Hiç duydunuz mu, bilmiyorum. Peyami Safa'nın Akşemseddin Hazretlerinin torunu olduğu iddia edilmiştir. Tarihçi İsmail Hami Danişment bu iddiasını soy kütüğüne dayandırır. Peyami'nin babası İsmail Safa, Servet- i Fünun dönemi şairlerindendir. 'Anadan doğma şair' olarak bilinir. Aynı zamanda bir Osmanlı bürokratı olarak Anadolu'da görev yapmış, bu sayede Peyami 1899'da Sivas'ta dünyaya gelmiştir. Ne yazık ki İsmail Bey, Peyami henüz iki yaşındayken vefat eder. Bu yüzden Peyami, edebiyat çevrelerinde uzun süre 'Safa'nın yetimi' olarak bilinir. Baba göçmüş fakat arkasında hatırı sayılır bir miras bırakmamıştır. Peyami yoksul bir çocuk olarak zor şartlar altında kendi kendisini yetiştirmiştir. Hayatı boyunca yazmasına ve eserleri geniş kitlelere ulaşmasına rağmen ancak kıt kanaat geçinmiştir. Üstelik mütemadiyen hastadır. Bu durumu 'yaratıcı sefalet' olarak niteler: "Fakirlik ve hastalık dirilticidir; korkutur ve iradeyi kamçılar; uyuklayan enerjileri ayaklandırır... Başarmak için korku da ümit kadar şarttır. İnsana fakirliğin ve insanlığın öğrettiklerini hiçbir okul ve kitap veremez."

SERVER BEDİİ KİMDİR?
Peyami, babasının vefat ettiği 1901 yılından 1931 yılına kadar, arkadaşları arasında 'Hanım Sultan' olarak da anılan, annesi Server Bedia Hanım'la birlikte yaşamıştır. Annesi hem ona babasının yokluğunu aratmamaya çalışmış hem de bir müstear isim kazandırmıştır. Server Bedii, Peyami'nin kendi ifadesiyle 'kalemini saban gibi kullandığı' takma adıdır. Bu adla Cingöz Recai serisi olarak da bildiğimiz birçok polisiye kitap yazmıştır. Edebi değeri diğer romanlarından düşük görülmesine rağmen bu kitapların bazıları 1920'li yıllarda 70 bin gibi tirajlara ulaşmış ve esasen yazar geçimini daha çok bu ikinci adı sayesinde sağlamıştır. Peyami zayıf bir çocuk olarak dünyaya gelmiş ve hastalıklar ömrü boyunca yakasını bırakmamıştır. Hastalıklı bir çocukluk dönemi geçirmiş ve bu onun bedenini zayıf bırakmakla birlikte edebi kişiliğinin gelişmesinde etkili olmuştur. Hastalıkların ilerleyen yaşlarda da yakasını bırakmadığı Peyami, yakın dostlarına sürekli 'Bende her hastalık var' demiştir. Hayatının önemlice bir kısmı hastane köşelerinde geçen romancı, tıp konusunda Prof. Dr. Ayhan Songar'ın da belirttiği gibi birçok doktoru aşan bir birikim, uzmanlık ve tecrübe kazanmıştır. Bunu kitaplarında da görmek mümkündür.

Peyami'nin 1930 yılında yayımlanan Dokuzuncu Hariciye Koğuşu adlı romanı kısa sürede çağdaş edebiyatımızın şaheserleri arasındaki yerini almıştır. Kitapları arasında kendi hayatından belki de en çok iz taşıyanı budur. Çocukluğunun yedi yılını iltihap kapan sağ kolunun kesilmesi endişesiyle geçiren ve sonu gelmez tedavi süreçleri atlatan yazar, romanında benzer acıları ayağı nedeniyle yaşayan bir kahramanı anlatır. Kitap, Peyami'nin genç yaşında büyük bir romancı kabul edilmesini sağlar. Peyami muharrirdir. 43 yıl boyunca köşe yazarlığı yapar. Bu süreçte Cumhuriyet, Tasvir-i Efkar, Tercüman gibi bütün belli başlı gazetelerde çalışmış, hatta ağabeyiyle birlikte kendi gazetesini çıkarmıştır. Kendi okuyucu kitlesine sahip olduğu için bir gazeteden diğerine transfer olması büyük olay olmuştur. Felsefe, bilim, sanat gibi hemen her konuda yazan Peyami, keskin kalemiyle ve polemikçiliğiyle sivrilmiş, muhaliflerini canından bezdirmiş ve sindirmiştir. Ahmet Haşim'den Yahya Kemal'e, Yakup Kadri'den Cenap Şahabettin'e neredeyse o dönemin bütün kalem erbabıyla polemiğe girmiştir.
NEBAHAT HANIM VE MERVE
Başa dönecek olursak... Annesini kaybeden Peyami, hayatına yeni bir yön çizmeye karar verir. 1937 yılında amatör bir yazar olarak hikayesini göstermek üzere kendisini ziyarete gelen Nebahat Hanım'la tanışır ve evlenir. Evliliklerinin hemen akabinde Nebahat Hanım'ın bedensel ve sinirsel hastalıkları ortaya çıkar. Bu hastalıklar zaman içerisinde ilerler ve Nebahat Hanım yatalak hale gelir. Karısını, tedavi için yurtdışına götürmek de dahil her yolu deneyen Peyami'nin evliliği 'bir mutsuzluk mirası'na dönüşür. Çiftin Merve adında bir oğlu olur. Evet, yanlış okumadınız, oğlunun adı Merve'dir. Oğlu 1957 yılında teşhisi tam olarak konulamayan ama günden güne ilerleyen bir hastalığa yakalanır. 27 Şubat 1961'de Erzincan'da yedek subay olarak askerliğini yaparken vefat eder. Zaten hayatı boyunca hastalık ve acılarla boğuşmuş olan Peyami'ye bu ayrılık çok dokunur. Oğlunun ölümünden sonra sadece dört ay daha yaşar ve 15 Haziran 1961'de bir gece yarısı hastalanarak hayata gözlerini yumar. Peyami'nin eserlerini bir de bu gözle okumaya ne dersiniz?