28 Şubat 2026'da patlak veren ve kısa sürede modern savaşın en sofistike örneği haline gelen ABD/İsrail-İran çatışması, yapay zekânın (YZ) yalnızca bir araç olmaktan çıkıp savaşın özüne dönüştüğü bir dönüm noktası halini aldı. YZ'nin bireysel ve toplumsal düzeyde yarattığı tehditler savaşla birlikte jeopolitik arenaya sıçramış durumda. Bu savaş, Silikon Vadisi'nin dev teknoloji şirketlerinin devletlerle iç içe geçtiği, veri akışlarının kader belirlediği ve algoritmik hakimiyetin sert güçle birleştiği bir laboratuvar halini aldı.
Teknoloji, tarih boyunca askeri kaynaklarla gelişmiş ya da askeri gerekçelerle geliştirilmiş olsa da içinde bulunduğumuz dönem başka bir dönüşüme şahitlik ediyor. Daha önce yaşanan süreçler aslında bugün Çin örneğinde gördüğümüzün bir benzeriydi. Yani devlet destekli teknolojik gelişim. Ancak Silikon Vadisi örneğinde iki uçlu bir gelişim çizgisi görüyoruz. Bir yandan desteklerle şirketler gelişiyor olsa da yeri geldiğinde şirketlerin devletlere 'kafa tuttuğu' örnekleri de görüyoruz. Ancak II. Trump döneminde teknoloji şirketleriyle ABD devleti arasında resmi bir uzlaşı sağlandığı ve çift taraflı kazanım üzerinden entegrasyonun arttığını görüyoruz.
İşte savaşın ilk günlerinden itibaren yaşananlar da bu entegrasyonun askeri yansımalarını gözler önüne sürüyor. Savaş süresince ABD ve İsrail'in operasyonları, Palantir'in ve Anthropic'in organizasyonunda binlerce hedefi vurdu. OpenAI, Google, Microsoft, Nvidia ve Oracle'ın bulut altyapıları, uydu görüntülerinden sosyal medya verilerine kadar her veriyi gerçek zamanlı işleyerek algoritmik bir hiper hıza taşıdı. Şecere-i Tayyibe İlkokulu saldırısı, algoritmik vahşetin en trajik örneği. Hatalı veri setleri nedeniyle 160'tan fazla kız çocuğu hayatını kaybetti. Görüldüğü üzere'Güya' "İnsan döngüde" ilkesi, 20 saniyelik onay süreleri vicdani ve hukuki denetimi imkânsız kılıyor. Algoritmik hakimiyet çarpık bir şekilde tezahür ediyor. Sistemler, geliştiricilerin önyargılarını veya veri setlerindeki eğilimleri yansıtarak "dijital aynalar" gibi davranıyor. Sosyal medya şirketlerinde yaşanan krizler, savaş söz konusu olduğunda çok büyük insani maliyetler üretiyor ve savaşta bu hakimiyet sivil kayıpları meşrulaştıran bir araç haline geliyor. Bu açıdan CENTCOM'dan gelen şirket ve devlet iş birliğine dair resmi itiraf, teknoloji geliştirenler için bir utanç vesikası aslında.
Savaş içerisinde yaşanan bu süreç bize yeni döneme dair değişimi de açıklıyor. İçinde olduğumuz dönemde Soğuk Savaş'ın donanım odaklı paradigmasından yazılım ve veri egemenliğine geçiş tamamlanıyor. Bu dönemde teknoloji şirketleri artık yalnızca lojistik tedarikçi de değil, stratejik karar ortağı. Bu dönüşüm, dijital özerkliğin devlet düzeyinde de erozyona uğradığını gösteriyor. Daha önce bireysel mahremiyet bağlamında ele aldığım dijital özerklik, bir kez daha ulusal egemenlik meselesine evriliyor. Kendi veri merkezlerine, bulut altyapısına ve algoritmik kapasitesine hakim olamayan devletlerin, küresel servis sağlayıcılara bağımlı kalarak dijital özerkliğini fiilen kaybettiğini görüyoruz.
İran'ın, 40 yıllık ambargolara rağmen sokak kameralarından sızmalara maruz kalması, bu bağımlılığın somut sonucu. İran medyasının Amazon, Microsoft, Google, Palantir, Nvidia ve Oracle'ın Orta Doğu'daki varlıklarını "meşru hedef" ilan etmesi, hibrit savaşta teknoloji devlerinin rolünü gösteren bir diğer örnek. Veri egemenliği, artık fiziksel sınırların ötesinde bir "dijital vatan" savunması gerektiriyor. Ancak bu teknolojik üstünlük, ağır etik ve insani maliyetler de taşıyor.
Savaşın bir diğer boyutu yine toplumsal değerlere ya da toplumsal bütüne dair. Her iki taraf da savaştaki hakimiyetin söylemsel ve toplumsal üstünlükle ilişkili olduğunu bildiğinden bu yönde çabalar yürütüyor. Geçmişte uçaktan atılan bildirilerin yerini, bugün üretken YZ ile oluşturulmuş derin sahtelikler (deepface) almış durumda. Dolayısıyla bu savaşın hakikat cephesi ise mahremiyet erozyonunun kitlesel ölçeğe taşındığı alan. Üretken YZ, sahte videolar ve otonom bot ağlarıyla sentetik gerçeklikler üretiliyor. Sahte profiller, yanan gökdelenler ya da sahte isyanlar gibi manipülatif içerikler dört bir yana saçılmış durumda. Post-truth çağında YZ, bireylerin mahremiyetini erozyona uğratarak birey özgürlükleri kadar toplumsal gerçekliği de zedeliyor. Tabi bu üretim süreçlerinde de şirketler aktif alan edinmiş durumda.
Peki geldiğimiz noktada şirketlerin bu yaptıklarının karşılığı ne olacak? Dâhil oldukları eylemlerin "silahlı saldırı" sayılıp sayılmayacağı belirsiz. Atfedilemezlik ve hesap verebilirlikten uzak bir biçimde savaşın içerisinde yer alıyorlar. Teknoloji şirketlerinin ticari gerekçeler arkasına saklanması, mühendislerini savaş suçlusu olmaktan koruyacak mı örneğin? İnsani zararlar, bir devlete verilen zararlar, toplumlar verilen zararlar öylece görmezden gelinebilecek hasarlar mı?
Dolayısıyla daha önceki yazılarda da teknoloji gelişim süreçleri için önemini vurguladığımız mahremiyet odaklı tasarım, veri minimizasyonu ve açıklanabilirlik prensipleri savaşta da uygulanmalı. AB'nin GDPR ve YZ Yasası gibi düzenlemeler savaşlar için de model olabilirdi belki, ancak dinamik tehditler karşısında hukukun teknoloji gelişimini takip edemediğini izliyoruz. Zaten Trump'ın şirketlere yönelik yaptırımları ticari yaptırımlarla karşılaması da AB hukukunu bir yerde işlevsiz bırakmış durumda. Görüyoruz ki, insan odaklı bir dijital dönüşüm olmadan, YZ'nin vaat ettiği değil, inkar ettiği distopyalar gerçek olacak.
İşte bu nedenle ABD/İsrail-İran savaşı önemli bir dönüm noktası. Çünkü bu savaş, YZ'nin bireysel mahremiyet erozyonundan ulusal dijital özerklik kaybına, oradan algoritmik hakimiyet mücadelesine uzanan bir zincir olduğunu kanıtladı. Verinin egemenliği, algoritmaların doğruluğu ve dijital omurganın dayanıklılığı devletler için gittikçe daha çok önem kazanıyor. Bu çatışma, insanlığı "algoritmik vahşet" ile "teknolojik üstünlük" arasında kritik bir eşiğe getirdi. Türkiye için her daim vurguladığımız özerk YZ ekosistemi, veri egemenliği ve etik çerçeve artık çok daha açık bir hedef olmalı. Dijital özerkliği güçlendirmek, mahremiyet erozyonunu durdurmak ve milli menfaatleri önceleyen algoritmik hakimiyet kurmak, artık ulusal güvenlik meselesi.