Türkiye'nin en iyi haber sitesi

Yaşananların ardından hayat başka bir düzeyde akmaya başladı. Ne geldi aklımıza ne başka bir şey. İrademi topladım ve bir şey yapmam gerektiğini düşündüm. ’da devam eden üç sergiyi gezdim

Bugünü günü ilan ettim. Yaşanan son toplumsal olayların ardından elbette hayat başka bir düzeyde akmaya başlamıştı. Ne sergi, ne başka bir şey. Oysa bugün irademi toplayıp artık biraz da başka bir şeyler yapmam gerektiğini düşündüm. 'da devam ettiğini bildiğim ama görmediğim sergileri ziyaret etmek istedim. Üç sergi gezdim. Birincisi, eski Bomonti Bira Bahçesi. Şimdi Alt Bomontiada diye anılıyor (galiba). Daha hazırlanırken gitmtim. Doğruya doğru hazırlanmış mimari plandan hiç haz etmedim. Demir doğrama cepheler oluşturulduğunda 'restorasyon' vs yerli yerine oturuyor mu? Nereye gitsem demir doğrama yapılar, cepheler, planlar görüyorum. Elbette yerini, anlamını ve işlevini yakalarsa hem zevkli hem de güzel. Ama burada olmamış. Bomonti'deki yapıların ruhunu kavradığını söylemek olanaksız. Hele bir büyük ve çok güzel cepheye tecavüz ettiği yerde büsbütün yanlış. Sergi mekanı da öyle. O giriş nedir Allah aşkına? Evlere şenlik. O basık tavan, o duvarları dönen kaplama. İşlenmemiş ve yamalı bohça gibi duran ayrıntılar. Kısacası bu mekan kullanılamamış. Bir sergi daha var, geçiyorum. Asıl Ahmet Öğüt'ün işleri ilgimi çekti. Üç yapıtı var sergide. Üçü de bence ilginç, ilk bakışta uyarıcı ama biraz düşününce iyi çözülemedikleri anlaşılan çalışmalar. Birincisi, Altı Aylık adını taşıyor ve son dönemde kapanan sanat mekanlarının tabelalarından oluşuyor. Kendi kendisini sorgulayan bir yapıt bu. Mekanların kapanması önemli. Fakat Öğüt bununla neyi belirlemek istiyor? Eleştirel bir pozisyon mu sergiliyor, eleştiriyorsa kimi eleştiriyor? Kapanan galerileri mi, onları yaşatamayan ortamı mı? Yoksa bu bizatihi güncel sanatı sorgulayan bir yapıt mıdır ve onun üstünden bir tür 'sanat tarihi' mi, daha doğrusu 'tarihselliği' mi oluşturuluyor? Diğer yapıt, Bakunin'in Barikatı adını taşıyor. Asıl dikkat çeken bu çalışma. Bakunin, gençliğimin elimden düşürmediğim yazarı, 1848 Devrimi'nde, elbette sosyalistlere, barikatlara sanat yapıtlarını yerleştirmelerini salık vermişti. Öğüt bu düşünceyi şimdi 'işlemiş'. Barikat ve üstünde bazı orijinal resimler var. Bu da uzun uzun sorgulanması gereken bir iş. Netice itibariyle kendi işlevinden yani Bakunin'in geliştirdiği bağlamdan soyutlanmış ama onu yeniden üreten bir çalışma. Neden? Bakunin sanat yapıtının gücünden söz ediyordu. Öğüt'ün yerleştirmesinde sanat yapıtının pozisyonunu anlamak çok zor. Hayli derme çatma, baştan savma bir tutumla o yapıtlar yerleştirmeye oturtulmuş ve daha çok da yapıtın güçsüzlüğünü vurguluyordu. Üçüncü iş ise bronz heykeller ve Güney Afrika'da köpeklere parçalatılan insanların heykelleri. Doğrusu bunların da gerek boyutları gerekse modlajları itibariyle pek öyle kendi kendilerini açıklayan, daha doğrusu kendi ötelerine geçerek izleyeni etkileyen yapıtlar olduğunu söylemek zor. Hatta bunları serginin en zayıf yapıtları olarak kaydettiğimi neden söylemeyeyim.

İSTANBUL'DA AĞIR BİR GÜN
Diğer sergi Arter'de devam eden Her Düşenin Kanadı Yoktur sergisi. Küratörlüğünü Selen Ansen yapmış. İç meseleleri bir yana zevkli bir sergi. Küratör sergilerinin belli bir sorunu elbette var. İşte bir başlık seçiliyor, onun hazırladığı çerçeve ve metin içinde sergi bir ön şartlanmayla geziliyor. Birden çok sanatçının ayrı ayrı yapıtları söz konusuysa, o yapıtların teker teker hem kendilerini o bağlama yerleştirmesi hem de sergiyi bütünlemesi bazen gerçekleşir bazen gerçekleşmez. Bu sergi onu başarmış. Başlıkla kurulan bağlam oluşmuş mu, sorusu bence fazla önemli değil; cevap aranıyorsa, hayır derim. Ama bu serginin bütünündeki 'dolgunluğu' ortadan kaldırmaz. Son zamanların en tutarlı, en oturmuş sergilerinden biri Arter sergisi. Üçüncü sergiyi ArtOn'da gördüm. ArtOn yeni yerine taşındı. Tünel'de. Orası bir gömlek mağazasıydı ve çok güzel bir yerdi. Şimdi de çok güzel bir galeri olmuş. Gene bir karma sergi vardı. Olgu Ülkenciler'in işlerini zaten biliyorum. Asıl Ahmet Çerkez'le Erman Özbaşaran'ın işlerini beğendim. Anladım ki, ben, malzemenin yerli yerinde kullanıldığı, kendisini taşıyan, ifade eden, kendi sınırlarını aşan, büyük yerleştirmeleri, 'oluşturmaları' seviyorum. Buna heykelin son hali demek de mümkün. Bugünün gerçekliğini asıl bu çalışmaların yansıttığını düşünüyorum. Olcay Kuş'un çalışmaları da kendi minimalizmleri içinde çok tutarlıydı. Boya ile, gazete ve fotoğrafa yapılan müdahaleler çok yerindeydi. İşte böyle bir gündü. Sıcaktı. İstanbul darbe kalkışması sonrasının ağırlığı içinde yüzüyordu. Ama sanat direniyordu!...

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu'na aittir. Kaynak gösterilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı özel izin alınmadan kullanılamaz.
Ancak alıntılanan köşe yazısı/haberin bir bölümü, alıntılanan habere aktif link verilerek kullanılabilir. Ayrıntılar için lütfen tıklayın.
YAZARA MAİL GÖNDER
BİZE ULAŞIN