Türk siyasi tarihinde 15 Temmuz darbe girişimi, anayasal düzenin kurucu ilkesi olan 'halk egemenliği' ile 'cebir-zor' şiddetinin siyaseti ikame etme iddiasının karşı karşıya geldiği tarihsel bir eşiktir. Faşizan vesayetçi FETÖ terör örgütü tarafından gerçekleştirilen bu kalkışma, yalnızca seçilmiş bir hükümeti devirmeye yönelik bir teşebbüs değil, anayasal meşruiyetin kurucu ilkelerini tasfiye ederek halkın kurucu iradesini vesayetçi bir iktidar anlayışıyla ikame etmeyi amaçlamıştır. Halk egemenliğinin anayasal meşruiyetin yegâne kaynağı olduğu bir hukuk-politik düzende, onu cebir yoluyla bu askıya alma girişimi, anayasal düzenin onto-politik zeminine yönelmiş bir müdahale oluşturmaktadır.
Modern demokratik siyasal düzende anayasalar, salt devlet iktidarını örgütleyen teknik bir metin olmanın ötesinde siyasal topluluğun ortak 'varoluşunu, meşruiyetini ve özgürlüğünü' mümkün kılan kurucu normatif bir ufuk oluşturmaktadır. Bu kurucu normatif zeminin tahribi, yalnızca anayasal düzenin değil, siyasal meşruiyetin de yitimine; devletin hukukun kurumsal ifadesi olmaktan çıkararak 'çıplak gücün-zorun' taşıyıcısına dönüşmesine yol açmaktadır.
Modern anayasal düşünce siyasal iktidarın meşruiyetini halkın kurucu iradesinin hukuk düzeninde normatif bir forma kavuşmasında temellendirmektedir. Bu anlamda anayasal meşruiyet, 'kamusal akıl, demokratik müzakere ve toplumsal rıza' üzerinden kurucu iradenin sürekli yeniden üretilmesinden doğan dinamik bir normatif inşadır. Meşruiyet rejimini tesis eden bu inşa, kurucu iradenin hukuksal düzende tanınmasından doğmaktadır. Onto-politik meşruiyet, özgür ve eşit yurttaşların kurucu iradesini temsil edebilen ve siyasal iktidarı bu irade doğrultusunda sınırlandırabilen anayasal düzene tekabül etmektedir. Bu nedenle hukukun gerçek otoritesi, adalet fikriyle bütünleşik biçimde tecessüm eden kamusal meşruiyetten doğar, yaptırım gücünden ya da cebrin fiili-olgusal üstünlüğünde değil.
Bu perspektiften 15 Temmuz darbe girişimi, Türkiye'nin siyasi tarihinde 'vesayetçi rasyonalite' ile 'halk egemenliği' arasındaki kurucu gerilimin en görünür tezahürünü oluşturmaktadır. Bu yönüyle darbe teşebbüsü, vesayetçi rasyonalitenin kurucu iradeyi siyasal meşruiyetin kaynağı olmaktan çıkararak onu cebrin tahakkümüne tâbi kılma girişimi biçiminde tezahür eden anti-konstitüsyonel bir müdahaledir. Zira vesayetçi rasyonalite, hukuku tahakkümün aracı; halkı ise, kurucu iradenin taşıyıcısı olan siyasal özne olmaktan çıkararak tahakkümün nesnesine indirgemektedir.
Oysaki demokratik anayasal düzen; halk egemenliğinin kurucu iradesi, iktidarın hukukla sınırlandırılması ve demokratik katılımla kesintisiz biçimde yeniden üretilen kamusal rıza üzerine inşa olmaktadır. Bu açıdan kurucu irade, anayasal meşruiyetin onto-politik kaynağını; hukuk devleti ilkesi, onun normatif sınırını; demokratik katılım ise sürekli yeniden üretilmesinin siyasal imkânını oluşturmaktadır. Böylece anayasal düzen, özgür yurttaşların ortak iradesiyle varlığını sürdüren bir meşruiyet rejimine dönüşmektedir. Bu nedenle siyasal iktidarın meşruiyeti, bizatihi halkın kurucu iradesini ve normatif eşitlik-adalet fikrini temsil edebilme kapasitesinden doğmaktadır.
Darbeler, siyasal düzenin normatif varlık koşullarını askıya alan anti-politik bir şiddet biçimidir. Bu nedenle fiilî egemenlik üzerinden kitlesel itaati mümkün kılan bu cebirsel şiddet karşısında anayasal meşruiyet; 'özgür irade, toplumsal rıza, kamusal tanınma ve kurucu iradenin' normatif kabulünden doğmaktadır. Bu nedenle 15 Temmuz darbe girişimi, anayasal kurumlara yönelik bir saldırının ötesinde, halk egemenliğinin kurucu ilkesini cebirsel şiddet yoluyla ikame etmeyi amaçlayan vesayetçi tahakküm teşebbüsüdür. Fiilî egemenlik ile anayasal meşruiyet arasındaki ontolojik ayrım, hukukun şiddetten değil, halkın kurucu iradesinin hukukta normatif biçim kazanmasından neşet ettiğini ortaya koymaktadır. Bu çerçevede 15 Temmuz direnişi; siyasal topluluğun kurucu öznesi olarak halkın, anayasal meşruiyeti yeniden görünür kıldığı tarihsel bir anayasal momente tekabül etmektedir. 15 Temmuz gecesinde tüm kent meydanlarına akın eden yurttaşlar, hukukun varlık koşulunu oluşturan halk egemenliğine yönelik bir savunu refleksi ve direnci göstermişlerdir. O yüzden bu toplumsal direniş, kurucu iradenin kamusal alanda kendisini yeniden kurduğu performatif bir siyasal eylem olarak değerlendirilmelidir.
Bu anayasal moment, demokratik meşruiyetin üç kurucu boyutunu görünür kılmıştır: Halk egemenliğinin kriz anında kurucu bir siyasal eylem olarak tezahürü; anayasal değerler etrafında kamusal iradenin yeniden inşası ve anayasal düzenin korunmasını ortak bir siyasal sorumluluk olarak üstlenen kolektif yurttaşlık bilincinin tahkimidir. Bu anlamda 15 Temmuz, kurucu siyasal iradenin, demokratik meşruiyetin ve 'anayasal yurtseverliğin' kriz anlarında ortak bir anayasal bilinç ve normatif bağlılık temelinde yeniden üretilebildiğini ortaya koyan tarihsel bir anayasal moment oluşturmaktadır. Bu eşsiz tarihsel tecrübe, hukukun üstünlüğünün yalnızca normatif metinlerle kurulmadığını, onun asli kurucu öznesi olan siyasal toplumla varlığını idame ettirebildiğini göstermiştir.
Hukukun askıya alındığı noktada özgürlüğün imkânı, kamusal güven ve siyasal meşruiyet zemini de çözülmektedir. Bu anlamda darbeler, her şeyden önce, hukukun normatif ontolojisini hedef alan apolitik müdahalelerdir. Darbeler, insan haklarını mümkün kılan anayasal meşruiyet ufkunu ortadan kaldırmaya yönelik girişimlerdir. Anayasal düzenin askıya alındığı noktada onları anlamlı ve uygulanabilir kılan anayasal zemin de çökmektedir. Bunun karşısında 15 Temmuz direnişi, insan hakları ve özgürlükler rejimini mümkün kılan anayasal yaşam evreninin ontolojik bütünlüğünü koruyan kurucu bir siyasal pratik olarak tecessüm etmiştir. Zira hak ve özgürlük rejimi, 'halk egemenliği, hukuk devleti ve demokratik meşruiyet' üzerinden inşa edilen anayasallık habitatında neşet etmektedir. Bu bakımdan 15 Temmuz, haklar rejimini mümkün kılan ontolojik ve normatif zeminin kırılganlığını görünür kılan tarihsel bir sınır deneyimi oluşturmaktadır.
15 Temmuz direnişi, Türkiye'nin siyasi tarihinde 'halk egemenliği' ile kurumsallaşmış 'vesayetçi rasyonalite' arasındaki tarihsel gerilimin kesin biçimde anayasal meşruiyet lehine sonuçlandığı kurucu bir eşik oluşturmuştur. Kriz anında toplumsal reflekse dönüşen bu kamusal irade, anayasal düzenin nihai güvencesinin silahlı güç olmadığını, hukuk içinde kurumsallaşan halk egemenliği olduğunu göstermiştir. Böylece aktif yurttaşlık bilinciyle halk, eş zamanlı biçimde onun asli koruyucusu olduğunu fiilen ortaya koymuştur. Bu bakımdan demokratik anayasal ufuk, ancak 'halk egemenliği, hukuk devleti ilkesi ve insan haklarının' kurucu bir normatif bütünlük içerisinde anayasal meşruiyeti var ettiği bir siyasal düzlemde mümkün hâle gelebilmektedir. Zira anayasal meşruiyet, halkın kurucu iradesinin hukukta kurumsallaşmış normatif tezahürü olarak her türden vesayetçi tahakkümün meşruiyet iddiasını onto-politik düzlemde hükümsüz kılmaktadır.
Sonuç olarak anayasal düzeni var eden ve onu ayakta tutan ne cebir şiddetinin olgusal üstünlüğü ne de vesayetçi tahakkümün kurumsal kudretidir. Zira anayasal düzen, varlığını ancak halkın kurucu iradesinin hukukta tecessüm eden ve demokratik meşruiyet zemininde dinamik biçimde yeniden üretilen normatif otoritesinden almaktadır.