Dünya enerji piyasalarının yalnızca arz ve talep dengesiyle okunmasının hatalı olduğu bir dönemden geçiyor. Bugün Hürmüz Boğazı'nda ve daha geniş anlamda Körfez'de karşı karşıya olduğumuz tablo, tanker trafiğinin çok ötesinde, daha büyük bir mücadelenin bir parçası. Deniz yollarını kimin kontrol edeceği, yaptırımların kim üzerinde ne ölçüde etkili olacağı ve enerji ticaretinin hangi finansal ve siyasi çerçeve içinde işleyeceği yeniden belirleniyor. Bu nedenle Körfez'de son dönemde yaşananlar Orta Doğu'daki bir güvenlik krizinden çok daha fazlasını ifade ediyor. Aynı zamanda bölgesel enerji jeopolitiğinin hangi aktörler lehine yeniden şekilleneceğini de ortaya koyuyor. Bu yeni tabloda Türkiye; geniş alt yapısı, çeşitlendirilmiş enerji arzı ve kriz anlarında esneklik üretebilen sistemi sayesinde öne çıkan ülkelerden biri haline geliyor.
Türkiye'yi farklı kılan temel faktör enerji güvenliğini tek bir hatta ya da tek bir tedarikçiye dayandırmıyor olması. Doğalgazda farklı ülkelerden boru gazı, yeniden gazlaştırma alt yapısı ile çok sayıdaki ihracatçıdan LNG, depolama kapasitesi ve güçlü iletim sisteminin birlikte yer aldığı bir yapı söz konusu. Petrolde de benzer biçimde farklı kaynak ve güzergahlarla desteklenen esnek bir sistem bulunuyor. Bu nedenle bölgesel krizler karşısında Türkiye'nin kırılganlığı birçok ithalatçı ülkeye göre daha sınırlı kalıyor. Nitekim İran Savaşı sürecinde Türkiye'nin arz güvenliğinde doğrudan bir sorun yaşanmaması tesadüf değil. Bu tablo 20 yılı aşkın süredir inşa edilen çeşitlendirme kapasitesinin ve alt yapı yatırımlarının bir sonucu.
Ancak Türkiye'yi önemli kılan sahip olduğu bu altyapının yalnızca iç piyasayı besleyen bir sistem olmaması. Asıl önemli olan bu yapının bölgesel enerji akışları açısından Türkiye'yi daha stratejik bir konuma taşıması. Körfez'de savaşın ana ihracat güzergahlarını işlemez hale getirmesi sonrasında Irak'ın Türkiye üzerinden 250 bin varil/gün'e varan petrol sevkiyatını yeniden gündemine alması bu açıdan son derece dikkat çekici. Çünkü enerji jeopolitiğinde ağırlık artık yalnızca üretici ya da ihracatçı olmaktan değil, başka ülkeler için alternatif oluşturabilmekten, tıkandığı anda devreye girebilecek bir güzergah sunabilmekten de geçiyor. Hürmüz'de ve Körfez'de risk yükseldikçe Türkiye'nin bu niteliği daha görünür hale geliyor.
Aslında bugün bölgede yaşanan tam da bu. Enerji denkleminde rekabet artık sadece rezerv büyüklüğü ya da üretim kapasitesi üzerinden şekillenmiyor. Asıl belirleyici olan, bu kaynakların hangi alt yapılar üzerinden, hangi güvenlik koşulları altında ve ne kadar sürdürülebilir biçimde piyasaya taşınabildiği. Körfez'de hedef alınan terminaller, zarar gören boru hatları, üretim ve işleme tesislerinde yaşanan aksaklıklar enerji güvenliğinin artık sadece kaynağa erişim meselesi olmadığını açık biçimde gösterdi. Bugün avantajlı olan aktör daha fazla kaynağa sahip olan değil; elindeki akışı kriz anlarında da sürdürebilen aktör.
Bu noktada İsrail açısından bölgede yeni bir rekabet alanı oluşuyor. Tel Aviv, Doğu Akdeniz'de keşfedilen hidrokarbon kaynakları üzerinden şekillenen enerji denkleminde kendisine merkezi bir rol üretmeye çalışıyor. ABD merkezli hidrokarbon şirketlerinin desteğiyle açık deniz gaz üretimini geliştiren İsrail, iç piyasa talebinin görece sınırlı kalmasının da etkisiyle bu üretimi ihracata yönlendirebildi. Böylece enerji İsrail açısından yalnızca ekonomik değil aynı zamanda siyasi ve jeopolitik ağırlık üretme aracı haline geldi. Bu çerçevede Tel Aviv, Doğu Akdeniz gazı üzerinden kendi rolünü büyütmek, enerji güzergahları ve bölgesel ortaklıklar üzerinden daha merkezi bir konum elde etmek istiyor.
Ancak ABD ile birlikte başlattığı savaş bu planın sınırlarını görünür hale getirdi. Güvenlik riski yüksek bir coğrafyada açık deniz üretimine dayalı bir enerji stratejisi kriz anlarında kırılgan hale geliyor. Leviathan sahasının savaş nedeniyle devre dışı kalması, ardından yeniden açılması ve Energean tarafında yeni yatırımlar ile operasyon takviminin güvenlik gerekçeleriyle baskı altına girmesi bu kırılganlığın en açık örnekleri. Bu da İsrail'in bölgesel enerji arzında merkez ülke olma hedefini zayıflatıyor. Başka bir ifadeyle, Körfez'deki diğer ülkelere benzer şekilde, kaynak sahibi olmak tek başına yetmiyor, o kaynağı o kaynağı hangi koşullarda, ne kadar süreklilikle ve ne kadar düşük riskle piyasaya sunabildiğiniz de belirleyici hale geliyor.
Tam da bu nedenle mevcut tabloda Türkiye daha farklı bir yerde duruyor. Türkiye'yi öne çıkaran unsur yalnızca coğrafi konumu değil; boru hatları, LNG kapasitesi, depolama imkanları ve güçlü iletim alt yapısı ile daha esnek bir enerji sistemi kurmuş olması. Bölgesel krizlerin arttığı bir dönemde böylesi çeşitlendirilmiş bir yapı Türkiye'yi sadece kendi arz güvenliğini koruyabilen bir ülke değil, aynı zamanda başkaları için de daha güvenilir bir enerji güzergahı ve daha işlevsel bir enerji merkezi haline getiriyor. Bu yeni dönemde transit olmak da tek başına yeterli değil; aynı zamanda çok kaynaklı, ikame üretebilen ve kriz dönemlerinde de çalışmaya devam edebilen bir enerji mimarisine sahip olmak gerekiyor. Türkiye'nin farkı tam da burada ortaya çıkıyor.
Burada dikkat çekici olan bir diğer unsur da bölgedeki birçok aktörün enerji jeopolitiğinde daha merkezi bir rol üstlenmek istemesi. Ancak krizler bu iddiaların hangisinin yapısal zemine sahip olduğunu test ediyor. İsrail üretim üzerinden, Körfez ülkeleri ihracat kapasitesi üzerinden, Avrupa ise yeni tedarik arayışı üzerinden denkleme müdahil olmaya çalışıyor. Türkiye ise bu tablo içinde hem tüketici hem transit ülke hem de giderek daha fazla bölgesel merkez işlevi görebilen çok katmanlı bir konumda yer alıyor. Bu da Ankara'nın elini yalnızca fiziksel enerji güvenliği açısından değil, enerji diplomasisi ve bölgesel pazarlık gücü açısından da güçlendiriyor.
Sonuç olarak Hürmüz'de ve Körfez'de yaşananlar Türkiye açısından yalnızca dışarıda gelişen bir enerji krizini ifade etmiyor. Aynı zamanda bölgesel enerji haritasının yeniden şekillendiği bir döneme işaret ediyor. İsrail kendi üretimi ve Doğu Akdeniz merkezli enerji vizyonu üzerinden daha merkezi bir rol arayışında olsa da son savaş bu modelin kırılganlığını görünür hale getirdi. Türkiye ise çeşitlendirilmiş arz yapısı, güçlü alt yapısı ve alternatif oluşturabilen enerji sistemiyle daha dayanıklı bir çerçeve sunuyor. Önümüzdeki dönemde enerji denkleminde öne çıkacak aktör en fazla kaynağa sahip olan değil; o kaynağı en güvenli, en esnek ve en sürdürülebilir biçimde dolaşıma sokabilen aktör olacak. Bugünkü tablo da Türkiye'nin bu yarışta elini güçlendirdiğini net bir şekilde gösteriyor.