Türkiye'nin en iyi haber sitesi

HAMDULLAH BAYCAR

Körfez Düzenini Yeniden Şekillendiren İttifaklar ve Gerilimler

Arap Baharı olarak bilinen halk hareketleri dalgasının Ortadoğu'yu sarstığı 2010-2011 döneminden itibaren yaklaşık on yıl boyunca Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) ile Suudi Arabistan tarihlerinin belki de en sıkı müttefiklik ilişkisini kurdu. Bu ittifakın özünde, bir yandan Türkiye, İran ve Katar'ın bölgesel güç kazanmasına karşı ittifak yatarken, diğer yandan da İslam dünyasında temsil iddiasıyla yükselen Müslüman Kardeşler ideolojisine duyulan güven sorunu yatmaktaydı. Bu tehdit algısı, iki ülkeyi yalnızca ideolojik değil, askeri düzlemde de ittifaka sürükledi. Örneğin, BAE, küçük bir ülke olmasına rağmen 2015'te Yemen iç savaşına Suudi Arabistan'ın liderliğindeki koalisyona dâhil olarak ittifakın askeri olarak perçinlendiğini gösterdi. Dahası, bu iki aktör Libya, Suriye gibi kriz noktalarında da gerek askeri gerekse diplomatik olarak aynı cephede yer aldı. İki aktör arasındaki yakınlık Körfez İş Birliği Konseyi üyesi olan Katar'a 2017'de ortaklaşa abluka uygulanarak başka bir boyuta evirildi. Körfez tarihinin en büyük diplomatik krizlerinden biri olarak tarihe geçen bu olayla birlikte Riyad-Abu Dabi hattında sarsılmaz bir iş birliği zemini inşa edildi. Bu dönemin sembolik figürleri olan Veliaht Prens Muhammed bin Selman ve Abu Dabi Emiri Muhammed bin Zayid, kamuoyuna sık sık kardeşlik mesajları vererek Körfez'de ve Ortadoğu'da oluşan Suudi Arabistan-BAE ittifakının canlı bir simgesi haline geldi.

Kırılgan Zemin: Yemen ve Sudan

Her ne kadar dışarıdan bakıldığında pürüzsüz gibi görülse de aslında bu ittifakın temelleri çok kırılgandı. 2020'li yılların başından itibaren Yemen'deki çatışma stratejilerindeki uyuşmazlıklar ve ardından Katar ile normalleşme meselesindeki ayrışmalar, iki ülkenin aslında bölgesel düzene dair farklı vizyonlar taşıdığını giderek daha belirgin biçimde ortaya koydu. Bu gerilimler, 2025 yılı sonunda özellikle Yemen ve Sudan'da kamuoyunun gözü önünde patlak vermeye başladı. Şubat 2026'da başlayan İran Savaşı, bu kırılganlığı daha da derinleştirdi. Riyad ve Abu Dabi, ortak bir tehdidin hedefi olduklarını bilmelerine rağmen eşgüdümlü bir politika üretemediler; tam tersine, her biri farklı ittifak mantıklarına dayanarak birbirinden uzaklaşmaya devam ettiler.

Suudi Arabistan-BAE ittifakının çözülmesini anlamak için yalnızca son olaylara bakmak yeterli değildir. Nitekim iki ülke arasındaki gerilim, hatta rekabete evirilen süreç ve stratejik vizyon farkı en keskin biçimde Yemen'de ortaya çıktı. Her iki aktör de 2015'te Husiler'e karşı aynı cephede savaşa girmiş olsalar da savaş amaçları ve vizyonları başından beri farklıydı. Bu iki vizyon 2024'e gelindiğinde artık kamuoyu önünde bile uzlaşmaz hale geldi. Aralık 2025'te BAE destekli ve ayrılıkçı politikalarıyla bilinen Güney Geçiş Konseyi'ne bağlı milisler, Suudi Arabistan'a sınır komşusu olan Hadramut ve Mahra vilayetlerini ele geçirdi. Riyad, 30 Aralık 2025'te El-Mükella Limanı'na yönelik hava saldırıları düzenleyerek GGK'nın ilerleyişini fiilen durdurdu ve ayrışmanın açık bir askeri çatışmaya dönüştüğünü gösteren önemli bir kritik eşiği aştı.

Yemen'deki sürece benzer şekilde, BAE, Suudi Arabistan'ın toprak bütünlüğü sağlanmış, istikrarlı üniter devletleriyle bölgesel iş birliği vizyonuna ters biçimde Sudan'da da farklı aktörleri destekledi. Bu anlamda, Suudi Arabistan'ın Sudan Egemenlik Konseyi Başkanı ve Genelkurmay Başkanı Abdülfettah el-Burhan'ın desteğine rağmen, BAE, Sudan'ın toprak bütünlüğüne meydan okuyan Hızlı Destek Güçleri'ni finanse etti ki bu durum, BAE-Suudi ilişkilerini daha da sorunlu hale getirdi.

İran Savaşı

28 Şubat 2026'da ABD ve İsrail'in İran'a yönelik koordineli saldırılar başlatmasıyla Körfez, tarihinin en büyük güvenlik krizlerinden biriyle yüzleşti. Nitekim ABD-İsrail ortaklığındaki saldırılara misilleme olarak İran, Körfez'de güvenlik tedarik etmek için var olan ABD üslerine saldırdı. Bu durumda, Körfez ülkelerini İran ve vekillerine karşı koruma mantığıyla bölgede askerî varlık sürdüren ABD, Körfez'e yönelik saldırıların birincil sebebi konumuna geldi. Bu kriz ilk etapta Suudi Arabistan-BAE arasındaki anlaşmazlığı donduracağı beklentisi doğurduysa da iki ülke arasındaki anlaşmazlıkları daha da derinleştirdi.

BAE, İran saldırılarının en yoğun hedefi oldu. Abu Dabi yakınlarındaki Al Dhafra Hava Üssü, Fuceyra petrol tesisleri ve Zayid Uluslararası Havalimanı çevresindeki konut bölgeleri füze ve insansız hava araçlarının hedefi haline geldi. İran bu saldırıları yaparken bir yandan komşularına ABD güvenlik şemsiyesinin zaaflığını göstermeyi, diğer yandan ise İbrahim Anlaşmaları'nın bedelini ödemek istediği BAE'nin İsrail'den bile daha fazla saldırıya maruz kalmasıyla yorumlanabilir. Ancak BAE bu saldırılara geri adım atarak değil, daha sert bir duruş benimseyerek yanıt verdi. Ateşkes çağrısı yapan komşularından farklı olarak Abu Dabi, İran'ın füze programını ve vekil ağlarını da kapsayan kapsamlı bir çözüm talep etti. O kadar ki İsrailli yetkililer BAE'nin tutumunu kamuoyu önünde överek BAE ile daha derin güvenlik ilişkisine giriştirler. Savaş boyunca BAE'nin İsrail'den askeri destek aldığına dair haberler ve ABD-İsrail operasyonlarını sürdürmeleri yönünde Abu Dabi'nin uyguladığı sessiz baskı, bu entegrasyonun ne denli ilerlemiş olduğunu gözler önüne serdi.

Suudi Arabistan ise bu konuda BAE'den farklılaştı. Riyad, İran'ın saldırılarından Körfez ülkelerine verilen zararın farkında olmasına rağmen diplomatik kanalları açık tuttu. Mısır, Türkiye, Pakistan ve Katar ile koordinasyon halinde de-eskalasyon politikası izledi. İran ile 2023'te yeniden kurulan diplomatik ilişkiler çerçevesinde bazı düzeyde bir çalışma modeli arayışını sürdürdü. Bu durumun, Suudi Arabistan'ın BAE'den farklı olarak gerek kendi kamuoyunu gerekse de dünya kamuoyunu daha fazla önemsemek zorunda kalması da yatmaktadır. Nitekim Suudi Arabistan, BAE gibi İsrail'e yakın görünüp kendi nüfusu ve dünya Müslümanlarının tepkisini aldıkları risk ile BAE'nin aldığı risk aynı değildir. Bu durum İran konusunda da iki farklı vizyonla sonuçlandı. BAE, İran'ın kökten zayıflatılmasından ve bölgede ABD-İsrail ekseninin kalıcılaşmasından çıkar görürken, Suudi Arabistan, İran'ın tamamen çöküşünün yaratabileceği istikrarsızlıktan ve Şii kimliğinin İslam dünyasındaki yansımalarından çekinmektedir.

Pakistan ve Derinleşen Rekabet

İran savaşının en çarpıcı dolaylı yansımalarından biri Pakistan ekseninde yaşandı ve iki ülke arasındaki rekabetin ne denli yapısal bir boyut kazandığını net bir biçimde ortaya koydu. Pakistan, İran'a yönelik savaş sürecinde çok hassas bir konumda bulunuyordu. Bir yanda Körfez ülkeleriyle sürdürdüğü stratejik ortaklık, öte yandan İran ile paylaştığı kara sınırı ve iç siyasetindeki Şii nüfus. İslamabad, bu gerilimi ateşkes sürecinde arabuluculuk rolü üstlenerek ve sahada doğrudan taraf tutmaktan kaçınarak yönetmeye çalıştı. Nitekim Pakistan yetkililerinin Nisan 2026 ateşkesi müzakerelerinde aracılık ettiği bildirildi.

Bu diplomatik denge arayışı BAE'yi rahatsız etti. Nisan 2026'da başlayan BAE'nin Pakistanlı işçileri sınır dışı etme dalgası, kısa sürede yalnızca göçmenlik ihlallerine ilişkin rutin bir uygulama olmaktan çıkarak jeopolitik bir anlam kazandı. Raporlar, sınır dışı edilenlerin orantısız biçimde Şii kökenli Pakistanlılardan oluştuğuna işaret etti. BAE'nin söz konusu sınır dışı etmelerini güvenlik gerekçesiyle açıkladığını ve Pakistan'ın bu değerlendirmeleri siyasi motivasyonlu bularak reddettiğini not etmek gerekir. Ancak sürecin zamanlaması ve boyutu, yalnızca teknik bir açıklama için çok fazla soru işareti barındırmaktadır.

Resmî açıklamalardan bağımsız olarak, bu gelişmenin jeopolitik okuması, Suudi Arabistan'ın Pakistan ile imzaladığı savunma paktının ardından BAE'nin, Pakistan'a yönelik ekonomik baskı mekanizmalarını devreye soktuğu; bunun da iki ülke arasındaki rekabetin artık üçüncü taraf ilişkiler üzerinden de işlediğini gösterdiği gözlemlenmektedir. Enerji ve güvenlik analistlerine göre bu durum, Suudi Arabistan-BAE rekabetinin yalnızca ikili ilişkiyle sınırlı kalmadığını, doğrudan ya da dolaylı olarak onlarca ülkeyi içine alan bölgesel bir güç mücadelesine dönüştüğünü ortaya koymaktadır

OPEC'ten Çekilme

İki ülke arasındaki ayrışmanın belki de en somut ve en stratejik ifadesi, BAE'nin Nisan 2026'da OPEC ve OPEC+'tan çekilme kararıydı. BAE'nin bu kararı, Abu Dabi Ulusal Petrol Şirketi'nin (ADNOC) uzun vadeli yatırımlarla genişlettiği üretim kapasitesiyle, OPEC+'ın uyguladığı kota kısıtlamaları nedeniyle giderek artan bir gerilim içine girdi. BAE daha yüksek üretim hacminden daha doğrudan bir ekonomik çıkar elde etmekteyken, Suudi Arabistan ise büyük ve görece petrole bağımlı nüfusunun giderlerini karşılamak için yüksek fiyatlara ihtiyaç duymaktadır.

Ancak bu karar, Körfez liderlerinin İran savaşına ilişkin ortak tutumu sergilemek amacıyla Cidde'de bir araya geldikleri zirveyle eşzamanlı olarak açıklanmıştır. BAE zirveye, Devlet Başkanı Muhammed bin Zayid'in yerine Dışişleri Bakanını göndermiştir. Bu açıdan OPEC çıkışı, yalnızca enerji politikasındaki bir tercih değil, onlarca yıllık Suudi merkezli Körfez koordinasyon modelinin sembolik bir reddiyesi olarak da görülebilir.

Sonuç olarak, birbiriyle farklı vizyonlara, araçlara ve hedeflere sahip Riyad ve Abu Dabi'nin yer yer rekabet halinde, yer yer de doğrudan ve/veya dolaylı çatışma içinde olduğu yeni bir Körfez siyasal haritasından bahsedilebilir. Nitekim her iki aktör de farklı ittifaklar, farklı enerji stratejileri ve farklı bölgesel düzen anlayışlarıyla kendi ayrı yollarını çizmekte ve bu süreç Körfez siyasetini de etkilemektedir.

Sabah.com.tr Uygulamamızı İndirin

Uygulamalara Özel Ayrıcalıkları Keşfedin!
Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu’na aittir. Kaynak gösterilse veya habere aktif link verilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir bölümü kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayın.
SON DAKİKA