Egemenlik kayıtsız şartsız milletin midir? Yoksa "yetkili organlar" ın mıdır? Bir başka ifade ile, Türk milleti; egemenliğini, Anayasa'nın koyduğu esaslar dahilinde yetkili organlar eliyle kullandığına göre, "egemenliğin asli sahibi ile pratik uygulayıcılarından bazıları arasında bir öncelik sıralaması yapılabilir mi?"
Bugün Türkiye'nin yaşadığı "büyük dönüşüm" ün temelinde egemenlik teorisinin, çağdaş demokrasilerdeki karşılığını bulma çabası yatmaktadır. Belli kesimlerin korkularını tetiklese de girilen yol, "milli iradenin rüştünü kazanma" sürecidir. Siyaset kurumu, milletten aldığı yetkiyi tanımlama biçimine ve millet adına hükmetme kapasitesine göre ya saygınlık kazanmakta ya da şamaroğlanına dönebilmektedir. Günü idare etmek yerine yapısal ve kronik sorunlara neşter vurup, çözüm üretebilme yeterliliği ise hükümetlerin ömrünü tayin etmektedir. Rejim bekçilerinin kaygıları ile milletin beklentileri arasındaki fark da ülkenin yönetim kalitesini belirlemektedir.
***
Türkiye'de aynı anda iki işi birden yapmak ve geniş kitleleri eşit derecede tatmin etmek güç görünmektedir. Muhtemelen bu nedenle, Anayasa'yı demokratikleştirme adımlarına öncelik verilmektedir. Bunun anlamı, anayasal organların kendilerine meşru olarak biçilmeyen rollere soyunmaktan vazgeçmesidir. Kuşkusuz, yargı kurumu devletin temelidir. TSK da bu zor coğrafyada barış ve huzur içinde yaşamanın teminatıdır. Ancak,
Cumhuriyet'in kuruluş yıllarında millete dayanan, sonrasında sivil-asker-adli bürokrasi tarafından sahiplenilen vesayet rejimi bugün sorgulanmaktadır. Yargının, hükümetler başta olmak üzere idarenin eylem ve işlemlerini hukuka uygunluk denetimine tabi tutması, adalet dağıtması ayrı, siyaseti sürekli hata yapmaya meyilli organizma olarak görüp, yorum yoluyla sistemi teyakkuzda tutması ayrı şeydir. Askerin, ülkenin bekasına ilişkin kodları koyması ve savunması ayrı şeydir; sorumluluğu siyasetçinin üstüne yıkıp, siyaset dışı unsurları harekete geçirerek, kurumsal algılamasına göre durumdan vazife çıkarması ayrı.
Dolayısıyla içinden geçtiğimiz sancılı süreç; anayasal organların, kaynağını Anayasa'dan almayan, konjonktürden devşirdiği ve adeta imtiyaza dönüştürdüğü yetkileri terk etme sürecidir. Yani işi, demokratik olgunluğa, esas sahibine bırakma zorunluluğudur.
***
"Cumhur"un, daha fazla özgürlük, yerellik, kültürel zenginlik ve refah talep eden güncel duruşu, tüm siyasi partileri yeniden düşünmeye yöneltmektedir.
Ve toplum, sadece yargının veya askerin değil, siyaset kurumunun da demokratikleşmesini arzu etmektedir. Farklı görüş ve düşüncelerin Meclis'e taşınmadığı, partilerin ön seçim yapmadığı, merkeziyetçi siyaset anlayışının hâkim olduğu klasik modelin de sonu gelmektedir. Bu yönüyle bakıldığında CHP'nin MHP'den farkı yoktur. AK Parti ise her alanda reformu gündemde tuttuğu için doğal olarak bu akışta iç değişimi yaşayacaktır.
"Üniversiteye türbanla girilsin mi?" tartışmasının da,
"Asker, 29 Ekim'de Çankaya'ya çıkmalı mı?" sorusunun da özünde düne ait korkuları yenmek, topluma güvenmek, kendi zihni ekseninde demokratik devrimi tamamlama gereği yatmaktadır. Zira Türkiye bir yol ayrımına yaklaşmaktadır. Gelecek 10 yılda ya
"Başkanlık sistemi"ne ya da İtalya'da olduğu gibi
"azınlıktaki siyasi düşüncelerin çoğulcu hükümet yapısına eklendiği" bir döneme hazırlanmaktadır. Bugün verilecek sınav; ister
"tek adamın öne çıktığı", isterse
"çok partili yönetimlerin kurulduğu" model olsun, ülkenin geleceğini belirleyecektir. Başkan'ın yetkilerinin fren-denge mekanizmasına oturtulması da gerekecektir, marjinal oyları bile içine alan hükümetlerin etkili çalışmasının yollarını bulmak da...