2025 Ağustos'unda Alaska'da gerçekleşen Trump- Putin Zirvesi, uzun süre 'zorunlu jeopolitik temas' olarak yorumlanmıştı. Oysa, bugün geriye dönüp bakıldığında, o buluşmanın yalnızca Ukrayna Savaşı ya da enerji diplomasisi başlığı sınırlı olmadığı daha net görülüyor. 14 Mayıs 2026'daki Şi-Trump görüşmesi ve hemen ardından 20 Mayıs 2026'da gerçekleşen Şi-Putin zirvesiyle birlikte, dünya artık üç süper güç arasında yeni bir küresel denge mimarisinin müzakere edildiği bir döneme girildiğini idrak etmiş durumda. Bu nedenle Alaska-Pekin hattı, giderek daha fazla biçimde yeni 'Yalta 2025' sürecinin ilk halkaları olarak değerlendiriliyor.
Trump'ın Pekin ziyareti daha çok risk yönetimi, ticaret dengesi ve kontrollü rekabet başlıkları üzerinden şekillendi. Washington'un amacı, Çin'le kopuşu değil, çatışmayı yönetilebilir seviyede tutmaktı. Ancak, Putin'in Pekin ziyareti çok daha derin stratejik mesajlar içermekte. Çünkü, Moskova ile Pekin artık yalnızca 'yakın ortak' değil; enerji, teknoloji, savunma, lojistik, uzay ve finans alanlarında birbirini tamamlayan kapsamlı bir 'jeopolitik blok' görüntüsü veriyorlar.
Şi ve Putin'in yayımladıkları ortak mesajlarda özellikle 'stratejik istikrar', 'teknolojik egemenlik' ve 'ulusal para birimleriyle ticaret' vurguları dikkat çekiciydi. Bu, dolar merkezli küresel ekonomik düzene alternatif üretme arayışının açık işaretlerinden birisi olarak not alındı. Putin'in, iki ülke ticaretinde ulusal para kullanımının 'neredeyse tam seviyeye' ulaştığını söylemesi son derece önemliydi.
Daha da önemlisi, Moskova ve Pekin artık batının yaptırım sistemine karşı yalnızca savunma refleksi geliştirmiyor; alternatif bir ekonomik ve teknolojik ekosistem inşa etmeye odaklanıyorlar. Rus Dışişleri Bakanı Lavrov'un 'Ruslar ve Çinliler köleleştirilemez' ifadesi, yeni dönemin psikolojik çerçevesini özetleyen sert bir meydan okumaydı.
Enerji başlığı ise bu yeni düzenin omurgası olmaya devam ediyor. 'Power of Siberia 2' doğal gaz hattında nihai anlaşmaya varılması, Çin- Rusya enerji eksenini yeni bir seviyeye taşımış durumda. Bu yalnızca ekonomik değil; aynı zamanda Avrasya'nın uzun vadeli jeopolitik entegrasyonu anlamına da geliyor.
Pekin'in verdiği sembolik mesajlar da dikkat çekiciydi. Putin'in 'ikinci evi' olarak tanımlanan Diaoyutai Devlet Konukevi'nde ağırlanması, Çin'in Moskova'ya verdiği stratejik önemi yeniden gösterdi. Nixon'dan Boris Yeltsin'e kadar birçok tarihi liderin ağırlandığı bu mekan, aslında küresel güç geçişlerinin sessiz tanığı niteliğinde.
Asıl dikkat çekici nokta ise, Trump'ın Pekin ziyaretinden yalnızca günler sonra Putin'in aynı başkentte ağırlanmasıydı. Çin böylece dünyaya çok net bir mesaj verdi: 'Yeni dönemin kuruluş masasısın merkezinde ben de varım.' Washington ile Moskova arasındaki rekabet sürerken, Pekin her iki tarafla aynı anda konuşabilen tek güç olarak öne çıkıyor.
Bu nedenle artık mesele yalnızca ABD-Çin rekabeti değil. Dünya, ABD-Çin- Rusya arasında şekillenecek yeni bir 'üçlü denge düzeni'nin ilk emarelerini izliyor. Tıpkı 'Yalta 1945' sonrası dünyanın ana eksenlerinin belirlenmesi gibi; bugün de enerji yollarından teknoloji standartlarına, finans sisteminden güvenlik mimarisine kadar yeni küresel düzenin kuralları müzakere ediliyor.
Üstelik, bu yeni süreç yalnızca askeri ya da ekonomik değil; aynı zamanda medeniyet ölçekli bir dönüşüm de içermekte. BRICS'in yükselişi, Şanghay İşbirliği Örgütü'nün genişlemesi, Kuşak ve Yol Projesi'nin Avrasya bağlantıları ve 'Küresel Güney' vurgusu, batı merkezli düzenin tek seçenek olmaktan çıktığını göstermekte. Pekin'de verilen mesaj açık; '21. Yüzyıl'ın ikinci çeyreğinde, dünya artık tek kutuplu değil'. Ve, bu yeni çok kutuplu küresel düzenin ilk adımları büyük ölçüde Pekin'de atılıyor.