TÜİK'in Adrese Dayalı Nüfus Kayıt Sistemi sonuçlarına dayanarak sunduğu verilere göre; Türkiye'deki 26,9 milyon hanenin yüzde 41,9'unda 0-17 yaş grubunda en az bir çocuk bulunurken, geriye kalan yüzde 58,1'lik dilimde, yani yaklaşık her 10 haneden 6'sında 0-17 yaş grubunda tek bir çocuk bile bulunmuyor. Bu veriler çerçevesinde, "annelik" başlığı altında güncel bir konuya değinmek yerinde olacaktır.
Aileyi Kormak: Bilinçatını Korumak
Hiç şüphesiz bu sonuç, çocuklu bir toplum olmaktan hızla uzaklaştığımızın bir göstergesidir. Bu veri yalnızca demografik bir değişimi değil, aynı zamanda annelik deneyiminin toplum içindeki yerinin de dönüşmekte olduğuna işaret etmektedir. Henüz 2025 doğum istatistikleri açıklanmasa da oluşan intiba, bir kadının doğurgan olduğu 15-49 yaş dönemi boyunca sahip olabileceği ortalama çocuk sayısını ifade eden "toplam doğurganlık hızının" 1,48'in altına düştüğü yönünde. Toplumun devamlılığı açısından 2,1'in kritik eşik kabul edildiği bir denklemde, bu olası sonuç bir önceki seneye göre daha kaygı vericidir. Haliyle bu kaygı verici tablo içerisinde, "bir reklam" içinde "annelik" kavramının, "öz" anlamından ve işlevinden uzaklaştırılması, Türkiye'nin aileyi korumaya yönelik nüfus politikalarıyla örtüşmediği için tepkilere neden olmuştur. Nasıl "(modern) aile(nin) planlaması" doğrultusunda nüfusun azaltılmasını amaçlayan 2827 sayılı Nüfus Planlaması Hakkında Kanun kapsamında, 1983'te kurulan iş birlikleri ile devlet, tüm kademeleriyle dönemin nüfus politikalarının takipçisi olduysa, bugün de nüfus politikalarını aynı titizlikle ve kararlıkla yürütmektedir. Bu süreçlerde medyanın temsil gücünün ve yapılandırıcı etkisinin de göz ardı edilmediği ise, geçmişten kalan pratik bir gerçektir. Mesela; 1983 Yapımı "Şalvar Davası" filminde, köy meydanındaki kahvehaneye "kadın eliyle" asılan "Çok Çocuk Aileye Yük Olur!" afişi ile televizyon aracılığıyla yayılan "aile planlaması" söylemi, toplumsal dönüşüm sürecinde kamuoyunu ikna etmeye yönelik bir enstrüman olarak kullanılmıştır. Anlaşılacağı üzere devletlerin nüfus politikaları, "annelik temsili" dönemin toplumsal ve demografik şartları içerisinde konumlandırmakta ona yüklenen anlam doğrultusunda ise "anneliği" söylemsel ve uygulamaya dönük politikalarla himaye etme gereksinimi duymaktadır.
"Sadece Bir Reklam…"
Reklamlar sadece birer satış sözcüsü değildir, aynı zamanda hayatı algılama biçimimizi inşa eden ideolojik göstergeler manzumesidir. Yani "sadece bir reklam" olarak tanımladığımız saniyelik içeriklerin, gözüktüğüyle sınırlı olmayan bir anlam hacmi ve anlatım biçimi vardır. Bazen "bir reklam", "bir tanımlama" üzerinden sessiz ve görünmez(!) bir telkin gücüne sahiptir. Toplumun alışkanlıklarını, tercihlerini, tutum ve algılarını yöneterek zamanla toplumun hafızasını yeniden şekillendirebilir. Ezcümle; reklamlar teknik olarak değiştirme ve dönüştürme "umudu" taşıyan "stratejik" mesajlardır.
Bazen reklamlar, stratejik hedeflerine "şok etkisi" üzerinden ulaşmayı amaçlar. Literatürde "şok reklam" olarak adlandırılan bu yaklaşım, izleyicinin dikkatini kısa sürede çekmek ve güçlü bir duygusal etki oluşturmak amacıyla çoğu zaman ironik anlatımlara, toplumsal sınırları zorlayan mesajlara ve manevi değerlere temas eden görsel ile söylemsel stratejilere başvurur. Bu tür reklamlar, izleyicide rahatsızlık, şaşkınlık ya da hayret duygusu uyandırmayı hedefler. Amaç; standart reklam dilinden sıyrılarak yüksek düzeyde duygusal tepki oluşturmak ve böylece mesajın bellekte daha güçlü ve kalıcı bir iz bırakmasını sağlamaktır. Fakat şokun dozu toplumsal hassasiyetlerle çatıştığında "ters tepme etkisi" (backlash) ihtimali vardır. Öte yandan algı, bilinç düzeyinde algılanamayacak mesajlar vasıtasıyla da yönetilmektedir. Örneğin ABD'de 1956 yılında bir sinema salonunda 45 binden fazla kişi üzerinde altı hafta süreyle uygulanan bir araştırmada, film arasında gösterilen ve saniyenin 1/3000'inde "Patlamış mısır yiyin" diye cılız(!) bir sesle haykıran reklam, bilinçaltı bir yönlendirmeyle patlamış mısır satışlarının yüzde 57,8 oranında artmasına sebep olmuştur.
İnsan zihni, bir reklamın çok sınırlı bir kısmını (1/1000 oranında) bütünsel olarak algılayıp hafızasına kaydeder. İnsanın kararlarını ve davranışlarını değiştirmeyi hedefleyen, geriye kalan (999/1000'lik) devasa "detay" ise reklamın asıl "görünmez" mesajını taşır. Yani "sadece bir reklam" olarak genellediğimiz o detaylar üzerinden bilinçaltına "ilave" mesajlar aktarılır. Bu sebeple bir reklamın hangi mekanda çekileceği, reklamda kimin oynatılacağı, görselde yer alan objelerin, sembollerin, renklerin seçimi ile reklamın ne zaman ve hangi yayın kuşağında yayınlanacağı stratejik öneme sahip planlamalardır. Günümüzde örneklerini gördüğümüz gibi aynı firmaların farklı ülkelerde farklı içeriklerle ekrana gelmesi de tesadüfen değildir.
Özetle kurgusal temsillerin ve görsel metinlerin uzun vadede algıları yönetme ve toplumsal davranışları şekillendirme gücü, bir şehir efsanesi değildir. Örneğin, 1989 yılında Türk ailesinin sofrasında hatırı sayılır bir karşılık bulamayan bir pizza firmasının pazardan çekilmesi, ancak 1991'den itibaren "Ninja Kaplumbağalar" ile birlikte pizzanın televizyonda temsil edilmesi sayesinde markanın yeniden piyasaya girmesi, gerçek bir tutundurma hikâyesidir. Bu durum, "Ninja Kaplumbağalar"ın "sadece bir çizgi film" olmadığını, aynı zamanda kültürel alışkanlıklar ve tüketim pratikleri üzerinde dönüştürücü bir rol oynadığını göstermektedir. Bu sebeple "annelik" başlığı altında, bilinçaltının manipülatif içeriklerden korunmasına dair gelişen "ters tepme etkisi", temelde aileyi ve toplumsal yapıyı korumayı amaçlayan sosyal politikaların bir uzantısı olarak değerlendirilmelidir.