27 Mayıs 1960, modern Türkiye Cumhuriyeti'nin ve henüz kurumsallaşmamış çok partili demokrasisinin karşılaştığı ilk askeri müdahaleydi. Ordu içerisinde bir cunta hareketi olarak gerçekleştirilen bu darbenin Türk siyasi hayatına etkileri uzun yıllar devam etti. Cunta tarafından başvurulan yol ve yöntemler daha sonraki darbeciler tarafından da benimsendi ve onlar için bir rehber oldu. Dolayısıyla 27 Mayıs Darbesi bu süreçte kurucu bir misyon üstlendi. Bu kurucu misyon sadece darbe sırasında izlenen yol ve yöntemlerle sınırlı kalmadı. Sonrasında ihdas edilen Anayasa Mahkemesi ve MGK gibi kurumlar askeri vesayetin kurumsallaşmasında etkili oldu. Sivil siyaset kendine alan açmaya çalıştığında hem ordu hem de bu kurumlar tarafından sisteme müdahale edilerek iktidar alanı yeniden tanımlandı.
Millet iradesine vurulan bu ilk darbe sonrasında cunta yönetimi eylemlerini meşrulaştırmak için aydınlar ve basından oluşan bir koalisyonla beraber hareket etmiştir. Bu birliktelik Türk siyasetinde uzun yıllar sürecek sorunların tohumlarını atmıştır. Ordu'nun kendi içsel dinamiklerine verdiği zarardan üniversitelere, medyaya ve hukuk kurumuna verdiği zararlara kadar hemen hemen her alanda birçok sorun alanından bahsetmek mümkündür. Ancak bunlar arasında darbenin demokrasiye ve sivil siyasete verdiği zararların çok daha derin yaralar açtığını ifade edebiliriz.
27 Mayıs'ın Demokrasiye ve Siyasete Etkileri
27 Mayıs'ın en büyük etkilerinden biri demokrasilerin en önemli kurumları arasında yer alan seçimlere, bir nevi demokrasinin özüne veya başka bir ifadeyle milli iradeye verdiği zarar olmuştur. İktidarların seçimle iş başına gelme ve seçimle görevden ayrılma prosedürü olarak demokratik hayatın en temel işleyişi darbe ile bozulmuştur. Milli iradenin veya egemenliğin kaynağını halk yerine ordu almıştır. Ordu kendine yüklediği tarihsel misyon anlayışıyla beğenmediği iktidara müdahale etme yetkisini kendinde bulmuştur. Bu durum sonraki yıllarda askerlerin zihninde siyasete müdahaleyi meşrulaştıran anti demokratik bir bilinç geliştirmiştir.
Zamanla sadece askerler değil, bazı sivil aktörler de anti demokratik araçlarla siyasete müdahaleyi meşru bir hak olarak görmüştür. Böylece demokratik sistem içerisinde çözülmesi gereken sorunlara, dışsal müdahaleler giderek normalleşmiştir. Nitekim bu anlayış Türkiye'de uzun yıllar demokrasinin kurumsallaşmasının önündeki en önemli engellerden biri olmuştur. Turgut Özal, Necmettin Erbakan ve Recep Tayyip Erdoğan gibi siyasal aktörler milli iradeyi merkeze alan söylem ve eylemleri ile bu sakıt ve sorunlu bilinçle mücadele etmek zorunda kalmıştır. Nitekim vesayetçi zihnin izlerinin bugün dahi sürdüğünü söylemek mümkündür.
27 Mayıs'ın bir diğer etkisi siyasetçiler üzerinden siyaset kurumuna yönelik olmuştur. Bir taraftan aydınlar diğer yandan basın bu süreçte ordunun koalisyon ortakları olarak darbeye meşruluk kazandırmak ve sivil siyaseti mahkum etmek için harekete geçmiştir. Darbenin hemen ertesinde sürecin hukuki altyapısını hazırlamak için profesörler çağrılmıştır. Bu profesörler de tüm sorunların kaynağı olarak DP'lileri göstermiştir. Üstelik hızını alamayanlar şiddetin tırmandırılmasını ve tüm DP'lilerin tutuklanarak yargılanması gerektiğini ifade etmiştir. Böylece baskının daha da artmasının fikri alt yapısını da hazırlamışlardı. Nitekim bu baskı kısa süre sonra Türk demokrasisinde kara bir leke olarak anılacak hadiselerin yaşanmasını beraberinde getirdi. Başbakan Adnan Menderes, Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu ve Maliye Bakanı Hasan Polatkan'ın idamları ve İçişleri bakanı Namık Gedik'in ölümü ile sonuçlanan tutuklamalar ve yargılamalar siyasi hafızamızda unutulmayacak bir yer edindi.
Darbeyi meşrulaştırmak ve DP'lilerin itibarsızlaştırılması için basın yayın araçları yaygın bir şekilde kullanılmıştır. Daha darbenin ilk gününden itibaren DP'lilerin yurtdışına kaçarken (altın yüklü uçaklarla) yakalandıkları tezviratı yayılmıştı. Tutuklamalar ve yargılamalar sırasında milletvekillerine "güruh", "sabıklar", "düşükler", "kocabaş" gibi aşağılayıcı sıfatlar kullanılmıştı. Menderes'in ve Bayar'ın sözde yolsuzlukları ve özellikle onları aşağılamak için gündeme alınmış "bebek davası" ve "köpek davası" gibi mahkeme duruşmaları gazete manşetlerinden düşmedi. Burada mahkeme başkanının tutumu, tahkir edici onlarca suçlama, mahkemede ve tutukluluk sırasında sanıkları küçük düşürücü fotoğrafların servis edilmesi gibi neredeyse her şeye başvurulmuştu. Tüm bunların yayılmasında gazeteler ve radyolar gibi basının önemli araçları kullanılmıştır. Bu dönemin usta gazetecileri ise siyaset kurumuna verdikleri zararın farkındaydı ve ilerleyen dönemlerde günah çıkarma yarışına gireceklerdi.
Yıllar Sonra Gelen Demokratikleşme ve Siyasetin İade-i İtibarı
Siyaset kurumunun işleyişine yönelik dışsal müdahaleler her ne kadar ortadan kalkmasa da artık büyük oranda meşruiyetini yitirdi. Ancak ifade edildiği gibi bunların hayata geçirilmesi çok uzun yıllar aldı. Türkiye uzun yıllar vesayetçi zihin ve kurumlar ile mücadele etmek zorunda kaldı. 2000'li yıllara kadar istikrarsız veya zayıf hükümetler bu müdahalelere karşı koymak için gerekli siyasi gücü kendinde bulamadı. Bazı dönemlerde de ordunun siyasete müdahalesi kimi çevreler tarafından desteklendi ve hatta gerekli görüldü.
Bu tarihsel birikime karşı sadece hukuksal reformların yeterli olmayacağı ve zihinsel düzlemde de mücadele etmenin gerekliliği ortadaydı. Nitekim AK Partili yıllar bu süreci tersine çevirdi. Ordu ile ilişkilerin demokratik bir şekilde işlemesini sağlayacak hukuki düzenlemelerin yanında sosyo-politik alanda kapsamlı adımlar atılmıştır. 27 Nisan e-muhtırası karşısında sergilenen tutum vesayet düzenine karşı belki de ilk sınırın çizildiği yer olmuştur. 15 Temmuz hain darbe girişimine karşı milletin direnişi ise bu anlamda en önemli kırılma noktalarından biri olmuştur. 15 Temmuz direnişi Türkiye'de darbelerin toplumsal meşruiyetinin ortadan kalktığının önemli göstergelerindendir. 27 Mayıs'ın ortaya çıkardığı bu politik ve psikolojik travmanın tamiri ve demokratik hafızanın inşası için son yıllarda sembolik düzeyi yüksek önemli adımlar da atılmaktadır. Yargılamaların yapıldığı Yassıada "Demokrasi ve Özgürlükler Adası'na" çevrilmiştir. Merhum isimlere yönelik resmi düzeyde anmalar ve iade-i itibar her yıl dönümünde yapılmaya devam etmektedir.
Gelinen noktada bugün siyaset ile ordu arasındaki ilişkinin demokratik inşası uzun yıllara mâl oldu. Bu süreç Türkiye'ye de çok şey kaybettirdi. Darbeler yalnızca hükümetleri değiştirmekle kalmadı. Ekonomik kalkınmayı sekteye uğrattı, kutuplaşmayı artırdı ve en önemlisi demokratik kurumlara olan güveni sürekli zayıflattı. Türkiye'nin demokrasi tecrübesi de büyük oranda 27 Mayıs'ın açtığı bu vesayetçi zihinle mücadelenin tarihi oldu.