İsrail hükümetlerinin, çok uzunca bir süredir işgal, uluslararası sözleşmeler ile Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi kararlarının sistematik ihlali, sivillere yönelik katliamlar ve son olarak Gazze soykırımı gibi eylemleri Filistinlileri varoluşsal şekilde hedef aldığı gibi uluslararası barış ve güvenliği de tehdit ediyor. Bu hukuk tanımazlık ve istikrar kazanan ihlallerin yaptırıma uğramak bir yana, müesses nizamın kimi kurucu aktörlerince açık ya da zımni yollarla destek görmesi aslında 1945 sonrası tesis edilen kural bazlı uluslararası sistemin büyük bir illüzyon olduğunu da açığa vurdu.
İsrail'in kaba güce dayanan gayrimeşru politikaları uluslararası normatif düzenin gerçekle çelişkisini, çoğu kez diplomatik bir araç olarak kullanıldığını gözler önüne serdi. Bunun son örneğini İsrail Parlamentosu Knesset'in 30 Mart'ta Filistinlileri hedef alan ayrımcı "Teröristler için Ölüm Cezası Kanunu'nu" kabul etmesinde gördük. Yasanın kendisi kadar işaret ettiği yön de kaygı vericidir. Zira ceza normlarının coğrafi ve etnik aidiyet esas alınarak farklılaştırılması, eşitlik ilkesini en sert şekilde hedef almakla kalmıyor, sistemik bir dönüşüm yaratarak baskı rejiminin hukuki zeminini de pekiştiriyor, daha süreğen ve yaygın şekilde uygulanmasına kapı aralıyor.
İsrail, 1962'de Nazi savaş suçlusu Adolf Eichmann'ın idamından bu yana ölüm cezalarında moratoryum uygulaması yaparken yeni yasa, kurgusu ve kapsamı itibarıyla radikal bir kopuş yaşandığını gösteriyor. Ceza yargılamasının maddi hakikate ulaşmak ve ıslah ediciliğe odaklanması beklenirken İsrail'de kanunun metni ve yasama sürecinde yaşananlardan anlaşılacağı üzere etnik hedef gözetildiği, intikam temelli cezalandırma arayışının hakim olduğu görülüyor.
Aşırı sağcı şovenist kutlamaları eşliğinde kabul edilen kanun, terörle mücadele adı altında işgal altındaki Filistinlilere ve İsrail topraklarındaki sanıklara yönelik iki ayrı cezalandırma usulü öngörülüyor. Buna göre İsrail'deki sanıklar, İsrail Devleti'nin varlığını ortadan kaldırma amacıyla bir kişinin ölümüne kasten sebep olursa olağan yetkili mahkemeler tarafından ölüm cezasına veya müebbet hapis cezasına çarptırılabilecek.
Filistinlilere Hedef Alan Ölüm Cezası
İşgal altındaki Batı Şeria'daki Filistinliler ise askeri yargılama usulleri ile yargılanarak terör kapsamına giren bir kasten öldürme suçundan mahkum olursa mahkemeye takdir hakkı tanınmaksızın ölüm cezasına mahkum edilecektir. Müebbet hapis cezası ise ancak izaha muhtaç "özel koşullarda" mümkün olabilecektir. Kanunun açıkça İsrail vatandaşlarının bu kapsamda olmadığını vurgulaması kelimenin tam anlamıyla dehşet vericidir. Yasa, ayrıca ölüm cezasının hafifletilmesi, değiştirilmesi veya affedilmesini de güçleştiriyor. Böylece ölüm cezasının istisna, hapis cezasının asıl olduğu uygulama pratiği ayrımcı bir yaklaşımla tersine çevrilmiş oluyor.
Diğer yandan yine işgal altındaki topraklardan ikamet eden kişilerin, yani Filistinlilerin idam cezasına mahkum edilmesi için artık savcılığın ölüm cezası talep etmesi, askeri mahkeme heyetinin oy birliği ile karar alması, heyet üyelerinin belli bir rütbenin üstünde olması gibi güvencelerin ya da "koşulların" aranmayacağı da hükme bağlanıyor. Avukata erişim ve aile üyeleriyle görüşmelere de çeşitli sınırlandırmalar getiriliyor ve 90 gün içinde infazların gerçekleştirileceği belirtiliyor. Yasa bugün itibarıyla geriye dönük olarak uygulanmayacak olsa da İsrail'deki gidişat bu kadim hukuk prensibinin dahi ihlal edilebileceği bir görünüm arz ediyor.
Sonuç olarak Batı Şeria'daki Filistinliler için neredeyse zorunlu bir ölüm cezası öngörüldüğünü söylemek abartılı olmayacaktır. İsrail askeri mahkemelerindeki yargılamalarda mahkumiyet oranının yüzden doksanların üzerinde olduğu ve sorgulardaki işkence iddiaları dikkate alındığında kanun, apartheid rejiminde yeni ve tehlikeli bir safhaya geçildiğine işaret ediyor. Diğer hukuki sorunların aksine ölüm cezasının geri döndürülemezliği tehlikenin vahametini artırıyor. Geniş ve muğlak ifadeleri ile kanunilik ilkesini de ihlal eden yasanın iptali istemiyle İsrail Yüksek Mahkemesinde dava açıldığını da belirtelim.
Uluslararası barış ve güvenlik için tehdit
Öte yandan ayrımcılık yasağı insan hakları hukukunun evrensel düzeyde kabul görmüş çekirdek hükümlerinden biridir. Birleşmiş Milletler Şartı ve İnsan Hakları Evrensel Beyannamesinin yanı sıra İsrail'in de taraf olduğu Medeni ve Siyasi Haklara İlişkin Uluslararası Sözleşme ve Her Türlü Irk Ayrımcılığının Ortadan Kaldırılmasına İlişkin Uluslararası Sözleşme ayrımcılığı ve ölüm cezasını zorunlu hale getiren düzenlemeleri açıkça yasaklıyor.
Ne var ki tüm bunlar İsrail'in uluslararası hukukun en büyük zaafı olan yaptırım gücü eksikliğine dayanarak ihlallere devam etmesine engel teşkil etmedi. Bu eğilim, halihazırda da görüldüğü üzere İsrail'deki iç hukuk ve siyasal düzendeki yozlaşmayı derinleştirecek ve ironik şekilde kendi vatandaşları için daha az demokrasi, refah ve güvenlik yaratacaktır.
Uluslararası düzlemde ise hukuk tanımazlığın galebe çaldığı algısı, güvensizlik iklimi içinde istikrar ve barışı tehdit edecektir. Mevcut uluslararası düzenin derin çelişkileri ve handikapları bir yana, gelmekte olanın belirsizliği hiç de yabana atılmamalı. İsrail'in tetiklediği bu kaotik hal ve belirsizlik, güç temelli küresel bir anarşi riskini içeriyor. Umulur ki uluslararası toplum çok geç olmadan hukukuna sahip çıkar.