Türkiye'nin en iyi haber sitesi

Cumhuriyete geçiş süreci sonrasında hayata geçirilen toplumsal mühendisliklerin büyük kısmını adlandıracak olsak bir nevi sömürgecilikten bahsetmek durumundayız. Kolonyalizmden insan onuruna daha ağır gelebilecek ne olur sualinin peşine düşersek de karşımıza kendi kendine kolonyalizmden daha ağır bir cevap da çıkmamaktadır. Yerli ya da kendi kendine sömürgeciliğin hayata geçtiği durumların istisnasız benzer bir özelliği bulunmaktadır: Kuzey Afrika'dan Kafkasya'ya, Japonya'dan Türkiye'ye başka başkentler adına milletin devletinin rehin alınmasıdır. Aksi takdirde mevzu bahis yapabileceğimiz bu farklı coğrafyalarda ortaya çıkan sosyal ve siyasal travmalar bu kadar birbirine benzer olmazdı. Bu ülkelerin birbirinden ayrılan özellikleri de rehine olmayı reddediş şiddetlerince belirlenebilir. Mesela, iki imparatorluk bakiyesi ülke olan Japonya ve Türkiye'nin bu açıdan ele alınması bile yeterince malzeme çıkaracaktır.
Bir 28 Şubat yazısına birçok farklı başlık ve mukaddime bulunabilirdi. Lakin 28 Şubat'ın ne zaman başladığı ve ne kadar süreceğine dair hep farklı iddialar olageldi. 'Bin yıl sürecek' kehanetinin şimdilik tedavülden kalktığını iddia etsek bile bidayeti konusunda net bir tarih vermek mümkün müdür? Başka bir deyişle, 28 Şubat sürecinde ortaya çıkan uygulamalar bu ülkenin daha önce hiç tecrübe etmediği uygulamalar mıydı? Aksine, bu veçheden bakınca 28 Şubat'ın en son alaka kurulacağı yıl 1997 olabilir. O halde, 28 Şubat'ı 1990'ların talihsiz bir dönemi olarak değerlendirmek mümkün değildir.
28 Şubat, ruhunu primitif batılılaşma sürecinden, adaletini tek parti döneminden, vesayetini 27 Mayıs'tan, zulmünü ise 12 Eylül'den alan kendi kendine kolonyalizm sürecidir. Bu yönüyle, 28 Şubat, Osmanlı sonrası bu topraklarda kurulan düzenin Batı'ya sunabileceği bütün hizmetlerinin rafine bir hülasasıydı. Devleti rehin alarak, çılgın bir proje, ihanet içinde bu son hizmette sunulmuş oldu. Orduda yaşanan cadı avıyla 27 Mayıs 1960 darbesini, toplumsal kesimlerde yaşanan mağduriyetle 12 Eylül 1980 darbesini, genel anlamda halkın her kesiminde oluşan mağduriyetle yeniden 1940'ların Tek Parti dönemini 1990'lara sıkıştırılarak yaşatılmış oldu.

AK Parti'yi 28 Şubat mı doğurdu?

Evet. Eğer 28 Şubat'ın 1997'ye ait bir tarih olduğunu düşünüyorsanız bu oldukça kestirme sonucu çıkarabilirsiniz. Ama eğer 28 Şubat'ı kendi kendine bir kolonyalizm olarak okursanız, bugünkü iktidarın dün bu topraklarda Batıyla ilk söz kesildiğinde direniş tohumlarının atıldığını da iddia edebilirsiniz. 28 Şubat en rafine haliyle Cumhuriyet döneminin Batı'ya sunduğu nasıl son bir hizmetse, AK Parti de milletin beş yıllık değil aksine seksen yıllık bir cevabı olmuştur. Yıllarca 'yerliliği' sadece gönüllü olarak millete dayattıkları kolonyalizmin sıfatı olmaktan öteye götürmeyenler; hakiki yerli damar karşısında ulusalcı batıcılıklarıyla dumura uğramıştır. Bundan sonra da siyasi ve toplumsal alanda yerlilikten uzaklaşarak milletle konuşmanın pek mümkün olamayacağının altı açık bir şekilde çizilmiştir.
Mağduriyetten bir iktidar çıkacak olsaydı Refahyol hükümetinin erimesi değil aksine daha fazla toparlanması beklenirdi. Öyle ki, darbenin görünen muhatabı olan Erbakan hükümeti de asıl hedef değildi. Yukarıda zikredildiği gibi 28 Şubat darbesi toplamda Refah tabanını fazlasıyla aşarak toplumsal katmanları en derinden yatay kesecek şekilde yapıldı. Bu müdahale derin Anadolu'nun fay hatlarının harekete geçmesi için yeterli oldu. Tankların, manşetlerin, mahkemelerin ve sermayenin üzerinden milletle fantezi yapmaya kadar işi ileri götürenler gözü keskinlikten değil aksine seksen yıllık yabancılaşmanın verdiği cahil cesareti ile hareket ediyorlardı. Dolayısıyla ne harekete geçirdikleri fay hatlarının derinliğini fark ettiler ne de içine düştükleri ihanetin düzeyini.

Asker-medya-sermaye ve intihar

28 Şubat sistemin bir tefessüh haliydi. Türkiye, tarihinde hiç olmadığı kadar geçmiş darbeleri ve darbe girişimleriyle açık bir şekilde yüzleşmeye başladı. Türk darbe tarihinin sonuncusu olarak bilinen 28 Şubat 1997 farklı dinamikleriyle geçmiş darbelerden ve dünyadaki örneklerden ayrı bir mahiyete sahiptir.
28 Şubat 1997 darbesi, askerin hazırladığı ve güvenliğini sağladığı bir sahnede; medya, sermaye, bürokrasi, yargı, üniversite ve dış güçlerin (ABD ve İsrail) verdiği destekle hayata geçirildi. Milyonların oyuyla seçilmiş olan iktidar partisi kapatıldı. Binlerce üst düzey bürokrat, binlerce subay trajikomik sebepler bahane gösterilerek ordudan atıldılar. Milyonlarca vatandaş akla ziyan bahanelerle ayrımcılığa maruz kaldılar. Yüzbinlerce kız öğrenci başörtüsü taktıkları için eğitimleri ya sekteye uğradı ya da ırkçı muamelelere maruz kaldılar. Yüzlerce STK'nın faaliyetine son verildi. Baas rejimlerini aratmayacak taktiklerle onlarca "terör örgütü" istihbarat birimlerince icat edildi. Bazı sivil toplum önderleri ülkeyi terk etmek zorunda kaldı. Sonuçta, 28 Şubat, geçmiş darbelerin aksine doğrudan halkın kendisini hedef almıştı. Türkiye, bir avuç fanatik batıcı jakoben eliyle kaba sömürge ülkelerini aratmayacak bir hale sokulmuştu.
28 Şubat artık yargının bir konusu. Türkiye son darbesiyle yüzleşmeyi becerebilirse sadece 1990'ların günahlarıyla hesaplaşmakla kalmayacak seksen yıllık yabancılaşmayla da yüzleşme şansı yakalayacak.
Başka bir deyişle eğer yeni bir Türkiye kurulacaksa, 28 Şubat temsil ettiği her şey ile eski Türkiye'ye ait olmak zorunda. Bu sadece Türkiye'nin iç siyaseti ve toplumsal gelişmelerin icbar ettiği bir durum da değil. Aynı zamanda bölgesel ve küresel gelişmeler karşısında yeni Türkiye'nin alacağı pozisyon açısından hayati öneme haizdir. Türkiye 28 Şubat defterini geri dönmemek üzere kapatmayı başardığı ve normalleşmesini hitama erdirdiği oranda, kolonyal zihinlerden ve girişimlerden uzak bir ülke haline gelecektir.

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu’na aittir. Kaynak gösterilse veya habere aktif link verilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir bölümü kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayın.
SON DAKİKA