ABD Başkanı Donald Trump, geçtiğimiz günlerde yaptığı bir açıklamada, İran'ın ABD/İsrail saldırılarına yanıt olarak Körfez ülkelerini hedef almasına "şaşırdığını" ifade etti. Savunma Bakanı Pete Hegseth'e dönerek, "Sende aynı şekilde şaşırdın mı Pete?" diye sorarak şaşkınlığını ifade etti. Trump'ın bu sürpriz vurgusu, şüphesiz farklı anlamlar içeriyor. Bir taraftan bir şaşkınlık ifadesi, bir taraftan da Savunma Bakanı'nın neden bunu öngöremediğine dair zımni bir eleştiri. Trump gerçekten bu saldırıları beklemiyor muydu, yoksa bu açıklama ile her zamanki algı çalışmalarından birini mi yaptı, bunu bilmek güç. Trump saldırıların çapı ve yoğunluğuna mı şaşırmıştı yoksa Körfez'in hedef alınmasını prensip olarak beklemiyor muydu? Sanırım her ikisi de.
Fakat tartışılmayacak bir gerçek, İran'ı takip eden uzmanların böyle bir sonucu gayet doğal bir şekilde öngördükleriydi. Zira İranlı yetkililer, on yıllardır hem bölgedeki ABD üslerinin hedeflerinde olduğunu ve bu bölgelere saldırı yapabileceklerini ifade ediyordu, hem de Hürmüz Boğazı'nın kapatılması tehdidini defalarca dile getirmişlerdi. İran'ın söz konusu hamlelerini öngörebilmek için haritaya bakmak yeterliydi aslında. Bu saldırıların maddi koşulları, evvela coğrafi yakınlık tarafından belirlenmiştir. İran'ın yakın bölgeyi, hemen kendi kıyılarının karşısını hedef alabilmesi, askeri açıdan karmaşık olmayan bir durumdur. Hürmüz Boğazı üzerindeki İran kontrolü de jeopolitik pozisyonu itibarıyla Tahran yönetiminin kapasitesi dâhilindedir.
Öte yandan bölgenin yakın siyasi tarihini bilenler, İran'ın bu tehditlerinin söylem düzeyinde kalmadığını ve daha öncesinde sahada karşılık bulduğunu bilirler. İran-Irak Savaşı'nın Tanker Savaşları (1984-1988) safhasında İran, Irak'a destek verdikleri gerekçesiyle Kuveyt ve Suudi Arabistan tankerlerini hedef almıştı. İran'ın doğrudan Körfez ülkelerini hedef almasının yanında kendine yakın silahlı örgütler üzerinden dolaylı hedef almışlığı da vardır. 1996'da Huber Kuleleri'nin bombalanması eylemi, İran'a yakın Hicaz Hizbullah'ı örgütü tarafından gerçekleştirilmiştir. Ayrıca 2019'da Suudi Aramco tesislerine yapılan saldırı da yine Yemen'deki İran'a yakın Ensarullah örgütü tarafından gerçekleştirilmiştir. Yine 12 Gün Savaşı sırasında İran; ABD'nin İsfahan, Fordo ve Natanz nükleer tesislerine düzenlediği saldırıya misilleme olarak Katar'daki el-Udeyd üssünü hedef almıştır. Dolayısıyla İran'ın bugün Körfez ülkelerindeki hedeflere düzenlediği saldırıların tarihsel öncülleri bulunmaktadır.
Diğer taraftan, son saldırıların stratejik anlamını İran açısından doğru tespit etmek önemlidir. İran, Körfez ülkelerine yaptığı saldırılarda toptancı bir tarzda değil; her vakaya stratejik bir düzlemde muhtelif çıktı beklentileriyle yaklaşmaktadır. Örneğin, Dubai hedef alınırken dünya finans sistemini ve Dubai'nin temsil ettiği yapıyı sembolik düzlemde hedefe koymaktadır. Hürmüz Boğazı'nı kapatıp geçmek isteyen tankerlerden Çin Yuanı cinsinden para talep etmesi de küresel petro-dolar sistemine bir meydan okumayı temsil etmekte ve küresel güç mücadelesinde bir değişken olarak temayüz etmektedir.
İran'ın genel savaş stratejisi, savaşın maliyetlerini dışsallaştırmak, savaşı bölgeselleştirmek, küresel ekonomik şok dalgaları yollamak ve savaşın yıpratıcı tarafını ön plana çıkartarak saldırgan ülkeler açısından katlanılması zor maliyetler üretmektedir. Şu ana kadar bu stratejinin İran açısından somut çıktılar ürettiği görülmektedir. Bu çıktıların bazı açılardan kârlı ekonomik karşılıkları da vardır. Petrol ihracatını artırarak yükselen petrol fiyatları üzerinden ekonomik gelirlerini artıran İran, aynı zamanda Hürmüz Boğazı'ndan geçiş yapan gemilerden de 2 milyon dolar geçiş ücreti alarak kasasını doldurmaktadır.
Saldırıların hukuki açıdan gerekçelendirilmesi ise başka bir konudur. İran bu konuda, kendilerine saldıran koalisyonun askeri unsurlarının mezkur ülkelerde bulunduğu argümanıyla hareket etmektedir. Kısaca, "benim ülkemi bombalayan uçaklar, fırlatılan füzeler ve askeri aktörler sözü edilen Körfez ülkelerinin topraklarını kullanıyorlar. O yüzden ben de o hedefleri vurarak meşru müdafaa hakkımı kullanıyorum" demektedir. İran'ın bu tezi, Körfez ülkeleri tarafından farklı düzeylerde karşılık bulmuştur.
BAE ve Suudi Arabistan, İran'a karşı en sert tavrı alan ülkeler olarak öne çıkmıştır. Özellikle BAE, İran'a karşı "terörist" ifadesini kullanacak kadar ileri gitmiştir. Şüphesiz ki BAE, İran'ın saldırılarından en fazla payı alan ve Dubai gibi bir ekonomik merkezi, geri döndürülebilirliği tartışmalı bir şekilde zarar gören bir ülke olarak, İran'a ateş püskürmektedir. BAE-İran mücadelesinin BAE açısından bir ölüm-kalım savaşına dönüştüğü tespiti yapılabilir. Bu savaşın sürdüğü ve BAE'nin İran'a karşı askeri bir eyleme geçtiği bir denklemde, BAE'nin siyaseten ölümü mukadder görünmektedir.
Suudi Arabistan ise askeri açıdan oldukça donanımlı bir ülke olarak, savaşa dâhil olması durumunda savaşın yıkıcılığı ve yayılımı açısından belirleyici olacaktır. Bahreyn'in de Suudi Arabistan ile aynı doğrultuda hareket edeceği öngörülebilir. Ancak demografik yapısı, durumu karmaşıklaştırmakta ve İran'ın olası bir müdahalesinde Bahreyn yönetimi açısından yüksek riskler barındırmaktadır. Katar'a yönelik İran saldırılarının son günlerde kesilmesi, muhtemelen Tahran ve Doha arasındaki bir anlaşmanın sonucudur. Bu anlaşmada Türkiye'nin yapıcı diplomatik etkisinden bahsedilebilir. Kuveyt, savaşın bir an önce sona ermesini arzulamaktadır. Umman ise öteden beri İran'a karşı dengeli ve yapıcı tutumunu sürdürmektedir.
Sonuç olarak, İran'ın Körfez'e savaşı taşıma ve maliyet üretme stratejisi, şu ana kadar İran için avantajlı bir müzakere pozisyonu üretmiştir. Körfez ülkelerinin İran'a yönelik tepkilerinde yekpare bir örüntüden bahsetmek mümkün değildir. BAE gibi İran karşıtı sert söylemlerle öne çıkan ülkelerin İran karşısında askeri açıdan oldukça zayıf oldukları ve ciddi meydan okumalar üretemeyeceği ortadadır. Dolayısıyla Körfez'in İran karşısındaki tutuk ve sıkışmış pozisyonunun kısa vadede sahadaki dengeleri değiştirecek tarzda değişmesi beklenmemelidir.