Türkiye'nin en iyi haber sitesi

Ozan Binici'yi bu köşe okurları iyi tanır. Harika bir müzik adamıydı.. Yapımcı, yönetimci ve yaratıcı.. CRR'de yöneticiyken bizlere ne dünya starlarını ve yerli yıldızlarımızı izletmişti. Sonra Belediye Kültür Daire Başkanlığı'nda asıl hünerini gösterdi.
Başta Kadıköy İskelesi'ndeki Belediye'nin İstanbul Kitabevi'nde pazar sabahları klasik ve caz konserleri düzenledi. Kışları içerde, yazları terasta.. Gelen giden vapurların arasında ve o harikulade İstanbul siluetine bakarak..
Sonra yeni yerler keşfetti.. Tekfur Sarayı Bahçesi.. Bildiğimiz Sarnıç'ın hemen ötesindeki Şerefiye Sarnıcı.. Oralara haftalık konserler koyup milleti tiryaki etti..
Bu konserlerde çalanlar ve söyleyenler de ilk defa halk önüne çıkan gençlerdi. Konservatuvar öğrencileri..
İki elim kanda olsa ayarlar, koşardım.. Kemaller üşenmez taa Ankara'dan kalkar gelirlerdi..
Beylikdüzü halkına Caz ve Klasik Müzik Festivalleri düzenleyen ve on binlere izlettiren, benim Etiler'den oralara taşınmama sebep olan Ekrem İmamoğlu Büyükşehir'e başkan olunca, nasıl umutlanmıştım..
Ama biliyorsunuz, İmamoğlu'nun beni nasıl yanılttığını..
Ve Ozan bana uğradı geçenlerde.. Büyükşehir Kültür Dairesi'nden istifa etmiş. İmamoğlu'na kendi ekibini kurma fırsatı vermek için..
Boş oturmamak için de Kültür ve Turizm Bakanlığı'na CV'sini yollayıp iş istemiş. Şimdi bekliyormuş. Onu anlattı..
"Sen boş oturmazsın" dedim.. "Şimdi yazıyorum" dedi. Öykü yazıyormuş meğer..
"Aman bir tane seç, yolla hemen" dedim.. Yolladı.. Ben de şimdi sizlere yolluyorum.. Çok şirin bir pazar öyküsü bu..

***

Biz 90'ların futbol sevdalısı delikanlılarından hangimiz Beşiktaş'ın üç kez üst üste şampiyon olmuş, 1991-1992 sezonunu namağlup tamamlamış efsane kadrosunu bir solukta ezbere sayamaz... Bu hem de öyle bir süratle vuku bulurdu ki, Ronald Koeman'ın çektiği ve hızı saatte 120 kilometreyi aşan şutları dahi geride bırakırdı.
O siyah-beyaz forma ruh halimize öyle bir etki ederdi ki; ne rehber öğretmenler ne de ağabeylerden alınan telkinler onun yerini tutardı. Berbat geçmiş bir sınavdan çıkardık, teselliyi onda bulurduk; aşkta kaybederdik, yeşil sahada kazanırdık. Nasıl mı?
Gelin bir '77'linin ilk gençlik güncesine misafir olalım:

***

YA YA YA! ŞA ŞA ŞA! KARAKARTAL ÇOK YAŞA!!!
Cuma: 7.45 (Okul Bahçesi'nde)
Ali Abi maşallah bugün yine formundaydı. Umurbey'den beş dakikada Dürdane sırtlarına vardık. Bazen ona Red Kit'in kıyafetlerini giydiriyorum.
- Çok sevdiğim Düldül'e bu öyküde yer yok. Ali Abi'nin Mercedes marka minibüsü ondan rol çaldı.
- O Amerikalı kovboy nasıl gölgesinden hızlı silah çekiyorsa bizim Ali Abi de o hesap.
Zannedersin ki minibüsü o değil de Emre Yerlici sürüyor. Rallici mübarek! Kırk dakikalık yolu neredeyse yirmi dakikada aldık.
Yok yok! Biraz abarttım galiba. Adamın günahını almayayım. Zaten sınav günleri hep böyle olur, zaman Uludağ'ın tepesinde esen çılgın rüzgârlar gibi geçer.
Okulun bahçe kapısından adım atmaya göreyim, yüreğim hızla ve gittikçe gürleşerek tremolo yapan timpani misali kulağımın dibinde çalmaya başlar. Bugün de öyle oldu.
Yarın da Beşiktaş'ın maçı var!
Ya ya ya! Şa şa şa! Karakartal çok yaşa!..
Neredeyse 8.30
Sınıftan içeri girip tam sırama oturdum ki Beethoven'ın Dokuzuncu Senfoni'si çalmaya başladı. Bunu öğrencileri sakinleştirmek için yapıyor olsalar gerek. Halbuki şu an bestecinin Beşinci Senfonisi'nin giriş motifi daha uygun olurdu.
"Ta ta ta tammm!!!!"
Mrs. Tebessüm'ün, yani İngilizce'cinin topuk sesleri koridorda iyiden iyiye işitilmeye başlandı bile. Kollarında cüssesinden yüklü sınav kâğıtlarıyla geliyor.
- Bu arada, şu sınav kâğıtlarının üstüne sinen şekerimsi mürekkep kokusuna da bayılırım, doğrusu. Kokladıkça pamuk helva çeker canım.
- Ve malumun ilamı: Sorular iç güveysinden hallice. Bir de dalga geçer gibi "Good Luck" yazmışlar sona. "If it's easy. Let it happen" diyesi geliyor insanın. "Then. Let's get it started. See you soon dear diary." (Hıncal'ın notu.. İngilizce bilmiyorsanız, bir bilene soruverin, bi zahmet.)



Bir sonraki ders (Biyoloji)
Konumuz: Doğal Kaynaklar ve Biyolojik Çeşitliliğin Korunması.
Biyoloji derslerini seviyorum ama öğretmenimizi daha çok. Üniversiteden yeni mezun olmuş.
İlk yılı. Pek bi güzel. Ninem günümüz teknolojisinin nimetlerini gördükçe dizlerini döverek "Ah evladım ah! Biz dünyaya erken gelmişiz" der hep.
Ben de biyoloji öğretmenimizi gördüğüm ilk günün akşamı nineme "Ah nine ah! Ben de dünyaya geç gelmişim" demiştim.
Dürüst olmak gerekirse şıpsevdi bir gönlüm var benim, kabul. Güzel bana öyle güzel bakmaya görsün, şairin demesiyle "Allah yarattı demem severim." Ama öğretmenime beslediğim bu eflatuni sevgi, tıpkı erguvan çiçeğinin rengi kadar büyülü. Her neyse, ince işler bunlar. "Çok kafaya takarsan adama prangalar eskitir" der dedem. Bu lafı pek anlamasam da tecrübe konuşuyor tabii. Vardır bir bildiği.
Yarın da Beşiktaş'ın maçı var.
Ya ya ya! Şa şa şa! Karakartal çok yaşa!..
12.15.
Beethoven'ın Dokuzuncu Senfoni'si eşliğinde yemekhaneye inme vakti. Cumaları dönerpilav günü. Gerçi Bursa gibi İskender'in nirvanası bir kentte döner-pilav yemek de ne tatmin edici ya. Amma velakin erenler toprağına basıyoruz. Şükretme huyu serde var.
Yarın da Beşiktaş'ın maçı var.
Ya ya ya! Şa şa şa! Karakartal çok yaşa!..
Öğleden sonraki ilk dersimiz: Müzik.
Bu aralar blok flütle çeşitli bestecilerin yapıtlarından basit müzik cümlelerini çalıyoruz. Yeri gelmişken not düşmeden edemeyeceğim. Nedense milletçe ilkokul, ortaokul ve lise müfredatındaki müzik, resim gibi şu müspet ilim denilen derslere gereğinden az önem veriyoruz. Hatta bir seferinde çocuğuna 5 üzerinden 4 verdi diye bir veli, müzik öğretmenimize ne çok kızmıştı. Neymiş efendim, bu dersler yıl sonundaki genel not ortalamasını yükseltmeye yararmış! Müzikten 4 mü verilirmiş! Oysa en yüksek milletler bu alanda başarı göstermiş fertleriyle övünenlerdir.
15.15
Blok ders yapacağız ve bu sayede dersin sonundaki 15 dakika bize kalacak. Ooh! Bir de haftanın son dersi olduğunu düşünürsek dünya için küçük ama bizim için ne büyük bir zaman dilimi bu. Hiç kimsenin ders yapası yok. Herkesin aklı fikri hafta sonunda. Bir arkadaşımız cüretkâr davrandı ve fizik öğretmenimize, "Bugün bizi serbest bırakır mısınız? Aramızda sohbet edelim" dedi. Öğretmenimiz Raif Bey pek babacan bir tavırla, "Pekâlâ, şöyle bir anlaşma yapalım. Bir soru soracağım. Bunu içinizden bir kişi dahi bilirse sizi serbest bırakacağım" dedi.
Nefesimizi tuttuk. Soruyu bekliyoruz:
"Valilik konağının -hani şu her sabah okula gelirken önünden geçtiğiniz- bahçesindeki Atatürk heykeli var ya. O heykeldeki atın kaç ayağı havada?"
Şaşırdık. Böyle bir soruyu hiç beklememiştik. Tüm sınıf hep bir ağızdan bir şeyler söyledi. Kimi bir ayağı havada, kimi şaha kalkmış, dedi.
Cevabı öğrendiğimizdeyse büyük bir hayal kırıklığına uğradık. Meğer tüm ayakları yere basıyormuş.
"İşte" dedi öğretmenimiz. "Bakmak ve görmek. Her ikisi de birbirinden çok farklı şeyler. Ama üzülmeyin, sizi yine de serbest bırakacağım. Yalnız bu konuyu bir düşünün" dedi ve ne yalan söyleyeyim, bu şimdiye kadar aldığım en büyük dersti. İnsan bastığı toprağı tanımalı, yaşadığı coğrafyayı görmeli.
17.15
Bu senfoni de en güzel bu saatte çalıyor doğrusu. Bir hafta daha bitti.
Yarın da Beşiktaş'ın maçı var.
Ya ya ya! Şa şa şa! Karakartal çok yaşa!..
18.00 Dürdane Sırtları
Servisteyiz. Birden içim daraldı. Akşam yemekte babam İngilizce sınavımın nasıl geçtiğini soracak ya! Ben de her zamanki gibi paparayı yememek için elime ayağıma bulaştıracağım bir yalan söyleyeceğim. Oh my God! Düşündükçe içimi hafakanlar basıyor. "Ali Abi!
Biraz yavaş git!"
Yarın da Beşiktaş'ın maçı var.
Ya ya ya! Şa şa şa! Karakartal çok yaşa!..
Maça dakikalar kala..
Bu sabah kahvaltı sonrası, akşamki maçın stresini yatıştırmak için kendimi sokağa attım.
Deniz havası bana hep iyi gelmiştir. Gemlik Sahil Caddesi'nde ellerim cebimde yürürken bir ara kulaklarıma inanamadım. Kasetçi Selim Abi'nin dükkânından yükselen seslere doğru koşar adımlarla yürüdüm. Bir de ne göreyim? Raflarda Nirvana'nın yeni albümü "Nevermind" arz-ı endam ediyor. Bu grubun hastasıyım. Büyüyünce bizim memleketin Kurt Cobain'i olmak istiyorum.
Bu arada, babamın arkadaşı Ethem Amca'nın da Kurt Cobain'inkine benzer -benzer demek az kalır, hık demiş burnundan düşmüş- bir gitarı var. Bizimkilerin onlara misafirliğe gideceği akşamlar Cobainvari hırkamı sırtıma geçirir, gitarı alır başlarım konsere.
Maç esnası spiker: Beşiktaş ikinci yarıya etkili başladı. Yeni bir atak daha sağ kanattan gelişme eğilimde. Ali topu bir süre sürdükten sonra Sergen'e verdi. Sergen, Metin'le verkaç yaptı ve altı pas çizgisi civarında meşin yuvarlağı çok şık bir plaseyle ağlara gönderdi. Beşiktaş 1-0 önde.
Dedem ve ben: Goooll!.. Goolll!...
"Bak bu çocuk var ya bu çocuk. Sergen! Gelecekte Türk futbolunun en büyük yıldızlarından olacak."
Beni Beşiktaşlı yapan dedemin bu ıslak bakışlarına "Ya ya ya! Şa şa şa! Karakartal çok yaşa!" tezahüratı eşlik etti.
"Yarın ilk iş olarak bu çocuğun formasını alacağım" dedi yıllardır, bildim bileli her maçı sırtında Yusuf Tunaoğlu formasıyla seyreden Dede Kartal.
Maçın diğer gollerini Ali ve Metin attı. 3-0 kazandık.
3. şampiyonluk kapıda...
Ya ya ya! Şa şa şa! Karakartal çok yaşa!!!

***

GÜL BABA ADINA KONSER!..

7 Eylül 2021 Salı günü Sabancı Müzesi Fıstıklı Teras'ta bir konser var.. "BACHÇEDE YAZ FESTİVALİ"ne "Gül Baba Türbesi Mirasını Koruma Vakfı" Macaristan'dan Peter Sarik Trio'yu getiriyor.
Boğazın eşsiz manzarası eşliğinde, yıldızların altında, kendinizi sadece caz melodilerine bırakacağınız bir akşam isteyenler sakın kaçırmasın.
Tarih boyunca Türk-Macar dostluğunun pekişmesinde ayrıcalıklı yeri bulunan ve bugünlere kadar bu dostluğun pekişmesine kaynak oluşturan Gül Baba Türbesi, restorasyonunun tamamlandığı, ziyaretçilerine kapılarını açtığı 2018 yılından itibaren amaçlarına daha bir hızla yürümekte. Bundan yaklaşık tam 500 yıl önce aramızdan ayrılmış olan Derviş Gül Baba sahip olduğu birleştirici, buluşturucu felsefesini günümüze kadar getirdi.
Macar Başbakanı Viktor Orban'ın talimatlarıyla Macaristan Dışişleri ve Dış Ticaret Bakanlığı bünyesinde kurulan Gül Baba Vakfı'nın başkanlığını eski Galatasaray Başkanı Adnan Polat yapıyor. Türkiye temsilciliğini sosyal, sanatsal ve kültürel yönüyle Devlet Opera Balesi eski genel müdürlerinden dostum Remzi Buharalı üstleniyor.
Gül Baba, Galatasaray'ın hem Lise, hem Kulüp simgelerinden. Sultanililere özellikle duyurmak istedim.

***

PAZAR NEŞESİ

Gene Sevgili Eyüp Karadayı dosyasından.. Onu bir daha analım, beraber..
Bir grup İngiliz, Amerikan ve Türk, gemiyle yolculuk ediyorlarmış. Birden şiddetli bir fırtına kopmuş.. Geminin batacağını anlayan kaptan, hemen yolculara koşup gemiyi boşaltmalarını istemiş.. Fakat kimse kaptana inanmamış. Kendilerini denize atmayı kabul etmemişler!..
Bir süre sonra, bütün yolcuların ölüm tehlikesiyle karşı karşıya olduğunu gören kaptan, hemen bir tayfasını çağırmış, "Git, bir de sen dene.. Onları gemiden atlamaya ikna etmelisin" demiş.
Tayfa gitmiş ve kısa bir süre sonra yolcuların gruplar halinde, cankurtaran yelekleriyle denize atlamaya başladıklarını gören kaptan, o tayfaya merakla sormuş:
" Eee!.. N'oldu!?.."
"Hepsi atladılar efendim..."
Kaptan çok şaşırmış:
"Nasıl olur yahu!?.. Daha demin kıllarını bile kıpırdatmamışlardı.. Ne dedin sen onlara!?.."
"Çok kolay oldu!.. İngilizlere 'Sizin gibi soylu insanlar, batmak üzere olan bir gemide olmamalı' dedim.. Hepsi atladı suya!.. Amerikalılara ise 'Deniz suyunun insan sağlığı için çok faydalı olduğunu' söyledim.. Onlar da suya daldılar.."
"Peki ya, o inatçı Türklere ne dedin ki!?.."
"Onlara da 'Burada denize girmek yasak..' dedim sadece!.."

***

LATİN SÖZLERİ

"Probitas laudatur et alget!"

"Dürüstlük övülür ama göz ardı edilir!"
Iuvenalis

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu’na aittir. Kaynak gösterilse veya habere aktif link verilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir bölümü kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayın.
SON DAKİKA