Türkiye'nin en iyi haber sitesi

CEM SANCAR

Deli Velî

"Tibıtırcılar bir gece görünmez uçaklarla gelip beni kaçırdılar hacı baba. İleri teknolojiye sahip insanlar beyin okur ama çaktırmazlar. O teknoloji henüz halka açıklanmamıştır. Bana açıklandı. Ben en ileri zekâlıyım. Beni aldılar, tekno bir mâbede götürdüler. Kafama teller bağladılar filan ama adamların kuantum bilgisayarları patladı! Anlıyor musun?"

***

Anadolu Hisarının orada, asmaları yaprak dökmüş bir kahvehanede oturuyorduk. Kafasına balık ağlarından koca bir sarık sarmış, sakallı bir adamla denize bakıyorduk. Sarığından olta uçları sarkıyordu adamın. Havada bir "oltaya gelme" iklimi vardı.


"Çıkma" tabir edilen ve Bavyera köylülerinin giydiği çok cepli kahverengi bir ceketi vardı üstünde, ona bol gelmişti. Hani o Eminönü'nün arka sokaklarındaki bağış ceketlerinden. Avrupa'da yoksullara yardım diye toplanan eski giyecekler yıkanıp ütüleniyor ve ikinci el pazarında satılıyordu. Garip gureba takımı bunları bulur alırdı. Batının yardım sektörleri kurnaz tüccarlar açısından muazzam bir kazançtı. Bağış giysileri bir şekilde ihtiyaç sahiplerinin eline geçerdi sonuçta. Fakat arada birileri de hayır işlerinden zengin olurdu. Dünyanın düzeni buydu...


Öyle bir ceket vardı adamın üstünde. Berduşlardan gelen o koku yoktu fakat. Mis gibi sabun tütüyordu adam. Hatta dayanamamış birkaç kez koklamıştım ortamı. Acep yanılıyor muyum diye. Yok ondan geliyordu temizlik kokusu. Bol bir kargo pantolon vardı bacaklarında. Delik deşikti, deliklerinden yün içliğin (Ringo denirdi buna eskiden) kremi görünüyordu. Bir savaştan çıkmış gibiydi sanki. Ayaklarında tüylü mestler, üstüne kahverengi lastik.

***

Mestleri gördüğümde anneannemi hatırladım. Rahmetli bana bakarken, babam yine para göndermeyince almıştı bunlardan. Sevmiştim ben, sıcacıktı. Sonra Aksaray'ın ilkokul çocukları alay edince çıkarıp atmıştım. Demek ki o yılların çocukları sokak modasından çakmıyorlardı. Buraya mim koydum. Ergenlikte giydiğim yakasız gömlek ve de taktığım ahşap kolyeden dolayı bizim mahalledeki elemanların, "Biraz uzaktan yürü, millet bakıyor, utanıyoruz senden" demelerine bakarsan...


"Neuzibillah geceleri bir sürü hap yutturuyorlar, böyle gözüme kocaman gözlükler geçiriyorlardı. Bir anda başka bir dünyaya geçiyordum. Beyninde sinema oynuyor ama gerçek gibi. Ejderhalar, büyücüler, Allah affetsin keçi bacaklı cıbıldak kadınlar. Ama ne kadınlar, ödün patlar... Nefsi emmare bilir misin? Çay içsek mi? Tost var mı sende?"


Ocaktaki benzi sararmış adama iki çay, iki karışık tost söyledim. Benimki kepek ekmekli olsun diyecektim ama kendimi tuttum. Böyle sözler buralarda zibidilik makamı olarak anlaşılırdı, bilirdim.


"Osmanlı yenildi gavura, duydun mu?" dedi. "Evet" dedim, "zaman geçiyor..." "Mustafa Kemal Paşa da hakkın rahmetine kavuşmuş" dedi. "Öyle" dedim. İç çekti. "Ama Mevlâna Celaleddin Rumi ölmedi bak!"


İçimdeki mizahçı bir 'hadi ya?' çekecekti ama kendimi tuttum. "Ölmez" dedim "Şems de Yunus da ölmez." "Şems'i karıştırma o gizli bilgi. Sen tanıştın mı onunla?" Boş bulundum, "Kiminle?" diye sordum. "Yunusla!" "Yok" dedim. "Yetişemedim ben ona!" "Hım" diye başını salladı. "Ayıptır sorması ne iş yapıyorsun hacım? Tost var mı tost?"


Bir tost daha söyledim. Adam tost meraklısıydı.

***

"Yazarım" dedim. "Neyi yazarsın" dedi. "Kendimi yazarım" dedim. 'Seni gidi uyanık,' der gibi başını salladı, tebessüm ederek sakalını sıvazladı. Gülünce mavi gözlerini gördüm. "Ateşle bakalım bi'şeyler, zekât kabilinden..." Çıkarıp üç beş kuruş verdim. Bakmadan aldı, cebine koydu. Bir süre yan gözle beni süzdü, sonra piposunun külünü silkeledi. "Seni kaçırdıklarında, daha sonra ne oldu?" diye sordum dayanamayıp.


"Sonra, ol dedi kâinat oldu" dedi. "Kün demeden olmak ne mümkün?"
"Amerika'da diyorum!" "Ha Silikon Vadisi! Meğer bende Banal Gerçekliği deniyormuş adamlar." "Sanal demek istiyorsun!" Bu kez daha bir rahat güldü. Dişleri inci gibiydi. "Sen nasıl anlarsan artık," dedi ve sustu.

***

Çaylar tazelenmişti. Denize baktım. Diz Kapağı Kumsallarında çok çırpındım, derin sulara açılmalıyım, diye geçti aklımdan. Hafiften serin bir rüzgâr çıkmıştı, bahar bir geliyor bir gidiyordu. "Basınca dikkat et" dedi berduş neden sonra.


"Pardon, anlamadım?"


"Basınç diyorum, birden derinlere inersen pörtler gözlerin. Biliyorsun insanı iddiasından yakalar Hakk. Yakalanma. Al bunu da yanında bulunsun" diyerekten elinde beliren paslı bir anahtarı uzattı. "N'apıcam bunu ben usta" diye sordum. İşin iyice cılkı çıkmıştı. Adam içimden geçeni bilmişti! "Vakti zamanı gelince anlarsın" diye avucuma sıkıştırdı anahtarı. Mecburen aldım.


Anahtara baktım. Dişleri yoktu. Bir çilingir anahtarıydı. Her türlü kapıyı açardı. "Allahaısmarladık" deyip kalktığımda o sadece başını salladı.


Vapur iskelesinde bir kere daha yokladım. Meczubun verdiği anahtar has yün bir içlik kadar sıcaktı.


Elimi yaktı...

***


Meraklısına:
Her İnsan Bir Âyet kitabımdan aldım, üstüne yeniden yazdım

Sabah.com.tr Uygulamamızı İndirin

Uygulamalara Özel Ayrıcalıkları Keşfedin!
Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu’na aittir. Kaynak gösterilse veya habere aktif link verilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir bölümü kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayın.
SON DAKİKA