Türkiye'nin en iyi haber sitesi

ALİ OSMAN KARAOĞLU

Trump ve Uluslararası Düzenin Krizi

Uluslararası hukuk son dönemde gündemin ilk sıralarını işgal etmektedir. Zira ABD Başkanı Donald Trump'ın ortaya koyduğu fiili ve sözlü tavır küresel düzenin ve uluslararası hukukun geleceği hakkındaki endişeleri yeniden gün yüzüne çıkarmıştır. Geçtiğimiz günlerde ABD Başkanı Trump, Grönland ve Venezuela hamlelerinden sonra New York Times'a önemli bir röportaj vermiş ve uluslararası hukuka ihtiyacı olmadığını, kendi ahlaki değerleri ile bağlı olduğunu ve ABD'nin menfaatlerini öncelediğini ifade etmiştir. Trump uluslararası hukuku yok saymadığını ancak onun nasıl yorumlandığının daha önemli olduğunu vurgulamıştır. Bu konuşmanın üzerine önemli bir tartışma da Kanada Başbakanı Mark Carney tarafından dile getirilmiştir. Carney şu ifadeleri kullanmıştır: "On yıllar boyunca Kanada gibi ülkeler kurallara dayalı uluslararası düzen (rules-based international order) dediğimiz yapı içinde refah elde etti. Bu düzenin kurumlarına katıldık, ilkelerini övdük, öngörülebilirliğinden faydalandık. Ve bu sayede onun koruması altında değerlere dayalı dış politikalar izleyebildik. Ancak uluslararası kurallara dayalı düzen anlatısının kısmen gerçek dışı olduğunu biliyorduk. En güçlü olanların işlerine geldiğinde kendilerini bu kurallardan muaf tuttuklarını, ticaret kurallarının asimetrik biçimde uygulandığını, uluslararası hukukun ise suçlanan ya da mağdurun kimliğine bağlı olarak farklı bir şekilde işletildiğini biliyorduk. Bu kurgu işlevseldi. Amerikan hegemonyası; açık deniz yolları, istikrarlı bir finansal sistem, kolektif güvenlik ve uyuşmazlıkların çözümüne yönelik çerçevelerin desteklenmesi gibi kamusal yararların sağlanmasına yardımcı oluyordu. Bu nedenle vitrindeki tabelayı yerinde bıraktık. Ritüellere katıldık. Söylem ile gerçeklik arasındaki boşlukları büyük ölçüde dile getirmekten kaçındık. Bu pazarlık artık işlemiyor". Esasen Carney'in ifade ettiği hususlar uluslararası hukukta kadim bir tartışmayı yeniden gündeme getirmektedir: uluslararası düzen ve hegemonya ilişkisi.

Uluslararası Düzen ve Hegemonya

Küresel düzen içerisinde sıklıkla bir devletin hegemon haline gelmesi uluslararası ilişkiler açısından da "hegemonik istikrar teorisi" adlı bir yaklaşımın ortaya çıkmasına neden olmuştur. Buna göre uluslararası düzen kuralların bağlayıcılığından değil, kuralları ihlal edebilecek kadar güçlü ama genelde uymayı tercih eden bir aktörün varlığından beslenir. Daha açık ifadeyle tek bir hegemonun varlığı halinde küresel düzenin istikrarlı olma olasılığı yüksektir. Bu açıdan ABD'nin konumuna bakıldığında 20. yüzyılda ABD'nin istikrarlı bir biçimde tek hegemon haline gelişi gözlemlenebilmektedir. Uzun bir süre Monroe doktrinine yaslanan ABD, dış politikada Latin Amerika ile ilgilenerek Atlantik ötesini Avrupa'nın nüfuz alanı olarak görmüştür. Ancak 2. Dünya Savaşı'nın ardından İngiltere ve Fransa gibi sömürge imparatorluklarının çökmesi ABD'yi Batı'nın en büyük ve tartışmasız gücü haline getirmiştir. Bu anlamda 2. Dünya Savaşı sonrasında Avrupa ve Batı ülkeleri büyük oranda ABD'nin liderliği etrafında konumlanmıştır. Ancak Sovyet Rusya'nın varlığı uzun bir süre tek hegemon doktrinini ötelemiş ve Soğuk Savaş iki hegemon güç arasında bir bilek güreşine dönüşmüştür. Böylece ABD, Monroe Doktrinini terk ederek Ortadoğu'dan Güney Asya'ya, Afrika'dan Latin Amerika'ya varana kadar neredeyse Dünya'nın tüm bölgelerinde uluslararası siyasete dahil olmuştur. Bunun neticesi olarak iki hegemon güç arasında vekalet savaşlarından hibrit çatışmalara, karşılıklı nükleer tehditlerden ekonomik izolasyona varacak düzeyde bir Soğuk Savaş yaşanmıştır. Soğuk Savaşın yansımaları Latin Amerika'dan Kore'ye, Afganistan'dan Filistin'e kadar birçok coğrafyada açıkça gözlemlenebilmiştir. Bu durum Güvenlik Konseyinde veto yetkisi kullanımına ve hatta Soğuk Savaş döneminde üretilen uluslararası hukuk metinlerine dahi sirayet etmiştir. Bazı metinlerde Batı değerleri üstün tutulurken bazı metinlerde Sovyet Rusya'nın değerleri de kabul edilmiştir. Devletler arasında bir forum ve uyuşmazlık çözüm mekanizması olarak kurulan Birleşmiş Milletler de hegemonyanın zayıflamasını temin edememiştir. Uluslararası hukuk yapımında etkin rol oynayan BM her ne kadar dünya siyasetine önemli katkılarda bulunmuş ise de bu durum büyük hegemon güçlerin izin verdiği ölçüde mümkün olmuştur. 1991 yılında Sovyet Rusya'nın dağılması ABD'yi tek hegemon haline getirmiş ve artık tüm devletler en başta ABD'nin olaylar karşısında nasıl tavır takınacağına odaklanmıştır. Herhangi bir uluslararası krize ABD'nin müdahil olmasıyla olmaması arasında önemli bir fark oluşmaya başlamıştır.

Hegemonya'nın Geleceği ve ABD

ABD'nin tek hegemon olduğu yaklaşık 35 yıl boyunca ilk defa bir ABD başkanı Batı'nın öncülük ettiği birtakım değerleri ve küresel düzeni hedef almıştır. Her ne kadar Kanada Başbakanı'nın dediği gibi kural temelli uluslararası düzen fikri gerçek olmasa da ABD ve Avrupa uzun bir süre uluslararası hukuk, demokrasi ve insan hakları gibi değerleri evrenselleştirmekle uğraşmıştır. Gramsci'nin deyimiyle bu süreç bir yandan "zor kullanımı" diğer yandan da "rızanın üretilmesi" yoluyla gerçekleştirilmiştir. Bu anlamda hegemonya birtakım kavramların ardına gizlenmeye çalışmış ve böylece hukuken ifşa olmaktan kurtulabilmiştir. Ancak ABD Başkanı Trump'ın "uluslararası hukuka uyarım ancak nasıl uyacağıma ben karar veririm" tavrı Schmittçi anlamda hegemonun kendini açıkça ifşa etmesidir. Bu ifşanın Trump'ın şahsi fikirlerinden kaynaklandığını ifade etmek yüzeysel bir okuma olacaktır. Aksine bu yeni tavrın iki önemli nedeni söz konusudur: 1) ABD açısından Batı dünyası yararına hukuk, düzen ve güvenlik üretmek artık çok maliyetli. Nitekim Başkan Trump çeşitli konuşmalarında artık Avrupa'yı korumak zorunda olmadıklarını ve Avrupa'nın kendi güvenlik maliyetini üstlenmesi gerektiğini ifade etmiştir. Hatta Ukrayna'ya olan ABD desteğini gündemin arka sıralarına itmeyi başarmıştır. Bunun üzerine Avrupa'da yeni güvenlik mimarileri tasarlanmaya başlanmıştır. Esasen Trump bu tavrı ilk Başkanlık döneminde de göstermiş ancak bu kadar etkin olamamıştır. İkinci dönemde bu tavrın etkili sonuçlar doğurmasının ardında ulusal çıkarların ve lider kültünün yeniden yükseldiği bir dönemin yaşanmasının katkısı gözden kaçırılmamalıdır. ABD'nin kendi iç dinamikleri ve ekonomik ihtiyaçları halkı dışarıdan ziyade içeriye odaklanmayı vaad eden bir siyaseti tercih etmeye yöneltmiştir. Ancak ilginç bir şekilde Trump vaad ettiği "savaşları bitireceğim" yaklaşımına iki istisna getirmiştir: birincisi İsrail'e desteğini sürdürmüştür, ikincisi ise Venezuela'ya müdahale ederek Maduro devrini bitirmiştir. Elbette bu örnekler "ABD'nin çıkarlarının öncelenmesi politikasının yansımalarıdır. Yukarıda da bahsedildiği üzere Trump yönetimi ABD'nin çıkarlarını uluslararası hukuka üstün tutmaktadır. 2) Çin'in yükselişi ve birçok noktada ABD'ye rakip olarak görülmeye başlanması ABD'nin tek hegemon olduğu fikrini yeniden kabul ettirmek için yeni bir süreç işletmesine neden olmuştur. Zira ABD'ye göre Çin herhangi bir küresel değerler sistemi ya da kural temelli düzen fikri teklif etmezken ABD'nin bu konularda ısrarcı olması ABD'yi zayıflatacaktır. Bu nedenledir ki Trump her meselede ABD'nin çıkarlarını öncelemekte, bu uğurda uluslararası hukuk ya da insan hakları gibi birtakım kavramları göz ardı etmeyi göze almaktadır. Trump yönetimine göre ABD, dünyanın çeşitli bölgelerinde birtakım düzensizlikleri "ıslah ederken" ve bunun için ciddi bedeller öderken diğer Batı devletleri sadece bu hegemonyanın konforunu yaşamaktadır. Üstelik ABD bunlarla uğraşırken Çin yükselmeye devam etmiştir. Daha açık ifadeyle Çin kendini unutturmayı başarmıştır. Ancak yeni düzende ABD için Çin gündemin birinci konusudur. Trump yönetimine göre ABD tek hegemon olmayı sürdürmeli ve yeniden ikinci bir hegemonik gücün ortaya çıkmaması için elinden geleni yapmalıdır. Bu anlamda Trump yönetimi bir yandan küreselciliğe karşı çıkarken diğer yandan hegemonyayı tahkim etmeye devam etmektedir.

Elbette Trump yönetiminin tavrını anlamak için daha birçok parametreye bakmak gerekir. Ancak görünen odur ki yakın gelecekte Trump yönetiminin "savaşları bitireceğim" tavrından vazgeçip "benim savaşlarım haricindeki savaşları bitireceğim" yaklaşımını benimsemesi şaşırtıcı olmayacaktır.

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu’na aittir. Kaynak gösterilse veya habere aktif link verilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir bölümü kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayın.