Türkiye'nin en iyi haber sitesi

Başlığım dün olduğu gibi bugün de tırnak içinde.. Çünkü dünkü başlığı, Haşmet Babaoğlu'nun enfes bir yazısından ödünç almıştım. O yazının yayınlandığı cuma günü, benden 3 sayfa önce üstat Nihat Hatipoğlu'nun sayfasının manşetinde "Gülümsemek sadakadır" başlığı vardı.. Bu başlık da Hoca'dan ödünç..
1990'da başladığım bu köşede "gülümseme"nin yarattığı mucizeleri kaç defa yazdım hatırlamıyorum.. Ve de çok şikâyet ettim..
"Yahu ne gülmeyen milletiz. Sokakta tek başına yürürken gülümseyen bir yüze rastlayamayız. Hadi etraftaki yabancılar arasında yürüyenlerin asık suratlı olmasını kabul edelim.. Yahu sabahın yoğun saatlerinde odasına çıkmak için asansör bekleyen biz Sabah mensupları, birbirimize tebessüm edip, 'Günaydın' diyemez miyiz?. Desek ölür müyüz?.
Hayır!. Hemen herkeste bir karış surat..
Asansöre binersiniz. Sizden önceki katta binene 'Merhaba' demezsiniz. 'Günaydın' demezsiniz.. 'Selamünaleyküm', 'Tanrı'nın selamı' demektir. Birbirimizden Tanrı'nın selamını bile esirgeriz.. O da zaten gülümsemek bir yana, yüzünü, gözünü kaçırır. İnerken de öyle..
Niye böyleyiz biz" diye çok yazdım, çok sordum..
Niyesini bilmem ama, hem de nasıl böyleyiz..
"Karı gibi gülme lan" diye bir laf dünyanın hangi dilinde var?. Hem kadını aşağılayan ve ayrımcılık yapan, hem de bu yolla gülene söven bir deyim durup dururken çıkmamış ya..
Nihat Hoca "Gülümsemek sadakadır" derken, kaynağını da açıklıyor..
Hazreti Ali, bir gün Hazreti Peygamber'e "Çok sadaka dağıtamıyorum" diye yakınmış. Hz. Peygamber, "Tebessüm et, bu da bir sadakadır" demiş.. Nihat Hoca "Hz. Peygamber 'Tebessüm et, bununla mutlu ol' demek istedi" diye açıklıyor..
İnanır mısınız, Ercan izinli ve rahatsız. İşler Caner'e yıkılınca bir yardımcı almamız şart oldu ki, Caner hiç değilse haftalık izin yapabilsin..
Yeni arkadaş Nihat'a benim arabamı sürmenin ilkelerini anlatıyorum..
"İki araba yolda karşılaşırsak ve mutlak birimizin yol vermesi gerekiyorsa, yol veren daima ve kesin biz olacağız.. Bu arabada 'Yol benim. Hak benim' diye bir kural yok. Ne olursa olsun, yolu biz vereceğiz. Bizde 'Yol verme' diye bir âdet hiç olmadığından öbür arabanın sürücüsü yol verdiğimizi anlamayabilir. O zaman ikimiz de durur kalırız. Bunu önlemenin yolu da basit. Yol verdiğini belli edeceksin. Öbür sürücüye gülümseyecek ve elinle 'Buyurun' işareti yapacaksın.. Hiç beklemediği, hiç alışkın olmadığı bu jestin onu mutlu edecek. Arabasını ilerletirken o da sana gülümseyecek, hatta el sallayıp teşekkür edecek.. Ve fark edeceksin ki, hiç tanımadığın birinin gülümsemesi de seni mutlu edecek.. Belki o yol verdiğin sürücü de, yol vermenin nasıl mutlu bir olay olduğunun farkına varacak.. İçlerinden bir teki bile gülümseyerek ve eliyle işaret ederek 'Buyurun' demenin nasıl bir mutluluk olduğunu öğrenir ve aynisini kendi de uygulamaya başlarsa, bir uygar insan daha kazanmış oluruz."
Nihat Hoca'mın "Gülümsemek sadakadır" yazısıyla, benim onlarca "Niye gülmüyor, niye tebessüm etmiyoruz?" yazılarım, dünyaca ünlü Gallup Araştırma Enstitüsü'nün bu yıl açıkladığı "Dünya Duygu Haritası"nı hatırlattı. Bizde minnacık bir haber olmuş, Sevgili Ertuğrul Özkök de üzerine birkaç satır yazmıştı. Ben yazmadım, sakladım.. Hani "Sakla samanı, gelir zamanı" deriz ya..
İşte bugün, o gün..
1935'te Gallup adlı bir gazeteci tarafından kurulan, 1980'lerde dünya çapında araştırmalara başlayan, 2014'te "Dünyanın En Ciddi, En İnanılan Araştırma Şirketi" seçilen Gallup, 2021 yılı Dünya Duygu Araştırması'nın sonuçlarını açıklamıştı.
Dün, "ulusal öfkemiz"i yazmıştım, Haşo'dan ilham.. Bugün de "gülümsemeyişimiz"i.. Nihat Hoca'dan el alarak..
Gallup anketçileri çeşitli ülkelerin sokaktaki adamına, "Dün herhangi bir şeye gülümsediniz ya da kahkaha attınız mı" diye sormuşlar.
Sonuç.. Bu araştırmaya göre, tebessüm ve gülme konusunda, dünyada sondan beşinciymişiz. "Evet" diyenlerimiz yüzde 41'de kalmış çünkü. Altımızdaki dört, Bangladeş, Nepal, Lübnan ve Sırbistan..
Bunlara bakıp, en çok gülen ülkelerin de en gelişmişler olduğunu düşünmeyin, yanılırsınız.
Dünyanın en gülen ülkesi yüzde 85 "Evet" ile Senegal!. Aklınıza gelir miydi?. Ardından gelenler, Paraguay, Sri Lanka, İzlanda ve Güney Amerika..
Gelelim "Sakin.. N'olur sakin" başlıklı dünkü yazımıza.. Yani öfkemize.. Gallup, dünya sokaklarında dolaşıp insanlara, "Son 24 saat içinde öfke hissi duydunuz mu?" diye de sormuş..
Sonuç.. Birinci Irak, ikinci TÜRKİYE.. (Yüzde 44 "Evet" demişiz.) Üçüncü Lübnan, dördüncü geçen hafta darbe olan Tunus.. Beşinci Mısır..
Dünyanın en az gülen ve en çok öfkelenen ülkeleri arasında olunca, her gün üçüncü sayfalarımızı dolduran cinayet, intihar, katliam haberlerine niye şaşırıyoruz ki?.
Doymak bilmeyen ihtiraslarımız, ucu bucağı olmayan hayallerimiz, yaşadıklarımız ve elimizde olanlar bizi mutlu etmiyor, tam tersine "Gözünün üstünde kaşın var" lafına öfkelenip silaha sarılmamıza ya da durup dururken mutsuzluğa kapılıp ruhsal yıkıntımıza sebep oluyor..
Bizim, kelimenin tam anlamı ile toplum psikologlarına ihtiyacımız var. Hayattan tat almayı öğretecek toplum uzmanlarına yani..
Bir de öfkeyle saldıran değil, "gülümseyerek sadaka dağıtan" toplum liderleri lazım, değil mi Nihat Hocam!.

*

İÇİMİZDEKİ YANGIN...

Sevgili Zeynep Özyılmazel, Bodrum'da yarı iş, yarı tatil kısa bir süre geçirdi. Daha uzun olmasını planlamıştı, ama bir yanda pandemi, bir yanda yangınlar süreyi kısaltınca İstanbul'a döndü. İstanbul, Karaköy'deki evinin penceresi demek, okurlarımız iyi bilir.. Dönüş, "Beklenmeyen(e) Yazılar" kitabında topladığı Pencere önündeki ilhamla kaleme aldığı yazılara da dönüş oldu ve ilki geldi.. Buyurun "İçimizdeki Yangın"ı..

***

Günlerdir içimden geçirdiğim cümleleri toparlamaya çalışıyor, yazabildiklerimi tekrar tekrar siliyor, sonunda hiçbir yere varamıyorum.
İçim karışık, duygularım karışık... Birçoğumuz gibi...
Günlerce yangın haberleriyle yatıp kalktığım için ne kadar yorgun düştüğümü fark etmemişim. Dün bütün gün gözümü açamadan uyuyunca anladım.
Bu kadar güzelliğin, bu kadar canın yanıp gitmesine kahrolmamak mümkün mü?
Ama anlaşılan bunu kanıtlamak da gerekiyormuş.
Herkes yangın görüntülerini paylaşırken, ben farklı bir şey yapmak istedim. Hani her gün Instagram hesabımın "hikâye" bölümünde bir nevi Modern Saatli Maarif Takvimi yayınlıyorum ya... Günün şiiri, şarkısı, sözü, önerisi, sorusu...
Orada memleket şiirleri, şarkıları paylaştım, "Birbirinize karşı anlayışlı olun" dedim, "Eğer her şeyde bir hayır varsa, bu yaşananlardaki hayır ne olabilir" diye düşündüm. "Eğer Allah istemeden hiçbir şey olmaz ise, Allah ne görmemizi istiyor olabilir?" diye sordum...
Ne ruhsuzluğum kaldı dostlar, ne anlayışsızlığım... Pek güzel laflar yedim bazı takipçilerimden...
Herhalde ağlarken fotoğraflarımı paylaşmalı, küfür kıyamet paylaşımlar yapmalı, bağışlarımın faturalarını yayınlamalıydım...
Oysa 1.5 seneyi işsiz geçiren tüm yiyecek, içecek ve müzik sektörü, sessizce ve tabii ki gönülden geri çekildiğinde ve de üstelik tüm imkânsızlıklar içindeki imkânlarını seferber ettiğinde bunu pek az kişi fark etti..
(Ama bu arada gerekli yerlere para yediren bazı gece kulüpleri, üstelik de saat kısıtlamasına rağmen, sabaha kadar "gizli" eğlenceler düzenlerken bu kimse tarafından görülmedi... görmezden gelindi...)
Sosyal medya sayesinde harika organizasyonlar da yapıldı. Takdir etmemek, sevinmemek, böyle bir gücün olmasının güvenini yaşamamak, bu vesileyle vatandaşlarımızın yardımseverliğine şahit olmaktan gurur duymamak mümkün değil.



Ancak tehlikenin farkında mısınız? O sürekli yakındığımız kutuplaşma ateşinin nasıl harlandığını görüyor musunuz? Artık taraflar(!) bile kendi içlerinde bölünmüş vaziyetteler.
Oysa biz bir değil miydik? Her inanca, her düşünceye, her görüşe kucak açmayacak mıydık?
Kimse kimseyle aynı fikirde olmak zorunda değil. Herkes haklı da olamaz. Zaten alınmayan tedbirler, yanlış kararlar, yapılması gerekenler çıkmayacak mı ortaya?
Ama bu linç kültürü bize bir arpa boyu yol aldırmayacak.
Ortada her ne hata varsa, yanlış giden her neyse, sonunda düzeltecek olan yine bizler değil miyiz?
Peki bunu öfkeyle mi yapabiliriz yoksa sükûnetle mi? Akılla mı yapabiliriz, fevri davranarak mı? Suçlayarak mı yapabiliriz, "Benim bunda payım nedir?" diye sorup kendimizi sorgulayarak mı?
Zaman insan olmaya dair tüm bildiklerimizi masanın üzerine koyup iyice düşünme zamanı dostlar... Aksi takdirde bugünden daha iyisini yaşamayı beklemek ahmaklık olur...
...................
Müzik önerisi: İnsan Olmaya Geldim - Arif Sağ

*

Ünal Özüak/Kitap
ENFES BİR TARİHİ, SİYASİ POLİSİYE...

Elinizden bırakmadan bir solukta okuyacağınız, BALKAN HAYALETLERİ adlı, Hayy Yayınları'ndan yeni çıkan siyasi polisiye romanına "Bugün günlerden son gün" alt başlığıyla giriyor Ahmet Sevindik. Balkanlar'dan Manisa'ya, İstanbul'a, oradan tekrar Balkanlar'a uzanan yüz küsur yıllık bir ticaret, tarikat, cemaat, akçeli işler, cinayet hikâyesini... MİT, Sırp polisi ve istihbaratı, Sırp mafyası arasında olayın peşini bırakmayan eski emniyet mensubu Orhan Derman ve onun ekibinin serüveninde anlatıyor. Daha doğrusu yaşatıyor. Graham Green'in ünlü "Üçüncü Adam" ve "Havana'daki Adamımız" kült polisiyeleri kıvamında yazılmış BALKAN HAYALETLERI sayfalarını tez çevirmek, düğümleri çözmek için sabırsızlanacaksınız.
"Delilleri takip ederseniz suçluyu bulursunuz ama parayı takip ederseniz neyle karşılaşacağınızı bilemezsiniz!" diyor romanın kahramanı Orhan Derman.. Orson Welles'in devleştiği "Üçüncü Adam" 1949 ve Alec Guinness ile Maureen O'Hara'nın birlikte efsane oyunculuk sergiledikleri "Havana'daki Adamımız" 1959 filmleri gibi Balkan Hayaletleri'nin filmi çekilse "Behzat Ç." rolünde harikalar yaratan Erdal Beşikçioğlu, Komiser Derman rolüne cuk oturur.
Kinin ve nefretin kemikleştiği Balkanlar coğrafyasında "Balkan Hayaletleri: Bugün Günlerden Son Gün", bizim tarihimizde facia olarak geçen Balkan Savaşı'ndan sonra bir kanadı Makedonya'dan kaçarak Anadolu'ya sığınan, diğer kanadı Makedonya'da kalmayı tercih eden bir ailenin yaşadıklarına odaklanıyor. Ailenin asırlık dramını okurken Moda Mektep Sokak No: 22'deki ahşap evimizin tavan arasındaki ceviz sandıktan bulup çıkardığım, yığınlar halinde üst üste istiflenmiş asker, kadın, çoluk çocuk Türk cesetlerinin soluk, sepya sarısı resmini gösterdiğimde gözleri dolarak "Bulgar mezalimi" diyen ciciannem geldi gözümün önüne.



Trabzonlu Kahyaoğulları'ndan Zennube Hanım'ın, yüz yaşını devirdikten sonra geçirdiği demans yüzünden zaman zaman evden kaçıp "Enver'lere gidiyorum" diye Moda'da mırıldanarak dolaşırken, tanıyanlar tarafından "Tamam hanımefendi sizi saraya götürelim" diye eve döndürülmesi hoş çocukluk anılarımdandır.
Ciciannem, Mustafa Kemal ve ünlü İttihatçıların Harbiye'deki tabiye, gerilla savaşları hocası Trabzonlu Miralay Nuri Bey'in eşiydi. Şevket Süreyya Aydemir, "Tek Adam" kitabında Mustafa Kemal'e Kurtuluş Savaşı'mızın gerilla savaşı taktiklerini Harbiye yıllarında öğreten hoca olarak bahseder Nuri Bey'den... İşte o Nuri Bey'in kılıç ve nişanlarıyla dekman (Kovboyculuk gibi bir eski çocuk oyunu) oynarken aşağı getirerek büyük anneannemi ağlattığım o resmin siyasi polisiye romanını yazmış Ahmet Sevindik, BALKAN HAYALETLERİ diye..
Bizim Kadıköy Maarif Koleji'nin mezunu, ülkemizin önemli sinema adamlarından biri olan Eriş Akman, "Senaryonun sırrı hikâyenin sağlam olmasından geçer" der. Ahmet Sevindik, çok sağlam hikâyeye oturtmuş ilk romanını... Osmanlı'nın dört düvele karşı mücadele verdiği Balkan Savaşı'nda yaşadığı toplu kıyım fotoğrafları benim de gözlerimi doldurdu. Soykırım edebiyatı yapan ABD Başkanı Biden görmeli bunları...
Biz soykırım anması yapacak olsak hafta olurdu...

*

TEBESSÜM

- Kara kedi görmek gerçekten uğursuz mudur?.
- Evet.. Fareler için..

*

SEVDİĞİM LAFLAR

Hayatın kötü günleri de olmalı ki, insan dayanıklılığını ve cesaretini gösterebilsin.
Senancour

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu’na aittir. Kaynak gösterilse veya habere aktif link verilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir bölümü kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayın.
SON DAKİKA