Türkiye'nin en iyi haber sitesi

Mark Z. Danielewski’nin Yapraklar Evi kuşkusuz büyük bir muhayyilenin ürünü. Bana kalırsa 21. yüzyılın ilk romanlarından biri. Modernist bir yanının olduğu su götürmez gerçeklerden

O yıllarda Amerika'ya çok sık gitmeye başlamıştım.
'ni kuruyorduk ve benim de yönetsel bazı görevlerim vardı. Hem onlarla ilişkili olarak hem de akademik çalışmalar, konferanslar için, bugüne kadar devam eden bir şekilde, yılda birkaç kez o ülkeye gidip gelmekteydim.
Yapacak işim çoktu ama o işlerin başında henüz kapanmamış o canım kitapçıları dolaşmak vardı. Akademik kitap almak için 'nin kitapçısına giderdim. Şimdi neredeyse ikinci evim diye bildiğim Princeton'a taşınmış Labyrinth henüz New York'taydı, ona giderdim.
Bir akşam New York'a vardım.
Gece uyudum. Chambers Caddesi metro istasyonuna çok yakın, bugün de ayakta olan bir otelde kalıyordum. Sabah her zamanki gibi erkenden uyandım çok lazımmış gibi. Birkaç ay sonra trajik bir şekilde yıkılacak İkiz Kuleler'in altındaki Borders kitapçısına ulaşmak için.
Demek sabah 07.30 falan olmalı.
Kitapçıda nihayet o kitabı gördüm. Aylardır hakkında yazılar çıkıyordu, sağda solda.
Alıp elime karıştırdım. Fransız edebiyatına ve avangardizme aşina olanlara yabancı gelmeyecek şekilde 'tasarlanmış' bir kitaptı.
'Şaşırtıcıydı'. Diğer romanlar, yapıtlar arasında hacmiyle, 'görüntüsüyle' farklıydı. Biraz karıştırınca, mesela bazı sayfalarda sadece tek bir sözcüğün olduğunu, bazı sayfalarda yer alan birkaç sözcüğün yan dizilmiş olduğunu gördüm. Bu 'numaralar' daha çok Amerikan okuru için ilginçti, ilk bakışta. Ne yalan söyleyeyim biraz güldüm.
Güldüm. Çünkü, elimde tuttuğum ve kısa bir süre sonra moda deyişle 'kült' kitaba dönüşecek, kendi 'fan' gruplarını oluşturacak, Mark Z. Danielewski'nin Yapraklar Evi (House of Leaves) isimli bu 'garip' kitabı bana mesela İlhan Berk'in Taşbaskısı'nı anımsatıyordu. O daha neler neler denemişti, ilk yayımlandığında Ankara'da Sanat Sevenler Derneği'nde çok hararetli tartışmalarını izlediğim o nefis şiir kitabında. (Onun ilk baskısı da elimdedir.) Gene de hiç düşünmeden kitabı aldım. Başka şeyler de aldım.
Otele döndüm, elim kolum kitap dolu. Romanı okumaya başladım.
Beni sardı.
İlerledikçe Yapraklar Evi bana başka romanları da anımsattı. Mesela roman içinde roman, bir öykünün bir başka öyküyü anlatması daha ilk bakışta beni 'ebedi kitap' dediğim kategorinin başlıca metinlerinden olan Don Quixote'ye götürüyordu. Daha çağdaş metinleri de düşünüyordum. Örneğin Oğuz Atay'ın da etkilendiğini bildiğimiz Nabokov'un Solgun Ateş isimli romanını. Cortazar'ın bizzat kendisinin 'karşı-roman' dediği Seksek. Daha birçok metin. Mesela bir apartmanı anlatan Perec'in Yaşam Kullanma Kılavuzu. Mesela bir kenti anlatan Aragon'un Köylüsü. Metin, biçim; biçimin metin, metnin biçim olduğu sayısız başka çalışma vardı.
Kim unutabilir tam da bu noktadan işe başlayan Mallarme'nin Un Coup de Des... isimli eşsiz kitabını? Apollinaire'in Calligrams'ı, Charles Olson'un enfes ve hâlâ etkileyici Maximus Poems'ini, hatta ve hatta onun babası sayılabilecek Ezra Pound'un Kantolar'ını? Rus Avangardizminin sayısız metnini.

II

Yapraklar Evi'ni düşe kalka ama zevkle, kesinlikle eğlenerek bitirdim. Bana göre geç modernist bir kitaptı. 'Geç kalmış' demek istemem. Ama öylesi iddialarda bulunanlar da var. O minval üzere düşünürken ve tabii kitapla ilgili tartışmalar büyürken eleştiri dünyası yeni kavramlar üretmeye başladı.
Esasen romanın yazarı Danielewski bu eleştirmenlerden hayır gelmeyeceğine inanmışlardandır.
Roman da bir bakıma akademik eleştirinin bir eleştirisi olarak cereyan eder ama, zihin dünyamıza daha sonra ergodic edebiyat diye bir kavram işlendi, Espen J. Aarseth tarafından. Derslerde ele aldığımız ve 'yeni medya' çalışmalarının gelişmesiyle daha da öne çıkan bu kavram cybertext kavramından, hypertext kavramından elbette etkileniyor, elbette bunları üst üste çakıştırıyordu.
Demek ki, Yapraklar Evi'nin 'geç kalmışlığı' bir değerlendirme meselesidir. Bugünkü dünya tam da bu yönde ilerliyor. Çeşitli alıntıların, gerçek gibi duran kurmacaların, dipnotların, bilimsel bilgi ve açıklamaların, binbir türlü başka ve farklı aracının içine girdiği metinler özellikle bilgisayar teknolojisinin gelişmesinden sonra bugün bambaşka bir noktaya erişmiş durumda.
Michael Joyce'un afternoon: a story (evet her şey küçük harfle ama ne olacak, o işi de mesela e.e. cummings ondan neredeyse 50 yıl önce yaptı, bizde de 'attila ilhan'-hatta eleştirmen Rauf Mutluay, "yahu bu ne iştir, özel mektuplarını bile küçük harfle yazıyor" diye bir de yazı yazmıştı...) isimli metninden sonra anladık ki, bilgisayar çağının da getirdiği yeni bir deneysel edebiyat olacaktır. (Michale Joyce'un 'romanı' veya 'metni' kitap olarak edinilemez.
CD olarak mevcuttur sadece.
Joyce sonrada çok önemli metinler kaleme (?) aldı, daha doğrusu 'klavyeye aldı'.) Yapraklar Evi bu çığırın ilk metinlerindendi.

III

Danielewski Polonyalı bir anne babanın çocuğu. Çok iyi bir eğitim görmüş. Benim için anıtsal ve efsanevi olan İngiliz Edebiyatı bölümünü bitirmiş. Harold Bloom'dan esinlenmiş. İlk kez Paris'te yaşayan kız kardeşini ziyarete gittiğinde orada bulduğu bir daktiloyla yazı yazmaya başlamış. Sonra bu romana gelmiş. El yazısıyla yazdığı metni geleneğe uygun bir şekilde (!) önce kimselere kabul ettirememiş.
Bendeki birinci baskıyı yayımlayan Pantheon'un ofisine gidip orada daktiloya çekiyor.
Kimsenin kendi hassasiyetini gösteremeyeceği kanısında, çünkü metin tamamen o 'görsellikle' var oluyor.
Ne anlatıyor bu roman?
Tüm bu tarzdaki kitaplar gibi karmaşık, iç içe geçmiş çemberlerle açılan, karmaşık bir örüntü içinde gelişen Yapraklar Evi aslında çok da öyle belirgin bir 'tem'i olmayan kitaplardan. Gotik bir yapısı var. Besbelli: bir ev öyküsü.
Johny Truant kalacak bir yer ararken bir arkadaşından bulunduğu apartmanda, içinde daha önce Zampano isimli kör bir adamın (kısa süre önce ölmüştür) yaşadığı daireyi tutabileceğini öğrenir.
Kiralar. Evi kurcalarken, Zampano'nun, gene hep bu tür metinlerde olduğu gibi, metin içinde metin kurmaya olanak verecek şekilde, The Navidson Record isimli bir kayıt/film hakkında yazdığı metni bulur. Bu bir belgesel filmdir. Fakat ortada yoktur. Zampano onu kısıtlı bir gösterimde izlemiştir ve saplanıp kalmıştır. Belki/ muhtemelen hiç de olmamıştır.
Ama Zampano filmi çözümlemektedir. Bu bilimsel bir çalışmadır. Yazdıkça yazmıştır. (Eh, Zampano kördür, Homeros ve Borges de kördü değil mi?..) Yazdıkça da delirmeye doğru gitmiştir.
Navidson güzel karısı ve iki çocuğuyla bir evde yaşamaktadır.
Her odaya aile hayatını kaydetmek maksadıyla bir kamera yerleştirir.
Bir gün evin değiştirildiğini fark ederler. Ayrıca Will Navidson evin dış ölçüleriyle içinin birbirini tutmadığını fark eder. Bu bozukluğu gidermeye çalışır. O da başka biri de başaramaz. Evde çeşitli eklemeler mevcuttur, meçhul bölümler oluşturulmuştur.
Evi keşfe çıkar.
Kardeşi ve başkaları da ona katılır. Ev bitmez tükenmez hacimlere, daha doğrusu bir koridora 'dönüşür'. İnsanlar o koridorlarda delirmiş ve yitmişlerdir. Navidson tüm bunları çeşitli araçlarla, fotoğraf, video gibi, kaydetmektedir.
Şimdi, Zampano ana filmi eleştirmekte, çözümlemekte, Truant da ona dipnotlar yazmaktadır.
Bu başlı başına bir meseledir.
Ama asıl konu daha ötededir. Roman tüm bu yapısıyla neredeyse 'teknik' bir boyut kazanırken bir yandan da sayısız karakterin anlatıya girip çıkmasına zemin hazırlar. Böylece bir yandan gotik, demektir ki korku romanı, niteliği kazanırken bir yandan da otobiyografik bir aşk romanına dönüşür. Gene belirteyim, hiçbir şey yalın, lineer değildir bu anlatıda. Her şey sadece sezdirilerek gerçekleştirilir ve o labirentlerde meydana gelir: hem metnin kayıp izleklerinde hem evin yok mekanlarında.
Bu arada araya giren Truant kendi yaşamıyla da hesaplaşır.
Daha önce ayrı bir cilt olarak yayımlanan Truant'la annesinin mektuplaşmaları daha sonra metne bir 'ek' olarak bağlandı.
Bir küçük saptama: Bu tür metinler son tahlile 'apokaliptik'tir.
Tanrısal bir yanı vardır. Danielewski'nin bu kurgusuyla Melville'in Moby Dick'i arasında hayli yoğun bir ilişki kurulmuştur.
Moby Dick'in de 'Tanrısal' bir roman olduğu bilinir, kabul edilir. Nitekim bazı eleştirmenler buradaki evi de yitip gidilen 'o' mekan olarak gene bir Tanrısallıkla özdeşleştirirler.
Metin her karakteri farklı bir puntoyla yazdı ve ifade etti. 'Ev' sözcüğü renkli basılan metinlerde mavi olarak dizildi. Kutu metinler var. Sayfaya ters basılmış metinler var. Kısacası kaotik bir yapı o gotik tercihi besliyor ve bütünlüyor.

IV

Yapraklar Evi kuşkusuz büyük bir muhayyilenin ürünü.
Bana kalırsa 21. yüzyılın ilk romanlarından biri. Modernist bir yanının olduğu su götürmez gerçeklerden.
Ama ilginç değil mi, modernizmin en çarpıcı metinlerinden Joyce'un Ulysess'i 1922'de yayınlanmıştı ve modernizmin başlangıcı kabul ediliyordu. Aynı yıl Virginia Woolf Jacob'un Odası'nı, T.S. Eliot Çorak Ülke'yi yayımlamıştı. Modernizm gerçekten de 1922 yılında başlamıştı.
Oysa 21. yüzyıl yukarıda andığım Michael Joyce tarafından 1987'de başlatılmıştı, kanımca.
Hatta daha da geri gidelim Thomas Pynchon'un The Rainbow Gravity'si 1973 tarihliydi. Joyce'dan sonra olanca farklılığına rağmen benim aynı çizgide gördüğüm David Foster Wallace'ın Infinite Jest isimli kitabı geliyordu. Bütün bunlar deneysel Amerikan edebiyatının öncüleriydi.
Post Entelektüel Dönem ve Edebiyat başlıklı kitabımda uzun uzun anlattığım Amerikan öncü/deneysel edebiyatı, evet, bugün de olanca hızıyla sürüyor. Teknoloji kendi koşullarını dayatıyor. Yapraklar Evi bu doğrultuda ilginç, çekici, etkileyici bir kitap.
Danieleweski daha sonra daha da hırslı projelere girdi. Şu aralar The Familiar genel adını verdiği 27 cilt olacağını söylediği projesinin/romanının beşinci cildini yayımlamış durumda.
Üstünde kedi resimleri olan t-shirt'leriyle çektirdiği resimlerle etrafında bir hayranlar halesiyle yaşıyor.
Kitabı Gökhan Sarı çevirmiş Türkçeye. İşlek ve doğru bir Türkçe. (Anlamadığım, belki yayınevi şart koşmuştur, bunca önem kazanmış kitap neden hâlâ arka kapağında gömlek sayfasında çeşitli Amerikan gazetelerinde çıkmış saçma sapan ve ucuz övgü cümleleriyle Türkçede yayınlanır?) Bu kitabın çevrilmesi önemli. Çok önemli. Nasıl olmasın? Bildiğim kadarıyla şu yukarıda andığım Joyce, Pynchon, Wallace metinleri hâlâ çevrilmedi. Pek akıl alacak iş değil ama oluyor işte. Hal böyleyken felsefe kitapları yayımlayan MonoKL'un bu devasa eseri basması sevindirici olmaktan öte etkileyici. Şimdi bu romanın çeşitli düzeylerde tartışılması gerek. MonoKL bu türden çalışmalar düzenliyor.
Aynı gayreti Yapraklar Evi için de göstermeli.
Ben de bu yazıyı metinde Truant için kullanılan ve çok sevdiğim Courrier fontuyla yazdım. (Daha da sevdiğim American typewriter fontudur) Bakalım editörümüz sevgili Necla Hanım bu şekilde yayımlayabilecek mi?...

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu’na aittir. Kaynak gösterilse veya habere aktif link verilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir bölümü kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayın.
BİZE ULAŞIN