Türkiye'nin en iyi haber sitesi

Pazar yerlerinde bağırarak müşteri çekmek, müşteri kızıştırmak yasaklanıyormuş. Yasakçılara Montaigne'in "Keşke Paris'in zerzevat pazarında konuşulan Fransızcayla yazabilsem," sözünü hatırlatalım. Pazar yeri, dilin can damarıdır

Rönesans'ın en önemli yazarlarından biri ve deneme türünün kurucusu Montaigne'in "Keşke Paris'in zerzevat pazarında konuşulan Fransızcayla yazabilsem," sözü, semt pazarlarında bağırıp çağırmanın yasaklandığını televizyonda duyduğum an, zihnimi şimşek gibi yalayıp geçti. Galiba, yıllar yılı Sabahattin Eyüboğlu'nun her zaman yaptığı gibi kendine göre bir seçimle ve gene kendi uygun bulduğu kelimelerle hazırladığı Seçmeler'den okunan bu büyük yazarın bütün denemeleri, sanıyorum Türkçede yayımlandı. "Seçmeler yetmez mi?", diyenlere hemen bir yanıt vereyim, bendeniz, İngilizcedeki karşılığıyla 'completist'imdir, yani bir yazara bulaşmışsam, elimin altında bütün kitapları, bütün basılı yapıtı bulunsun isterim. Önemli olan şu: Montaigne, 16. yüzyılda Fransızcayı skolastik bir dilden çıkarmaya teşebbüs etmiş ve bunu biraz da Bordeaux Belediye Başkanı olmasının verdiği olanaklarla sağlamıştı. Halkın arasındaydı, onların diliyle yazıda kullanılan dil arasındaki farkı görüyordu. Bizde 'Aydınlanma' denilen 18. yüzyıl oluşumunun kökleri Rönesans'ta olduğundan ve Montaigne, o büyük hareketin ruhuna uygun bir biçimde yazılarını ilk defa 'ben' diyerek yazdığından, "Kitabımın konusu benim," diyerek çabasını tanımladığından, dilinin de 'ben' gerçeğine uygun olmasını istiyordu.

ATAÇ'IN DEVRİK TÜMCELERİ
Bu işin öncüsü bizde Ataç'tır. Onun eşsiz Türkçesinin berraklığı, bütün o öz Türkçe aşırılığına ve hatta saçmalığına karşın kimsede yoktur. Zaten üslup, sözcüklerle ilgili değildir. Sözün kendisidir, söyleniş biçimidir. Ataç'ın marifeti de o sözün duruluğunu sağlamasındaydı. Öztürkçeye bulaşmadığı çok eski yazılarında da aynı açıklığı görmek mümkündür. Ataçça diyebileceğim bu anlatımın gücünü görmek isteyenlere bir çevirisini, Alain Fournier'den yaptığı Adsız Köşk isimli romanın Türkçesini kanıt diye sunarım. Ben ondan daha fazla Laclos'dan çevirdiği Tehlikeli İlişkiler'i severim. Okuyanlar belki de hiç tanık olmadıkları, tanış hiç olmadıkları bir Türkçeyi görecektir. Bu başarıyı Ataç'a kullandığı devrik tümceler sağlıyordu. Şimdi Türkçede neredeyse hiç kullanılmayan devrik tümce sonuna doğru bütün yazısını örmüştü. Bu iddiasının nedeni o tümce yapısının konuşma diline yakınlığıydı. Konuşma dilinin tutkunuydu Ataç, tıpkı ustası Montaigne ve Gide gibi. İşin garip tarafı, bu tutkuya sahip olmayan büyük bir üslupçu yazar da tanımadım. Ahmet Rasim de, Refik Halit de aynı yoldan ilerler ve 'konuşur gibi yazma'yı bir erdem diye benimserler. Bir tek şeyi ekleyeyim buna: Konuşur gibi yazmak, konuşma dilini, konuşmanın kendisini yazıya geçirmek değildir. Bir kipi bir başka mecrada yeniden üretmektir. Bu girizgahı, lafı Montaigne'in iddiasına bağlamak için yaptım. Yerden göğe kadar haklıdır büyük usta. Sokakta, pazar yerinde, çarşıda, otobüste kullanılan, bir dilin deha seviyesine ulaştığı, tüm yaratıcılığını ortaya koyduğu halidir. Kabul edelim ki, dilin zenginliği, deyimler ve argolardır. Buluşlardır. Hepsi birbirinden tatsız olan internet sitelerinde, şu Ekşi Sözlük'te mesela, gerçekten çok ekşi bir dil kullanılıyor. Akıl alacak gibi değil; bazen bakıyorum, herkes birbirinin sözcüklerini ve üslubunu taklit ediyor: '...yapılası kişi', görülesi...' gibi bir Türkçe. Tamam, bir şey demedik de, bir tek Allahın kulu da farklı bir üslupla yazsın, yok, her ifade fabrikasyon, diğerinin aynı. Buna karşılık, gençlerin yayınladığı başka sitelerde, bilhassa mizah alanında, son derecede yaratıcı bir dil var. O, sokağa biraz daha yakın olmaktan kaynaklanıyor. Halbuki, Ekşi Sözlük, insanların alabildiğine kapandığı, sokağı içeri almaktan çok kendilerini sokağa çıkarmaya çalıştıkları bir ortam. Dolayısıyla da kısır.

RASİM DE ÇELEBİ DE SOKAĞIN DİLİNİ ARTARIR
Oysa Ahmet Rasim ya da Evliya Çelebi, örneğin, okununca, insan, eğer biraz dil bilinci varsa, zevkten erir. Bir kere her iki yazar da sokağın dil zenginliğini aktarır. Ne deyimlerdir onlar. Birisi 17. yüzyıl yazarıdır, diğeri 1865-1934 arasında yaşamış. O kadar sonra. Ama dil, dili üreten zihin, bütün o değişimine rağmen aynı; aynı canlılık, yaratıcılık ve hepsinden önemlisi mizah yükü. Geçenlerde bir arkadaşımla konuşuyordum, birisinin öldüğünü anlatmak için, "İmamın dört çekerine bindi," dedi. Ne Çelebi ve Rasim üstadımız 'dört çeker'li dönemde yaşadı. Onlarda bu deyim bulunmaz, ama işte dil, onların zevkinden kopuk değildir, sokakta. Pazar yeri bunun can damarıdır. Sadece bu maksatla, o bağırtıları, çağırtıları, kullanılan sözcükleri, dilin eğilip bükülüşünü izlemek için giderim pazara. Ne buluşlar, ne buluşlar... Şarkı söyleyenler mi istersiniz, bir başkasına cevap yetiştirenler mi, malını en garip, şaşırtıcı benzetmelerle tanımlayanlar mı, hatta gerçeküstü denebilecek bazı 'ünlemeler' mi?... Eşi menendi yoktur o Türkçenin. Ahmet Rasim de ha bire, vapura binen, alış veriş yapan insanların 'muhaverelerini' kağıda geçirmiştir ve çoğu yazısı sadece o kısa repliklerden oluşur, o küçücük sözcükler, sözcük kırıntıları yeter bir haleti ruhiyeyi, bir durumu anlatmaya. Şimdi pazar yerlerinde bağırarak müşteri çekmek, müşteri kızıştırmak yasaklanıyormuş. Eh, her cümleyi 'olmak' ve 'yapmak'la bitiren bir Türkçe dönemine yakışır. Kesilecek ses, Türkçenin sesidir.

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu’na aittir. Kaynak gösterilse veya habere aktif link verilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir bölümü kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayın.
SON DAKİKA