Bir lideri ve siyasetini sürdürülebilir kılan hatta "devrimci" yapan, yaşananlardan ders çıkartarak kendini yenileme ve yoluna devam edebilme yeteneğidir. Bu açıdan Türkiye'nin başlattığı ezber bozan "Terörsüz Türkiye" hamlesi ve onunla yakından ilişkili Suriye'deki 8 Aralık devrimi bölgedeki siyasi odaklar açısından bir laboratuvar gibi oldu.
Kimin ders çıkardığı, kimin sınıfta kaldığı bir kez daha görüldü.
Bölgede bölünmüş Suriye isteyen güçler belliydi: Siyonist İsrail ve CENTCOM ABD'si. Trump ABD'si ise gelgitlere rağmen şimdilik değişimin yanında yer aldı.
Asıl değişimi okuyamayan ve siyonist İsrail'in kaos siyasetine odun taşıyan ise PKK-YPG çizgisi ve o çizginin siyasi uzantıları oldu. Bu yapı bir kez daha tarihin yanlış tarafında durdu. Destekçileri arasında da Türkiyeli bazı sol gruplar ile "Banyas Kasabı" Mihraç Ural ve Esadçı Bahoz Erdal var. Hem barış isteyeceksin hem de terörün en uç unsurlarıyla yan yana duracaksın. Olacak şey değil.
Oysa bu yapıları silahlı güç haline getiren başta ABD olmak üzere bütün küresel ve bölgesel güçlerin bölgedeki pozisyonu değişti.
PKK ve çevresi ise ne bu büyük sarsıntıyı gördü ne de terörsüz Türkiye gerçeğini doğru okudu. Daha vahimi, kurucu önderleri Öcalan'ın 27 Şubat açıklamasını da sadece sembolik olarak algıladı. Oysa hem bölge devletlerinin hem de devlet dışı örgütlerin yeni bir siyaset diline ve yeni bir "güven" ilişkisine ihtiyaçları vardı.
Başkan Erdoğan ve MHP lideri Devlet Bahçeli bu gerçeği gören ve ilk adım atan liderlerdi.
Suriye Cumhurbaşkanı Şara da 10 Mart ve 1 Nisan anlaşmalarıyla ve diğer azınlıklara yaklaşımıyla bu dönemi doğru okudu ve işaretini verdi. Ancak aradan geçen bir yıla rağmen PKK-YPG çizgisi bütün bu adımlar atılmamış gibi davrandı ve eski siyaset aklıyla entegrasyona değil savaşa hazırlandı. Önce Halep'in iki mahallesinde, sonra da Fırat'ın doğusunda direndi. Bedelini de genç Kürt çocukları ödedi. Bu siyasi körlükte sadece siyonist İsrail'in kışkırtması ya da PKK'lıların "sosyalist kanton" hayalinin etkisi yoktu, mevcut sivil siyasetçilerin de "hendek faciası"nda olduğu gibi ölçüsüz çıkışlarının etkisi vardı.
Halep'ten YPG güçlerinin çıkarılmasına kadar tıpkı Kobani günlerindeki gibi Ankara ve Şam yönetimine karşı kara bir "IŞİD"çi kampanya yürütüldü. Öyle ki, Batıcıları bile şaşırtan bir yaklaşımla Şara "terörist" ilan edildi, olası barışın zemini zehirlendi.
Barışa katkı sunması beklenen DEM Parti bile bu süreci körükledi. YPG'yi "Böyle düşmanlaştırıcı bir dille barış kurulmaz" diye uyarmadı. Dahası DEM Parti Eşbaşkanı Tuncer Bakırhan'dan Türkiye'nin beklentisine karşı çıkan, "pazarlık" kokan ve YPG'ye hak veren mesajlar geldi.
Bakırhan, "Öcalan'ın söyledikleri bölgede bütün PKK yapılarını bağlar" sözüne şöyle cevap veriyordu: "Yapılan 27 Şubat çağrısında bizim yaptığımız görüşmede, bu süreç bütün coğrafyadaki Kürtleri ilgilendiriyor diye bir şey çıkmadı."
DEM Partililerin bile düşmanlaştırıcı dil kullandığı bir zeminde Allah'tan Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed Şara sağduyuyu elden bırakmadı ve ezber bozan bir çıkış yaptı.
Yayınladığı kararnamede, Suriyeli Kürt vatandaşların Suriye halkının temel ve asli bir parçası olduğunu, Kürtçe'nin ulusal bir dil olarak kabul edilmesini, Kürt nüfusun yoğun olduğu bölgelerde eğitim kurumlarında öğretilmesine izin verildiğini ve Nevruz Bayramı'nın ulusal bayram ilan edilmesini dünyaya duyuruyordu.
Bu demokratik sonucu elde etmek için emperyalistlerin aparatı olmaya, en basiti silah kullanmaya gerek var mı?
Bir dönem sivil siyasete şans verilse inanın çok şey değişir.