Millî Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu'nun geçtiğimiz günlerde tamamladığı uzlaşı metni, Terörsüz Türkiye sürecinde kilit bir eşik olarak yeni bir siyasal gündem oluşturdu. Metnin içeriği ve kapsamı üzerine pek çok değerlendirme yapılırken, bu uzlaşıyı kendi başına bir sonuç olarak değil, aynı zamanda sürecin hangi aşamalardan geçerek bu noktaya geldiğini gösteren bir mercek olarak ele almak da önem taşıyor. Bu nedenle, 2025 yılının Aralık ayında Komisyon bünyesinde yer alan siyasi partilerin ayrı ayrı yayımladıkları raporlar ile ortaya çıkan uzlaşı metnini birlikte okumak, Terörsüz Türkiye sürecinin yönünü, hızını ve siyasal anlamını daha sağlıklı biçimde kavramamıza imkân sunmaktadır. Bu raporlar, ortak bir hedefe işaret etmekle birlikte, her bir siyasi aktörün sürece hangi öncelikler, hangi hassasiyetler ve hangi çözüm çerçevesiyle yaklaştığını açık biçimde ortaya koymuştur. Aradan geçen kısa sürede bu farklı vurgu ve yaklaşımların ortak bir uzlaşı metni etrafında buluşabilmesi ise yalnızca teknik bir metin üretiminden ibaret değildir, aynı zamanda Terörsüz Türkiye sürecinin siyasal zemininde güçlü bir iradenin ve kolektif sorumluluk anlayışının şekillendiğini göstermektedir.
Aralık ayında TBMM bünyesinde kurulan Meclis Komisyonu'na üye siyasi partilerin kendi raporlarını kamuoyuyla paylaşması, Türkiye'nin terörle mücadelesinde basit bir fikir alışverişi süreci değil, aynı zamanda siyasal pozisyonların berraklaştığı kritik bir eşik oldu. Bu raporlar incelendiğinde, her ne kadar terörün sona erdirilmesi gerektiği ve terörün Türkiye'ye verdiği ağır zararlar konusunda ortak bir zemin oluştuğu görülse de partilerin meseleyi ele alış biçimlerinde belirgin vurgu farkları dikkat çekti. Bu farklılaşma, Türkiye siyasetinin terör meselesine dair uzun yıllardır taşıdığı çok katmanlı yaklaşımın açık bir yansımasıydı. Bu bağlamda siyasi partilerin raporlarına baktığımızda; AK Parti, terörün sona erdirilmesini merkeze alan ve süreci açık biçimde bir "devlet projesi" olarak tanımlayan bir çerçeve sundu. Güvenlik, toplumsal uyum ve kalkınma eksenlerinin birlikte yürütülmesi gerektiğini vurgulayan bu yaklaşım, kademeli ve devlet aklına dayalı bir çözüm modelini esas aldı. MHP ise üniter devlet yapısı, millî kimlik ve beka perspektifi üzerinden meseleyi okuyarak sürecin önemine vurgu yapmakla beraber devletin tasdik ve tevsik edecek şekilde silahsızlandırılmanın gerçekleştirilmesi gerektiğini vurgulamıştır. CHP, sorunun terör başlığıyla sınırlandırılmasına itiraz ederek demokratikleşme, hukuk devleti, AYM ve AİHM kararlarının uygulanması ve eşit yurttaşlık temelinde genel bir siyasal reform çerçevesi çizdi. DEM Parti, meseleyi Kürt sorunu bağlamında tarihsel, siyasal ve toplumsal boyutlarıyla ele alarak barış süreci, demokratik entegrasyon, yerel demokrasi, dil hakları ve "barış yasası" etrafında ele alan geçmiş odaklı bir çözüm önerisi sundu. Yeniden Refah Partisi İslami referanslar üzerinden sosyal bütünlüğü önceleyen bir yaklaşım sergilerken, Yeni Yol Grubu geri dönüş ile ilgili hukuki çerçevelere odaklandığı gözlemlendi.
Bu kadar farklı öncelik ve vurguya sahip raporların yayımlanmasının ardından yalnızca iki ay gibi kısa bir süre içinde ortak bir uzlaşı metninin ortaya konabilmiş olması, "Terörsüz Türkiye" süreci açısından son derece olumlu bir tabloyu işaret etmektedir. Bu tablo, sürecin sadece teknik ya da bürokratik bir ilerleyiş içinde olmadığını, aynı zamanda siyasal zeminde güçlü bir irade ve rüzgârın sürecin arkasından estiğini göstermektedir.
Nitekim uzlaşı metninde; terör örgütünün tüm unsurlarıyla silah bırakması ve kendisini feshetmesinin devletin ilgili güvenlik birimlerince tespit ve teyit edilmesi, bu kritik eşikle birlikte kamu düzeninin korunması, toplumsal bütünleşmenin güçlendirilmesi, hak ve hürriyet alanının genişletilmesi, süreci yönetecek müstakil ve geçici bir yasal çerçevenin oluşturulması ile izleme ve raporlama mekanizmalarının tesis edilmesi başlıklarında ortak bir zemin oluştuğu görülmektedir. Uzlaşı metni, farklı siyasal yaklaşımların tamamen ortadan kalktığı bir homojenleşme değil, aksine ortak bir hedef etrafında sorumluluğun ortak biçimde paylaşılması anlamına gelmektedir. Bu birliktelik, sürecin en kritik kazanımlarından biridir. Zira terör meselesi, Türkiye açısından siyaset üstü bir konu olmakla birlikte, iç siyasette farklı kutuplar tarafından araçsallaştırılmaya açık bir alan olagelmiştir.
Siyasal sorumluluğun Meclis çatısı altında paylaşılması, bu risk alanını önemli ölçüde daraltmaktadır. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın uzun süredir vurguladığı "iç cepheyi tahkim etme" çağrıları da tam olarak bu noktaya işaret etmektedir. İç cephenin güçlendirilmesi, sadece güvenlik boyutuyla değil, siyasal birliktelik ve ortak sorumluluk duygusuyla mümkündür. Meclis Komisyonu sürecinde ortaya çıkan uzlaşı, bu anlamda Terörsüz Türkiye hedefinin bir güvenlik politikası olmakla beraber, aynı zamanda güçlü bir siyasal bütünleşme projesi olarak ilerlediğini göstermektedir.
Bununla birlikte Terörsüz Türkiye sürecinde siyasal uzlaşının tek başına yeterli olmadığını vurgulamak gerekir. Meclis Komisyonu zemininde ortaya çıkan ortak irade, sürecin ilerleyebilmesi için gerekli ancak tek başına yeterli olmayan bir adımdır. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın çağrısı, siyasal aktörler arasındaki uyum ile beraber toplumsal uzlaşının güçlendirilmesini de kapsayan daha geniş bir çerçeveye işaret etmektedir. Zira terör gibi uzun yıllar boyunca toplumun farklı kesimlerinde derin izler bırakmış bir meselenin kalıcı biçimde çözüme kavuşması, siyasal mutabakat kadar toplumsal kabulün de güçlü biçimde tesis edilmesine bağlıdır. Bu noktada ileriye dönük olarak Terörsüz Türkiye sürecinin kritik eşiği, siyaset kurumunun sağladığı uzlaşının ötesinde, toplumun bu süreci ne ölçüde sahiplendiği ve içselleştirdiği olacaktır.
Toplumsal uzlaşı, sadece sessiz bir onaydan ibaret değildir; adalet duygusunun zedelenmediği, güvenlik kaygılarının giderildiği ve ortak geleceğe dair umutların güçlendiği bir dengeyi gerektirir. Bu denge sağlanamadığında, teknik olarak doğru adımlar dahi toplumsal karşılık üretmekte zorlanabilir. Bu nedenle sürecin her aşamasında toplumsal rızanın gözetilmesi, beklentilerin doğru yönetilmesi ve belirsizlik alanlarının daraltılması hayati önemdedir. Nitekim uzlaşı metninin içeriği de bu toplumsal uzlaşıyı hedefleyen bir anlayışla şekillenmiştir.
Metinde yer alan silah bırakma sürecinin devletin ilgili kurumlarınca tespit ve teyide bağlanması, kamu düzeninin korunması, toplumsal bütünleşmenin güçlendirilmesi ve süreci yönetecek geçici ve özgün bir yasal çerçevenin öngörülmesi, bu hassas dengenin gözetildiğini göstermektedir. Özellikle çıkarılması planlanan müstakil ve geçici yasanın, hiçbir şekilde af algısı oluşturmaması gerektiğinin açık biçimde vurgulanması, sürecin muğlaklıklar üzerinden değil, net ve şeffaf ilkeler üzerinden yürütülmek istendiğinin somut bir göstergesidir. Bu yaklaşım hem kamu vicdanını koruyan hem de toplumsal kabulü güçlendiren bir zemini işaret etmektedir.
Terör sonrası siyasete gelindiğinde ise Terörsüz Türkiye hedefinin başarıyla tamamlanmasının hem Türkiye hem bölge için yeni bir dönemin kapısını aralayacağı açıktır. İç cephesi tahkim edilmiş, terörün yıllar boyunca biriktirdiği ekonomik, sosyal ve siyasal yükleri omuzlarından atmış, siyasal ve toplumsal uzlaşıyı güçlendirmiş bir Türkiye, Türkiye Yüzyılı vizyonunda çok daha sağlam, özgüvenli ve etkili bir şekilde yol alacaktır. Terörün gölgesinden arınmış bir siyasal iklim, demokrasinin derinleşmesi, kalkınma kapasitesinin artması ve toplumsal enerjinin geleceğe yönelmesi için güçlü bir imkân sunmaktadır. Bu sürecin başarıyla tamamlanacağına dair inanç ve umut, bugün atılan adımların en güçlü dayanağıdır.