Küresel iktisadi yapı son yıllarda jeopolitik gerilimlerin karar alma süreçleri üzerindeki etkisinin belirgin biçimde arttığı bir döneme girmiştir. Özellikle ABD/İsrail ve İran savaşında yoğunlaşan çatışmalar, enerji piyasalarını ve başta tarım olmak üzere tedarik zincirlerini etkileyerek ticaret akımlarını, yatırım kararlarını ve merkez bankalarının politika setlerini değiştirmeye başlamıştır. Bu yeni konjonktürde "ekonomi diplomasisi", klasik dış politika araçlarının ötesine geçerek, devletlerin krizleri yönetme ve fırsatları değerlendirme kapasitesinin önemli bir bileşeni olarak dikkat çekmektedir. Türkiye bu kapsamda farklı adımlar atmakta.
Hem Diplomasi Hem Ekonomi
Küresel ekonomi, son dönemde yalnızca savaşların değil, aynı zamanda ticaret politikalarındaki korumacı eğilimlerin de etkisiyle bir dönüşüm sürecine girmiştir. Özellikle ABD Başkanı Trump'ın ikinci döneminde uygulamaya konulan ek gümrük tarifeleri ve ticaret kısıtları, küresel ticaret düzeninde önemli kırılmalara yol açmıştır. Bu gelişmelere karşı Avrupa Birliği hem kendi sanayi politikalarını güçlendirme hem de alternatif ticaret ortaklıkları geliştirme yönünde adımlar atmaktadır. Bu kapsamda AB'nin, Hindistan ile yürüttüğü ticaret anlaşması müzakereleri, küresel tedarik zincirlerinin yeniden yapılandırılmasına yönelik stratejik bir hamle olarak öne çıkmaktadır. Avrupa Birliği'nin son dönemde öne çıkardığı "Made in Europe" yaklaşımı da bu kapsamda değerlendirilebilir. Netice itibarıyla Avrupa Birliği jeopolitik risklere karşı ekonomik dayanıklılık oluşturma çabası içerisindedir. Tedarik zincirlerinin Çin ve diğer Asya merkezli üretim ağlarına aşırı bağımlılığını azaltmayı hedefleyen bu strateji, savaş ve kriz dönemlerinde üretim kapasitesinin coğrafi olarak çeşitlendirilmesini amaçlamaktadır. Enerji krizi, pandemi ve Rusya-Ukrayna savaşı sonrası şekillenen bu politika, Avrupa'nın ekonomik güvenliğini doğrudan jeopolitik denklemin bir parçası haline getirmiştir.
Türkiye ise hem AB'nin hem de ABD'nin adımlarına karşı ekonomi diplomasisi araçlarını etkin kullanmaktadır. Son dönemde Dış Ekonomik İlişkiler Kurulu gibi kuruluşlar tarafından yapılan girişimler Türkiye'nin uluslararası yatırımcıya verdiği mesajlar açısından dikkat çekicidir. Bu tür girişimler, sadece ekonomik göstergelerin iyileştirilmesini değil, Türkiye'nin risk priminin düşürülmesini hedeflemektedir. Avrupa Birliği'nin geliştirdiği Made in Europe yaklaşımının Türkiye'yi de kapsayacak şekilde yapılandırılması da Türkiye'nin önemli ekonomi diplomasisi adımlarındandır. Bu durum, AB-Hindistan Serbest Ticaret Anlaşması'nın muhtemel olumsuz etkileri tartışılırken, Türkiye'nin Gümrük Birliği avantajını daha etkin kullanması ve tedarik zincirlerindeki rolünü güçlendirme potansiyeli açısından olumludur.
Ekonomi ve Ticaret için Yeni Adımlar
Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın Dünya Ekonomik Forumu İstanbul toplantılarında verdiği mesajlar da ekonomi diplomasisi alanında oldukça önemli. Bu tür platformlar ülkelerin krizlere karşı geliştirdikleri stratejik vizyonun sergilendiği alanlar olarak öne çıkmakta. Bu toplantıdaki mesajlar temel olarak savaş koşullarında Türkiye'nin küresel ekonomik mimarideki konumunun güçlü bir vurgusu oldu. Özellikle son dönemde yaşanan savaşın yalnızca taraf ülkeleri değil, küresel ekonominin tamamını enerji, ticaret ve üretim kanalları üzerinden etkilediğinin altı çizildi. Bu noktada, Türkiye ise bu zorlu konjonktürde ekonomik dayanıklılığını artırmayı, yatırım ortamını güçlendirmeyi ve küresel sistemde bir "bağlantı noktası" olarak konumunu pekiştirmeyi hedeflemekte.
Bu çerçevede küresel varlık yönetim şirketlerinin üst düzey yetkilileri ile sürdürülen temaslar, yalnızca yatırım fırsatlarının değerlendirilmesi değil, aynı zamanda küresel sermayenin risk algısını ve stratejik yönelimlerini anlamaya yönelik kritik bir ekonomi diplomasisi aracı olarak değerlendirilmeli. Özellikle savaş dönemlerinde bu tür temaslar, Türkiye'nin uluslararası finansal sistemdeki pozisyonunu güçlendiren, dış kaynak bulmasını ve yatırım çekmesini kolaylaştırma yönünde atılan önemli adımlardır.
Yakın zamanda düzenlenen Dünya Ticaret Örgütü zirvesinde ise Türkiye, yürüttüğü etkin ticaret diplomasisi ile ekonomi diplomasisi adımlarının niceliksel yansımalarını gösterdi. ABD ile 100 milyar dolar, Birleşik Krallık ile 40 milyar dolar ticaret hacmi hedefi üzerinden müzakereler yürütülmüştür. Buna ek olarak, Türkiye Afrika ve Asya ülkeleriyle temaslarını artırarak pazar çeşitlendirmesi ve ticaret hacmi artışı hedeflemiştir. Bu bölgedeki ülkeler ile yapılacak STA güncellemeleri ve ekonomik iş birliği mekanizmalarıyla ticari ilişkilerin derinleştirilmesi amaçlanmaktadır. Bu çerçeve, Türkiye'nin savaş döneminde de yüksek hacimli ticaret artışı ve coğrafi çeşitlendirme eksenli bir dış ticaret stratejisi izlediğini göstermektedir.
Ekonomi, Barış ve Türkiye
Savaş-ekonomi-diplomasi üçgeninde enerji faktörü merkezi konumunu korumaktadır. Hürmüz Boğazı gibi kritik geçiş noktalarında yaşanan gerilimler petrol fiyatlarını hızla yukarı çekerek enflasyonist baskıları artırmakta ve Türkiye için cari denge üzerinde ilave yükler oluşturmaktadır. Bu durumun tarımsal üretim ve sanayi üretiminde de hammadde riski oluşturması kaçınılmaz görünmektedir. Sonuç olarak, küresel büyüme üzerinde aşağı yönlü riskler giderek belirginleşmektedir.
Türkiye'nin bu denklemdeki konumu risklerin yanı sıra fırsatları da barındırmaktadır. Coğrafi olarak enerji transit yolları üzerinde yer alması, Türkiye'ye stratejik bir avantaj sağlamaktadır. Bu durum dış şoklara karşı kırılganlıkları da artırmaktadır. Bu nedenle, yenilenebilir enerji yatırımlarının artırılması, enerji arzının çeşitlendirilmesi ve yerli üretim kapasitesinin güçlendirilmesi, ticaret yollarının yeniden yapılandırılmasına yönelik altyapı yatırımları ekonomi diplomasisinin içerideki tamamlayıcı unsurları olarak öne çıkmaktadır.
Öte yandan savaş ortamı, küresel ticaretin yeniden şekillendiği bir süreci başlatmaktadır. Tedarik zincirlerinin yeniden konumlanması, "yakın coğrafyadan tedarik" gibi eğilimlerin güçlenmesi ve bölgesel ticaret bloklarının önem kazanması, Türkiye gibi üretim kapasitesine sahip ülkeler için yeni fırsatlar yaratmaktadır. Yeni ticaret yollarının önem kazanmasının yanı sıra enerji denklemindeki yeni gelişmeler yeşil dönüşüm politikalarını da etkileyecektir. Ancak bu fırsatların değerlendirilebilmesi, makroekonomik istikrarın korunması ve yatırım ortamının iyileştirilmesi ile doğrudan ilişkilidir.
Sonuç olarak, savaşlar ekonomik ve finansal dengeleri yeniden şekillendiren süreçlerdir. Bu dönemlerde ekonomi diplomasisi, ülkelerin krizleri yönetme kapasitesini belirleyen temel araçlardan biri haline gelmiştir. Türkiye'nin uluslararası platformlardaki aktif rolü, küresel yatırımcılar ile yürüttüğü aktif temaslar ve bölgesel konumu dikkate alındığında, bu alandaki stratejik hamlelerin önemi daha da artmaktadır.