün en radikal halinden (canlı bomba) başlayarak gündelik insanın içinde yaşadığı dünyayı kavrama, anlama, o dünya içinde kendisine yer bulma, korunma çabasının aracı oldu. Sadece göçmenleri düşünmek yeter. Mağduriyetin ve muhtaciyetin en son noktasındaki göçmenler, kötünün/ kötülüğün ta kendisi olarak düşünülüyor. Oradan başlayarak siyasetler üretiliyor. Trump gibi, Le Pen gibi, Avrupa sağının yükselen siyasetçileri gibi politikacılar türüyor.
***

Bu iş o kadar basite alınacak bir şey değil. Kötülük insana içkindir. Dinler, toplumsal normlar, kültürel ve ahlaki kontrol mekanizmaları, 'süperego', onu engeller, bastırır. Ama siyaset çok yüksek bir fikirmiş gibi kötülükle hemhal olduğu andan itibaren, din şiddete dönüştürüldükten sonra, artık kötüyü ve kötülüğü denetleyecek mekanizma kalmaz.
'Göçmenler gelmesin' demek sadece göçmenlerin gelmemesini istemek değildir. O muhakemeye erişen insan oradan başlayarak bütün edip eyleme biçimlerini bu minval üzere tasarlayacaktır. Trump'ın Amerika'nın 'derin kötülük damarı'nı yakaladığını görüp, onu durdurmak için Jeb Bush'u çıkaralım yani iki kötüden daha az kötü olanı tercih edelim dediniz mi, yeni bir dünya içindesiniz, insanlık en küçük hücresinden en büyük örgütüne kadar kötülük bilinciyle hareket edecek demektir. Hiçbirimiz artık temiz ve masum değiliz, kalamayız.
Üstüne üstlük, lanet olsun, kötülük çekicidir.

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu'na aittir. Kaynak gösterilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı özel izin alınmadan kullanılamaz.
Ancak alıntılanan köşe yazısı/haberin bir bölümü, alıntılanan habere aktif link verilerek kullanılabilir. Ayrıntılar için lütfen tıklayın.
YAZARA MAİL GÖNDER
BİZE ULAŞIN