Türkiye'nin en iyi haber sitesi

Bilgi Üniversitesi'nin Silahtarağa kampusundaki Santralİstanbul'daki 'İstanbul 1910-2010' sergisi, şehrin son 100 yılını ele alan, onu modernleşmenin kenti olarak tabaka tabaka açan bir çalışma

İstanbul'u Yahya Kemal'in şiirlerinde, Ahmet Rasim'in yazılarında (ki, başlı başına bir dünyadır ve mutlaka yeni baskılara ulaştırılmak, dikkatle okunmak, süzülmek gerekir), Preziossi'nin veya Ayvazovzki'nin görüntülerinde, Münir Nurettin'in şarkılarında, Selim İleri'nin kitaplarında izlemek bir zevktir. Her kentin kendisine özgü tarihi, dokusu, nitelikleri vardır. Adlarını andığım ve yanlarına daha nicelerini ekleyebileceğim yazarlar, şairler, ressamlar gibi sanatçılar içinde yaşadığı 'o' kenti irdeler, imgeleştirir ve yazar. Bir kentin tarihi aslında bu yapıtların, bu ürünlerin tarihidir. Paris en somut örnektir. Ben de birçokları gibi daha hiç görmeden Paris'i, taş taş, adım adım, karış karış tanıyordum, biliyordum. Çünkü o kenti sanatın içinden öğrenmiştim. Paris'e veya Roma'ya ya da Berlin'e giden bir meraklı yabancının o kenti yerlisinden daha fazla bildiğinden kuşku yoktur. Oysa biz herkesin hayran olmasına karşın bir İstanbul imgesi oluşturamamışızdır. Durum mesela Paris söz konusu olduğunda ne kadar da farklıdır. Nedeni Paris'in hiç değişmemesidir. Paris, Doisneau'nun, Cartier-Bresson'un, Atget'nin fotoğrafları sayesinde ikonik görüntülerle bütünleşmiş ve belleklere kazınmıştır. 19. yüzyılda mimar ve kent plancısı Houssman Paris'i yıkıp yeniden kurduktan sonra kent değişmemiştir. Dileyen dilediği yere gider, arar, bulur. Hatta, son zamanlarda Atget'nin, 100 yıl önce görüntülerini çektiği yapıların bugünkü halini yansıtan, aynı açıdan alınmış resimlerini içeren bir kitabı hayranlıkla, İstanbul'u düşünerek kıskançlıkla ve gıptayla izlemiştim. Nedir İstanbul? Bu kent neresidir? Bu soruların bir tek yanıtı yok. Bırakalım tek olmasını, bazı yanıtlara ulaşabilmek için bile çok sayıda çözümleme yapmak gerekiyor. Sonunda bir ülkenin belkemiği, merkezi veya kalbi olan bir kentten söz ediyoruz. Üstelik bu kentin binlerce yıl geriye giden bir tarihi var. Neolitik çağdan beri bir yerleşim alanı burası. Fikirtepe kazılarının sonuçları, bulguları ortada. Ama onlardan öte üç imparatorluğa başkent olmuş, Roma döneminde su yollarının, ticaret yollarının kesiştiği, kıtaların birbirine bağlandığı bir yerleşim alanı burası. Bizans'la Osmanlı'nın karışımı akıllara durgunluk verecek türdendir. Ama bu kadarı kimseye bir şey söylemiyor. Çünkü herkes modern İstanbul'u yaşıyor. Fakat İstanbul'da modernleşme nedir, ne zaman başlamıştır? Bu da bir başka muammadır. İstanbul, bir imparatorluk merkezi olarak daha Osmanlı döneminde modernleşmeyi dalga dalga kendi dışındaki merkezlere yayan ve elbette bazı diğer merkezlerden etkiler alan, toplayan bir kentti. İzmir ve Selanik! Bunlar İstanbul'un etkileştiği diğer kentlerdi. Osmanlı modernleşmesinin başladığı II. Mahmud dönemi önce İstanbul'da kent planındaki değişiklikleri getirdi. Cahit Kayra'nın çok güzel kitabı II. Mahmud'un İstanbul'u bu değişimi olanca somutluğuyla ortaya kor. Sonrasında da İstanbul her dönemde toplumsal, siyasal ve özellikle de ekonomik dönüşümlerin başkenti oldu. Apartman hayatı burada başladı. 'Alfrangalaşma' buranın bir özelliği oldu. 'Alaturka' gene İstanbul'la özdeşleşti.

TAŞ TAŞ ÜSTÜNDE BIRAKILMADI
Böyle bakınca Cumhuriyet'in İstanbul'u başlı başına bir maceradır. Kent çeşitli dönemlerde boydan boya yarılmış, yırtılmıştır. Yeni bulvarlar açılmış, kent dokusu yenilenmiş ama o arada da harap edilmiştir. Her zaman söylerim. Yenilikçi Cumhuriyet, İstanbul'a elini sürmemiştir de kendisini muhafazakâr olarak tanımlayan 'aktif modernleşme' yanlısı iktidarlar, İstanbul'da adeta taş üstünde taş bırakmamıştır. Öte yandan yoksulluk, ulusal sermaye yetersizliği ve şu andığım 'modernleşme' hareketleri kentin eski dokusunu erittikçe eritmiştir. Gene de nedir bu İstanbul, kimdir, hangi anlamlara gelir? Bu soruların yanıtı şimdi Bilgi Üniversitesi'nin Silahtarağa kampusundaki Santralİstanbul'da devam eden bir sergide aranabilir. Uzatmadan söylemek gerekirse Prof. İhsan Yılmaz'ın öncülüğünde, Günkut Akın, Burak Boysan, Sibel Bozdoğan, Murat Güvenç, Tansel Korkmaz, Eda Ünlü Yücesoy'un katkısıyla hazırlanan müthiş bir sergi bu. İstanbul'un son 100 yılını ele alan, onu modernleşmenin kenti olarak tabaka tabaka, kat kat açan bir çalışma bu büyük sergi. İstanbul modernleşmesinin bir yandan mimari, diğer yandan sosyal, bir başka taraftan kültürel ve hepsinden önemlisi siyasal düzenle nasıl iç içe geçtiğini, nasıl eklemlendiğini, bu değişimlerin nasıl İstanbul'a taşınıp ona eklendiğini adım adım, merhale merhale gösteriyor. Tarihsel kent dönüşümünün büyük toplumsal tarihle olan ilişkisi hem makro hem de mikro düzeylerde, çok kapsamlı dökümlerle ve belgelerle ortaya çıkarılmış durumda. Önümüzde bir kentin son 100 yıllık anatomisi var. Meydanların nasıl ortaya çıktığı ve geliştiği, büyük apartmanların nasıl inşa edildiği, toplu taşımın dinamikleri, nüfus hareketleri ve daha onlarca etken bu sergide ele alınıyor.

HİÇBİR ŞEY TESADÜF DEĞİL
Serginin bu 'genel' vurgulardan ibaret olduğu sanılmamalı. Oldukça teknik boyutları da var. Kent planlamacılığının kapsadığı tüm konu ve kavramlar, bir başlık olarak irdelenmiş. Bu nedenle de ulaşım hatları ve düğüm noktalarından makro kent dönüşümüne kadar birçok husus ayrı ayrı ele alınıyor. Bunların üst üste çakıştırılması sonucunda, hele bir de tarihsel gelişme dinamikleri, o dönemleri yansıtan mesela haritalarla birlikte ele alındığında bugün 15 milyonluk bir şehre nasıl ulaştığımız, bugün nasıl bir şehirde yaşadığımız bütün ayrıntısıyla ortaya çıkıyor. Gerçi ben uydu kentlerin nasıl oluştuğu ve tarihleri, güzergâhları hakkında daha fazla bilgi bulmak isterdim, ama sonuç olarak kent merkezini, yani İstanbul'u konu alan bir sergi bu. Bırakın daha ötesini sadece Taksim Meydanı'nın dönüşümünü izlemek bile yeter. Kısacası, hiçbir şeyin tesadüfi olmadığı, her şeyin bir bütünün tarihsel kıvrımları olarak ortaya çıktığı anlaşılıyor sergide.

ZOR VE ÇETİN BİR ŞEHİR
Kent, 1990 sonrası çalışmalarla bir bellek, bir kimlik, bir aidiyet alanı olarak tanımlandı. İstanbul bu olguların harmanlandığı bir şehir. Biz gündelik yazılarda İstanbul'u bir 'yokluğun' içinden ele alıyoruz. İstanbul'u sürekli olarak yitik romantizmin kenti olarak değerlendiriyoruz. Hiçbir anlamı yok bunun. İstanbul, kuşkusuz zor, kuşkusuz çetin, zorlu bir şehir. Ama İstanbul aynı zamanda o gerçeğin algılanmayı beklediği, somut, karmaşık, gerçeğin gerçeği bir şehir. Taş gibi bir varlık İstanbul. Serginin biraz sıkışık olduğunu, çok kuramsal olgularla daha 'popüler' konuların fazla iç içe geçtiğini, birbirini çiğnediğini kabul ediyorum. Aynı şey katalog için de geçerli. Herkesin kayıtsız koşulsuz edinmesi, okuması değil düpedüz 'çalışması' gereken bu katalog çok daha geniş, ferah basılmalıydı. Daha fazla yazıyla desteklenmeliydi. Ama bunlar o kadar önemli değil. Ortada bize bir kentin büyük dönüşümünü irdeleyen, bambaşka boyutlar kazandıran bir sergi var. Belirtmek istediğim son nokta ise bana göre hayati. Bu serginin geçici bir süre için hazırlanmış olması büyük bir kayıp. Santral'ı kutluyoruz. Ama bu serginin kalıcı bir hale getirilmesi, sürekli olarak güncellenmesi, daha da geliştirilip genişletilmesi ve bir kent müzesinin çekirdeği olması gerekir. Herkesin dilediği zaman erişebildiği bir çalışma özelliği kazanmalı. Eğer İstanbul, İstanbul olmayı sürdürecekse!

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu’na aittir. Kaynak gösterilse veya habere aktif link verilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir bölümü kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayın.
BİZE ULAŞIN