İsrail, kurulduğu 1948 yılından itibaren maliyet üreten bir yapı olarak varlığını sürdürmektedir. Bilindiği üzere Birinci Dünya Savaşı sırasında İngiltere, 1917 yılında Filistin'i işgal etti. Bu dönem diğer İslam ülkelerinde olduğu gibi Filistin'in de kaderi değişti. İngiltere'nin işgali sonrasında Yahudilerin Filistin'e yerleşmesi doğrultusunda büyük propagandalar yapıldı. Bölgeye yerleşen Yahudiler silahlandırıldı. Akabinde meşhur Balfour Deklarasyonu yayınlandı. Bu deklarasyon, İngiliz hükümetinin Filistin topraklarında bir Yahudi yurdu kurulmasını desteklediğini açıkça ortaya koyuyordu. Oysa aynı İngiltere, Arap halklarına bağımsızlık vaadinde bulunmuştu. Bu çelişkili tutum, bölgedeki gerginliğin ve sonraki on yıllarca sürecek çatışmaların temelini attı. Manda yönetimi boyunca Filistinliler sistematik biçimde topraklarından edilirken Yahudi göçü her geçen yıl hız kazandı. Nihayetinde İsrail, 14 Mayıs 1948 tarihinde kuruldu. Kurulduğu gün başlayan Arap-İsrail Savaşı'nda yüz binlerce Filistinli topraklarını terk etmek zorunda kaldı.
İsrail'in Travma ve Soykırım Endüstrisi
İsrail, kurulduğu tarihten bu yana Filistin'de soykırım gerçekleştirmektedir. Söz konusu soykırıma karşı çıkanları ise otomatik olarak antisemitist ilan etti. Bu nedenle yaftalama korkusuyla başta batı kamuoyu olmak üzere birçok ülkedeki kamuoyunu bastırdı. Eleştirel sesleri susturmak için akademik, medyatik ve siyasi baskı mekanizmaları devreye sokuldu. Gazeteciler, akademisyenler ve sanatçılar yalnızca Filistin'e dair gerçekleri dile getirdikleri için kariyerlerini kaybettiler. Ancak 7 Ekim Aksa Tufanı'ndan bu yana çok daha şiddetli bir soykırıma girişmesi nedeniyle insanlar bu korkularını yendi ve İsrail'e karşı daha gür bir şekilde eylemler gerçekleştirdiler. İsrail'in zulmü artık herkes tarafından dile getirilmektedir. Üniversite kampüsleri, meydanlar ve sokaklar, on yıllardır ilk kez bu denli yüksek bir Filistin dayanışması görgüsüne sahne olmaktadır. İnsanlar bu eylemlerini iktidarların baskısına rağmen yaptı. Çünkü İsrail travmalar üzerinden yaptığı soykırımı her zaman meşrulaştırmaya çalışmıştır ve Almanya ve ABD gibi ülkelerde ciddi bir kamuoyu baskısı oluşturma potansiyeline sahiptir.
Öte yandan İsrail'in kendi travmalarını bu ülkelerde nasıl kullandığını ailesini İkinci Dünya Savaşında kaybeden bir Yahudi olan Siyaset bilimci Norman G. Finkelstein, Holokost Endüstrisi başlıklı kitabında açıklamaktadır. Finkelstein, İsrail lobisinin travmaları nasıl büyüttüğünü ve ülkelerden bu yolla nasıl şantaj yoluyla para aldıklarını detaylı bir şekilde anlatmaktadır. Finkelstein, bu kitabında Holokost'un nasıl ideoloji ve endüstriye dönüştürüldüğünü de ele almaktadır. Gerçek soykırım mağdurlarının acılarının araçsallaştırılması hem ahlaki hem de siyasi açıdan derin bir çarpıklığa işaret etmektedir. Aslında Karl Marx, bu durum çok daha önceleri şu şekilde dile getirmiştir: "Nedir yahudinin bu-dünyalık dini? Bezirganlık. Bu-dünyalık tanrısı? Para." Bu anlamda İsrail ve İsrail lobileri bir yanda Holokost'u endüstrileştirdiler ama bir yandan da Holokost anlatıları üzerinden Filistin'de yaptıkları soykırımı meşrulaştırmaya çalıştılar. Tarihsel acıyı kalkan olarak kullanan bu yaklaşım, uluslararası kamuoyunda giderek daha fazla sorgulanmaktadır.
İsrail lobileri, siyasetçilerin ve devletlerin İsrail'in çıkarlarının aleyhine herhangi bir şey yapmamaları için birçok yola tevessül etmektedirler. Bir kısım siyasetçileri fonlarla kendi yanlarına çekerken bir kısım siyasetçileri ise Epstein olayında olduğu gibi şantajla tehdit ederek kendilerini yönlendirmektedirler. Bu yöntemler yalnızca bireysel siyasetçilerle sınırlı kalmamaktadır. Medya kuruluşları, düşünce kuruluşları ve üniversiteler de bu baskı ve finansman ağının parçası haline gelmektedir. Buradaki temel amaç İsrail'in çıkarının her şeyin üstünde olduğunu kabul ettirmektir. İsmet Özel bunu şu veciz ifadesiyle dile getirmiştir: "İnsan hakları Yahudi haklarıdır. Bunun literatürde de yeri vardır. Yani, bir Yahudi'nin dünyanın her yerinde rahat yaşaması için gerekli şartlara insan hakları deriz." Bu nedenle 2023 yılında dönemin ABD Savunma Bakanı Lloyd Austin, İsrail'in Filistin'de yaptığı soykırım esnasında İsrail'in asla sivilleri öldürmediğini savunmuştur.
İsrail, kendi güvenliği için dünyayı bir cehenneme çevirmeye hazırdır. Bunu hiç çekinmeden teopolitik tutumundan dolayı yapar. Bu nedenle ilkini Haziran 2025 tarihinde ve ikincisi Şubat 2026 tarihinde gerçekleşen ABD/İsrail-İran Savaşını başlatmıştır. Bu savaşlar bölgesel bir kargaşanın ötesine geçmiştir. Küresel enerji piyasalarını sarsmış, milyonlarca insanı yerinden edilmiş ve uluslararası hukukun işlevsizliğini bir kez daha tescillenmiştir.
Bölgede güçlü bir ve kaosa bürünmemiş devlet istemeyen İsrail'in kendi dışında hiçbir şey umurunda değildir. Bu yüzden İsrail'in lobiler aracılığıyla desteklediği siyasetçilerin sırtında bir kambur olmaya başlamıştır. Bu dönemde Batı kamuoyunda birçok insan, İsrail merkezli anlatıları sorgulamaya başlamıştır. Çünkü İsrail'in yaptığı her eylemin küresel bir maliyeti bulunmaktadır. Bu maliyet; insani, ekonomik, siyasi ve ahlaki boyutlarıyla tüm dünyayı derinden etkilemekte, uluslararası sistemin meşruiyetini aşındırmakta ve yeni kutuplaşmaların zeminini hazırlamaktadır.
İsrail'in Türkiye Düşmanlığı
Son dönemlerde başta Netanyahu olmak üzere birçok İsrailli bakan, Türkiye'yi hedef alan açıklamalar yapmaktadır. Bu durum çok da sürpriz değildir. İsrail'in Türkiye'ye yönelik hasmane tutumu hep bilinen bir gerçektir. Yıllardır terör örgütlerini desteklemesinin en temel sebeplerinden biri de bu durumdur. Bu duruma dair Dışişleri Bakanı Hakan Fidan'ın geçen haftaki değerlendirmesi oldukça dikkat çekicidir: "İran'dan sonra İsrail düşmansız yaşayamaz. Sadece Netanyahu yönetimi değil, muhalif olan bazı insanların da -hepsi değil bazılarının- Türkiye'yi bir yeni düşman ilan etme arayışında olduğunu görüyoruz. Bu da önce İsrail'de devlet stratejisine dönüştürmeye çalışılan yeni bir husus."
İsrail, bölgede kaosun bitmesini istemeyeceğinden Türkiye aleyhinde birçok girişimde bulunmaktadır. Terörsüz Türkiye sürecinin başlangıcında dahi bu sürecin başlamaması için veya akamete uğraması için birçok çabanın içine girdiğine yönelik işaretler vardır. Zira istikrarlı ve güçlü bir Türkiye, İsrail'in bölgedeki kaos politikasına doğrudan bir tehdit oluşturmaktadır. Bu durum bize İsrail'in bir süre Türkiye aleyhinde açıklamalar yapacağı ve pozisyonlar üstleneceğini göstermektedir. Ancak Türkiye yıllardır bölgesel ve küresel güç olma yolunda önemli adımlar atmaktadır. Özellikle savunma sanayisine yaptığı yatırımlar bu durumun en önemli göstergesidir. İHA, SİHA ve füze teknolojilerindeki atılımlar, ülkenin dışa bağımlılığını azaltmakta, uluslararası pazarlık masasında elini güçlendirmektedir. Tüm bu gelişmeler, Türkiye'nin bölgesel denklemlerde giderek daha belirleyici bir aktör konumuna geldiğini ortaya koymaktadır. İsrail'in baskı ve provokasyonlarına karşın Türkiye, hem diplomatik hem de askeri kapasitesini güçlendirerek kendi özgün dış politika çizgisini kararlılıkla sürdürmektedir.