Bizim şu modernleşme dediğimiz şey, Batılı kavramların Doğu coğrafyasına tercüme edilmesiyle şekillendi. Ancak bu tercümede "sağ" ve "sol" gibi kavramlar, Avrupa'daki köklerinden koparak Türkiye'ye özgü, odağını kaybetmiş parça pinçik bir kimliğe büründü...
***
Fransız Meclisinde kralın sağında oturanlar monarşiyi, solunda oturanlar değişimi savundu.
Avrupa Solu: Sosyalizmi ve kapitalizm eleştirisini temel aldı.
Avrupa Sağı: Burjuvaziyi, sermayeyi, kiliseyi ve kurulu düzeni korumayı amaçladı.
Türkiye Solu: Devlet eliyle "yukarıdan" modernleşmeyi ve İslamofobik bir "kısıtlayıcı laikliği" koruyan ecnebi hayranı aydınlar ve ketum devlet bürokrasisi ile özdeşleşti.
Türkiye Sağı: Devletçi elite karşı halkın dinini, muhafazakâr ve yerli değerlerini savunan bir defansif çizgiye oturdu.
Ayrım, ekonomi-politik bir saflaşmadan çok, "ilericilik-gericilik" veya "yerlilik-batıcılık" tartışmasına dönüştü.
1946 mühim bir kırılmaydı. Çevre ve Merkez çatışması yaşandı. İlk kapışma işçi ve sermaye arasında değil, devlet bürokrasisi (Merkez/CHP) ile çevre unsurları (Köylü, esnaf, muhafazakârlar/DP) arasında oldu.
Demokrat Parti ile birlikte Türkiye'de sağ, devletin oligarşik elitlerine karşı geniş halk kitlelerinin, dini hassasiyetlerin ve Anadolu sermayesinin sesi olarak formüle edildi.
CHP, Bülent Ecevit öncülüğünde halka inebilmek için kendini "Ortanın Solu" olarak tanımladı ama bu "halkçılık" vurgulu modernleşme projesi de fos çıktı.

1970'lerde kimlikler keskinleşmişti. Kutuplaşmanın ilk adımları atıldı. Soğuk Savaş ikliminde sol, resmî ideolojiden (CHP) ayrılma talebiyle anti-emperyalist, devrimci bir çizgiye kaymak isterken şiddete saptı... Sağ, bilerek abartılmış bir komünizm tehdidine karşı resmî ideolojiye yaklaşan "Milliyetçi-Mukaddesatçı" bir cepheye evirildi.
Bu dönemde sağ-sol ayrımı ekonomik bir tartışma olmaktan tamamen çıkıp; birinin diğerini "vatan haini" veya "gerici" olarak gördüğü bir hayatta kalma mücadelesine dönüştü.
12 Eylül 1980 Darbesiyle Türk-İslam Sentezi geldi...
Askeri darbe hem sağ hem de sol örgütleri tasfiye etti, ancak devlet eliyle sivil itirazların önünü kesmek için ideoloji güncellenmek istendi, Türk-İslam Sentezi ortaya atıldı.
Devlet, sağın yerli muhafazakâr unsurlarını bertaraf etmek için FETÖ meşrep bir dini ve kaba milliyetçiliği resmi söyleme entegre etti. 1980 sonrasında sağ, Turgut Özal (ANAP) ile hem serbest piyasayı hem de dindar değerleri birleştiren baskın bir güç haline gelirken, sol parçalandı ve tabanını büyük ölçüde kaybetti.
***
Türk düşünce dünyasının iki dev ismi, Cemil Meriç ve İdris Küçükömer bu macerayı analiz etmişlerdir.
1960'ların sonunda iktisatçı İdris Küçükömer, Düzenin Yabancılaşması adlı eseriyle Türk siyasi literatürüne sanki bir bomba atmıştı.
Küçükömer'in tezi tarihsel bir temele dayanır. Osmanlı'dan miras kalan güçlü bürokratik yapı (Bana göre aslen İttihatçıların zorlamacı Batıcı geleneği) Türkiye'de "sol" kimliğini temsil eden Cumhuriyet Seçkinlerini oluşturmuştur. Ancak bu kesim, halkın geleneklerine, göreneklerine yabancılaştığı ve statükoyu savunduğu için özünde "gerici" ve "sağ" karakterlidir.
Öte yandan, muhafazakâr ve dindar halk kitleleri (sağ olarak adlandırılanlar) devletin baskısına karşı sivil hakları ve değişimi savundukları için aslında Batılı anlamda "sol" yani "ilerici" bir işlev görmektedirler. Bu tersine bakış, Türkiye'nin demokratikleşememesinin nedenini devlet ile toplum arasında açılmış obruklarda, yarılmada, kopuklukta bulur, bulmuştur.
***
Küçükömer 'in sosyolojik analizine, Cemil Meriç daha çok kültürel bir terastan destek verdi. Meriç, Jurnal vd. eserlerinde İslam'ın özündeki "adalet" ve "dayanışmaya" dikkat çekti.
Meriç'e göre İslâmiyet, Mekke'deki (Cahiliye) adaletsiz ve putperest düzeni yıktığı için tarihin en büyük "devrimci" hareketidir. İslam'ın mülkiyet anlayışı, zekât ve infak gibi paylaşımcı mekanizmaları, onu ezilenlerin (mazlumların) yanında konumlandırır. Eğer "sol" kavramı halkın yanında olmak ve sömürüye başkaldırmak ise, Meriç'e göre gerçek bir Müslüman doğal olarak solcudur. Meriç, "sağ-sol" ayrımının Batı'nın dayattığı bir "deli gömleği" olduğunu savunarak, Müslüman kimliğini gerçek öznesine taşıdı...
Her iki düşünürün de buluştuğu nokta, temel problemin "Halk-Devlet" çatışması olduğudur. Küçükömer ve Meriç, yukarıdan dayatılan modernleşmenin toplumda bir "yabancılaşma" yarattığına inanır. Onların gözünde "ilericilik" bir ideolojik etiketle değil; halkın iradesine, sivil özgürlüklere ve toplumsal adalete ne kadar kıymet verildiğiyle isimlendirilir.
***
Bugün Türkiye'deki siyasi-kültürel yarılmayı anlamak için Küçükömer ve Meriç'in resmini çektiği manzaralar bence hâlâ yerli yerinde. "Sağ" ve "sol" kavramlarının Türkiye'deki durumunu anlamak, bu iki düşünürün yaptığı gözlemlere yeniden bakmaktan da geçmekte...
Bu yazının final sorusu ise şu:
Sivil Halk-Üstenci Devlet çatışması bitti mi? Bittiyse neden kutuplaşıyoruz?
Meraklısına
Kutuplaşma mevzusuna Kemal Tahir ve Attilâ İlhan üstünden devam etmek isterim...