Bu hafta IMF ve Dünya Bankası'nın Bahar Toplantıları gerçekleşti. Savaş ortamının ekonomileri sıkıştırmaya devam ettiği bu dönemde, toplantılardan küresel ekonominin gidişatına ilişkin verilecek sinyaller merakla bekleniyordu.
Toplantılardan çıkan açıklamalara ve kurumların raporlarına bakıldığında, ekonomilerin dış şoklara karşı kırılganlıklarını azaltması ve direncini güçlendirmesi meselelerinin ön plana çıktığı görülüyor. Geçen hafta ben de bu konuya değinmiştim. Bu haftaki yazıda konunun farklı bir boyutu ele alarak tartışmayı derinleştirmeyi amaçlıyorum.

STRATEJİK AKIL & ETKİN MÜDAHALE
Grafikten de görüleceği üzere, son beş yılda riskler ve belirsizlikler oldukça yüksek seviyelere ulaştı. Dış şoklar sıklaştı. Bu şoklar yalnızca savaşlardan değil, aynı zamanda gümrük tarifeleri ve yaptırımlar gibi korumacı politikalardan da kaynaklanıyor. Bunun yanı sıra ekonomiler, yeşil dönüşüm ve yapay zekâ temelli dijital dönüşüm gibi meydan okumalarla karşı karşıyalar. Tüm bu şoklar ve dönüşümler, ekonomileri stres testine tabi tutuyor.
Bu şokları ve dönüşümleri yönetmek için kamunun stratejik aklına ve etkin müdahalelerine gereksinim duyuluyor. Ancak birçok ülkede kamunun hareket alanı dar. Dünya genelinde bütçe açıkları ve kamunun borç yükünde son yıllarda ciddi artışlar yaşandı. Birçok ülkede bütçe açığının milli gelire oranı yüzde 3'ü aştı. IMF'in rakamlarına göre, toplam kamu borçlarının küresel gelire oranı yüzde 94 seviyesinde. Tahminler, 2029 itibarıyla bu oranın yüzde 100'e ulaşacağı yönünde.

Bir yanda kamudan reform ve politika adımları bekleniyor, diğer yanda devletlerin yeterli finansman alanı bulunmuyor. Jeopolitik şoklar ve politika belirsizlikleri nedeniyle uluslararası sermayenin gelişen ülkelere yönelik yatırım iştahı azalıyor, tahvil faizleri yükseliyor. Bu durum finansman meselesini daha da zorlaştırıyor. Ancak bu tablo karşısında 'o hâlde devlet geri çekilsin' demek çok da mümkün değil.
Kamunun yapması gereken, harcama kalemlerini gözden geçirip vergi tabanını adil biçimde genişleterek oluşturacağı finansman alanıyla hanelere ve şirketlere seçici biçimde destek olmaktır. Devletler, anlamsız ve sert bir kemer sıkmaya değil, kaynaklarını daha verimli ve stratejik kullanmaya yönelmeli.

KAMUYU DOĞRU YÖNLENDİRMEK SONUÇ ÜRETİR
Hanelerin, şirketlerin ve STK'ların kamuyu doğru biçimde yönlendirmesi elzem. Haneleri ilgilendiren bir kamu politikası gündeme geldiğinde, popülist taleplerden uzaklaşılmalı. Yaşam standartlarını geçici değil, uzun vadede kalıcı biçimde iyileştirecek önerilerle devlete başvurulmalı.
Benzer bir eğilim reel sektör için de geçerli. Artan finansman maliyetleri ve TL'deki reel değerlenme, Türkiye'de emek yoğun sektörlerin rekabet gücünü zayıflattı. İhracatçı şirketler yeni kredi paketleri ve TL'nin değer kaybetmesini talep ediyor. Ancak bu öneriler enflasyonla mücadeleyle çelişiyor. Ekonomi yönetimi, şirketlerin rekabet gücünü yüksek kur üzerinden değil, verimlilik ve inovasyon yoluyla sağlamalarını bekliyor. Hatta iş insanlarına, yatırımlarını gerileyen sektörlerden yükselişte olan alanlara kaydırmaları öneriliyor.
Elbette ekonomik gelişme için sektörel değişim ve dönüşümler gereklidir. Bununla birlikte, Gaziantep'te halı üreten bir şirketin yatırımlarını mikroçip üretimine kaydırmasını ya da Denizli'de emek yoğun yöntemlerle havlu üreten bir şirketin bir anda otomasyona geçmesini beklemek gerçekçi olmaz. Değişim ve dönüşümler zaman alan ve maliyetli süreçlerdir. Emek yoğun sektörlerdeki sermaye birikimini ve ihracat kapasitesini bir çırpıda harcarsak yüksek teknolojili sektörlere geçişi sağlıklı biçimde yönetemeyiz.

Bu noktada reel sektör, değişim ve dönüşümü kolaylaştırmak için neye ihtiyaç duyduğunu belirleyip gerçekçi politika önerileriyle devlete başvurmalı. Şirket kümelenmelerini ve ortaklıklarını özendirerek üretim ölçeği ve verimliliğin nasıl artırılabileceği, KOBİ'lerin yeşil ve dijital dönüşümleri kredi dışında hangi araçlarla finanse edilebileceği gibi başlıklar özelinde somut plan ve programlar üzerinden hesaplar yapılmalı.
Çin şoku gibi rekabet sorunlarını yalnızca biz yaşamıyoruz. Çin, üyesi olduğu ASEAN ülkelerine ticaret fazlasını yalnızca son bir yılda yüzde 45 artırmış. Financial Times'ta yer alan bir habere göre, Çin'le rekabet edemeyen Endonezya'da son üç yılda 60 tekstil fabrikası kapanmış. Çin şokuyla mücadelede uluslararası iş birliğine ihtiyaç var. O halde şirketlerimizin emek yoğun sektörlerde Pakistan, Endonezya ve Mısır gibi ülkelerle hangi iş birliği modellerini kurabileceğine de çalışmalıyız. Fabrikaları oraya taşımakla iş bitmiyor. Eylem planı oluşturmak ve ekonomi diplomasisini işletmek için reel sektörün önerilerini olgunlaştırıp devleti yönlendirmesi gerekiyor.
Dış şokların arttığı ve dönüşümlerin zorunlu hâle geldiği böyle dönemlerde kamunun üzerine önemli sorumluluklar düşüyor. IMF gibi, geçmişte devlet müdahalelerine mesafeli duran kurumlar bile bugün bu gerçeği kabul ediyor. Ancak kamuyu plansız, programsız ya da savurgan biçimde harekete geçirmek yerine, akıllı politikalarla bu misyonların yerine getirilmesi gerekiyor. Bu nedenle ekonomik aktörler, önce kendi hazırlıklarını sağlam yaparak, ayakları yere basan, yapıcı eylem ve politika önerileriyle kamunun kapısını çalmalılar.