Türkiye'nin en iyi haber sitesi

Butik otele dönüşmüş tarihi bir İstanbul yalısıyla bir casus hikâyesini birleştirmek, tam da Batılı bir yönetmenin heves edeceği, 007'ye layık bir sinema eğlencesi. Hollandalı yönetmen Ben Verbong'un Takiye: Allah'ın Yolunda'sı, yıllaaar öncesine ait sinema anılarımıza götüren dublajının pekiştirdiği bir-iki egzotizm kırıntısı bir yana, buraya fazlasıyla ait bir başka fantezi, 'faizsiz saadet zinciri' hakkında (Yola Almanya'dan çıkan yardım dernekleri de akla geliyor tabii ister istemez). 'Büyük halk dolandırıcılıkları', genellikle Hollywood'un sahip çıktığı; ritm, heyecan ve seyirciyle dolaysız iletişim vaadi bol bir hikâye türü. En azından, ticari kalıplarla birlikte 'kamu yararı'nı gözetmeye talip. Diğer taraftan, "Çok tartışılacak," iddiasındaki herhangi bir yerli (veya bu durumda kısmen yerli) filmin sinema açısından kayda değdiğine rastlamak, kolay kolay kısmet olmayacak gibi görünüyor. Takiye, rollerine yakışan bir oyuncu kadrosuna (Erhan Emre, Özay Fecht, Rutkay Aziz, Fahriye Evcen, Ali Sürmeli) sahip olmakla birlikte, Hollywood kalıplarının Gerçek Kesit yapaylığıyla buluştuğu bir film. Dini sömürüye karşı halk eğitimine olası katkısını tahmin etmek zor, fakat her sinema yazarının ve 'tuhaf film koleksiyoncusu'nun Takiye'yi görmüş olmayı isteyeceğine eminim. Özellikle de, Numan karakteri için. Bu aralar sinemada epey bir sükse yapan Türk-Alman işbirliğinin (örneğin: Altın Ayı'lı ortak yapım Bal ya da hikâyesi 'Türklü', Tribeca ödüllü Alman yapımı Die Fremde) bu filmde vardığı nokta, Bfilm hissiyatına hiç de uzak değil. Numan, Almanya'da yaşayan ve kimilerine The Edukators ya da Der Baader Meinhof Komplex gibi meşhur Alman yapımlarından tanıdık gelecek, dublajcıyla 'ağız birliği'ne dahi başvurulmamış Hırvat oyuncu Stipe Erceg tarafından başarıyla, görüntü itibarıyla ise yabancılıktan kurtulmasına imkân olmayan biçimde canlandırılmakta. İşin içinde biraz komedi olsa, Babanın Evlatları (1977) gibi filmlerdeki sempatik enerjisiyle tanıdığımız İtalyan cambaz / aktör Robert Widmark'ın, gerçek adıyla Alberto Dell'Acqua'nın anısına bile uzanabiliriz. ('İtalyan Rıza'nın şimdilerde ne ettiğini ve zamanında buralara nasıl geldiğini merak edenler için: http://sinematik.blogspot.com/2007/08/ital yan-rza.html). Tabii filmdeki 'gurbetçi dolandırıcısı' şirketin adıyla -Jimpabirlikte Jet Fadıl; 'deneysel' takım elbisesi ve Hepsi Senin mi? eşliğinde kutladığı doğumgünüyle akıllardan çıkmayan Titan yöneticisi Kenan Şeranoğlu; hatta madem dini sömürüden bahis açıldı, Ali Kalkancı'ya dek, 90'ların diğer 'grotesk' ve 'skandal' figürlerini hatırlamak da mümkün. Sonbahar'ın yapımcılarından Kadir Sözen'in yazdığı filmi Mahsun Kırmızıgül çekmiş olsaydı, kimbilir nasıl bir 'tragedya' ve kaç dakikalık helikopter çekimleriyle karşılaşacaktık. Sözen ve Verbong ikilisi, az daha kontrollü bir duygusal ortamla yetinmişler. Takiye'nin Türklük ve Almanlık konusundaki ilginç karışımının resmini, galasında görmek mümkündü. İstanbul'un entelektüel ya da magazinel sosyetesine ait olmayan bir kalabalığa, asimetrik saç kesimli Almanlar eşlik ediyordu. Tıpkı filmlerinde bir Boğaz yalısını mekân tuttukları gibi, gala için de buralıların iyi bilip de aklından geçirmediği bir yeri, Beyoğlu'ndaki eski sinema salonlarından Atlas'ı tercih etmişlerdi. Galanın kokteyli, yürüyen merdiven kullanarak beyaz duvar kaplamalarına bakmak durumunda kalmadığınız, şehrin göbeğindeki bir sinema 'salon'unun kıymetini anımsamak için fırsat oldu. Öyle ki, kalabalığı fırsat bilen birkaç kişi, kuytu bir köşede sigaralarını yakıverdi. Duman bulutunun altında sohbet edilen, sütunlu sinema fuayeleri, bir an için hortlar gibi oldu.

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu’na aittir. Kaynak gösterilse veya habere aktif link verilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir bölümü kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayın.
SON DAKİKA