Geçtiğimiz günlerde, Avrupa Komisyonu Başkanı Von der Leyen, katıldığı bir programda, Türkiye ile ilgili olarak, "Avrupa kıtasını tamamlamayı başarmalıyız ki; Rus, Türk veya Çin etkisine girmesin" açıklamasını yaptı.
AB Komisyonu Sözcülüğü, Leyen'in açıklamasını hemen düzelterek, "Türkiye bölgede ekonomik ve siyasi açıdan tartışmasız bir ortaktır" izahatında bulundu.
Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, söz konusu açıklamayı "talihsiz" olarak nitelendirdi.
Avrupa Komisyonu Başkanı'nın açıklaması gündemdeyken, NATO Genel Sekreteri Mark Rutte Türkiye'deydi. Cumhurbaşkanımız Tayyip Erdoğan başta olmak üzere, üst düzey bir çok isimle görüştü. Savunma sanayi şirketlerini ziyaret etti. NATO'nun Ankara Zirvesi'nin kritik önemini, Türkiye'nin NATO içindeki ağırlığını ve rolünü gündeme getirdi.
Yine bu tartışmalar devam ederken, Dışişleri Bakanı Hakan Fidan Londra'da İngiltere Dışişleri Bakanı Yvette Cooper ile Stratejik İşbirliği Anlaşması imzaladı. Bu anlaşmanın odağı, hem NATO ittifakı çerçevesinde hem de iki ülke arasında güvenliği ilgilendiren konularda işbirliğinin derinleştirilmesiydi.
Stratejik körlükle sonuçlanan bir düşünme biçimini yansıtan açıklama, sehven söylenmiş bir söz ya da tekil bir örnek olarak değerlendirilmez. Bu, Avrupa'nın süregelen kendi iç geriliminin ve stratejik tutarsızlığının bir yansımasıdır. Benzer bakış açılarını yansıtan açıklamaların ve Türkiye karşıtı duruşların tarihsel bir geçmişi vardır.
Geçmişten bugüne, Türkiye'nin Avrupa'daki stratejik öneminin daha fazla hissedildiği, Avrupa'ya yaklaşma, açılım ve ilişkileri derinleştirme adımlarını yeniden güncellediği her dönemde, Avrupa içinden ilişkileri sabote edici benzer açıklamalar yapılmıştır.
Türkiye'nin son dönemde Avrupa ile yeniden yakınlaşma sürecine girdiği, NATO içinde ve Avrupa savunma mimarisinde ağırlığının arttığı, Karadeniz'den Akdeniz'e Türkiye'nin stratejik öneminin giderek daha fazla vurgulandığı bir dönemde bu sözler söylendi.
Avrupa'nın birbiri ile çelişen iki farklı bakış açısı, son yıllarda giderek daha da ayrışmaktadır. Von der Leyen'in açıklaması, kurumsal Avrupa refleksinin ürünüdür.
Türkiye'yi Rusya ve Çin'in yanına yerleştirmek, Türkiye'nin ürettiği güç kapasitesinin, küresel ve bölgesel etkisinin, diplomatik ağırlığının ve en nihayetinde stratejik otonomisinin kabulüdür.
Yanlış olan, Türkiye'yi "stratejik ortaklık" düzleminde değerlendirmeyip, "etki unsuru" olarak görmektedir. Türkiye, NATO'nun kritik askeri ve jeopolitik aktörlerinden biri ve AB ile üyelik müzakeresini yürüten bir ortaktır. Türkiye'yi "etki unsuru" olarak gören bir yaklaşım, Türkiye'den daha çok Avrupa'nın stratejik kapasitesini zayıflatır.
Askeri ve stratejik olarak, Türkiye'nin dışlanmasıyla oluşturulacak bir Avrupa savunma mimarisi, teknik olarak da mümkün değildir. Kurumsal Avrupa yaklaşımının dışına çıkan bir çok başkent ve aktör bu gerçekliğin fevkalade bilincindedir. Türkiye Avrupa'dan dışlanabilecek bir ülke değildir. Karedeniz güvenliği, Akdeniz dengesi, NATO'nun güney kanadı Türkiye'siz savunulamaz.
Avrupa Birliği'ni yansıtan kurumsal Avrupa'nın, Türkiye ile ilişkilerde yeni gerçekliğin farkına bir an önce varması, kendi geleceği açısından hayati derecede önemlidir. Bugün Türkiye, Avrupa ile ilişkilerini sadece AB üzerinden ya da tek kanaldan yürütmemektedir. Her şeyden önce, NATO üzerinden derinleşen bir işbirliği var. Türkiye'ye, Soğuk Savaş döneminin bir kanat ülkesi olarak bakılmaz. Bugün Türkiye, ittifakın stratejik yönelimini şekillendiren ülkelerden birdir.
Türkiye aynı zamanda, her bir başkent ile doğrudan ilişkilerini farklı başlıklar üzerinden ve karşılıklı çıkara dayalı olarak sürdürmektedir. Dışişleri Bakanı Fidan'ın Londra'da daha geçtiğimiz günlerde imzaladığı Stratejik İşbirliği Anlaşması bunun en güncel yansımasıdır. Ayrıca, İtalya ve İspanya ile son bir yıl içinde imzaladığı savunma projeleri, başkenttenbaşkente ilişki biçiminin öne çıkan yeni formatıdır.
Türkiye, Avrupa'da bazı ülke ya da liderlerin yaptığı gibi, meseleleri "üyelik- dışlanma ikiliği"ne ya da Brüksel'de üretilen tepkisel reflekslere hapsetmemektedir.
Von der Leyen gibi aktörler bir an önce küresel düzenin ve yeni Avrupa gerçekliğinin gerektirdikleri ile yüzleşmelidir. Türkiye'yi "birlikte çalışılması gereken stratejik bir güç" yerine "yönetilmesi gereken bir etki alanı" olarak görmek, Türkiye'den daha çok Avrupa'yı zayıflatır. Bu, rasyonel Avrupalıların da her geçen gün daha fazla dile getirdikleri bir hakikattir.