Amerika Birleşik Devletleri dediğimiz devlet, 20. yüzyıl uygarlığına sinema, caz, Fitzgerald'dan Hemingway'e, Faulkner'den 'beat kuşağı'na bütün bir edebiyat gibi olağanüstü güzel şeylerin yanısıra, o kadar da güzel olmayan şeyler armağan etti. Etkilerini yeni bir yüzyılda hâlâ duyumsadığımız doymak bilmez bir kapitalizm ve de gangsterlik, bunların başta gelen ikisidir. Ve zaten ikincisi ilkinin bir ürünü, bir uzantısı değil midir? Sokağa inmiş, en kaba biçimiyle gangsterliğin, kapitalizmin ilk büyük iflası olan 1929 ekonomik bunalımını hemen izleyen günlerde öylesine gemi azıya aldığı da bilinirse? Ama yine ABD'nin büyüklüğünü yapan şeylerden biri de böylelikle belirdi: Gangsterlik denen olay, başlamasıyla birlikte Hollywood sinemasının ilgi alanı içine girdi ve
Halk Düşmanı'ndan
Cehennem Ateşi'ne, '
Yaralı Yüz'den
Baba serisine dek uzanan filmlerle, sinemada tüm boyutlarıyla işlendi. ABD böylece sinemasının bir yanıyla hayal alemlerine merdivenler kurarken, öte yanıyla nasıl görkemli bir 20. yüzyıl belgeseli oluşturduğunun da kanıtını vermiş oldu. Bu öylesine garip ve de büyüleyici bir çemberdi ki, bir gangster hikâyesi anlatan ünlü
Manhattan Melodrama filmi, öte yandan bizzat kendisi gangsterlik tarihi içinde yer aldı. Çünkü 30'ların ünlü gangsterlerinden John Dillinger, tüm Amerikan polisinin peşinde olduğu yıllarda (1933-34) sevgilisiyle birlikte bu filmi görmek için gittiği sinemadan çıkarken öldürüldü. Böylece çember tamamlanıyor ve gerçekle efsane artık ayrılmaz biçimde içiçe girmiş oluyordu. Artık büyük bir çağdaş Amerikan ustası saydığım Michael Mann, işte bu olayı perdeye getiriyor. 1933 yılı, hem sokak gangsterliğinin doruğa çıktığı, hem de devletin bunun karşısında güçsüz kaldığı bir dönemdir. Yeni kurulan FBI öylesine acizdir ki, Chicago'lu Dillinger ve Baby Face Nelson'un peşine düşen müfettiş Melvin Purvis, örgütün aczini itiraf ederek destek ister. Ve bir western filminden çıkmışa benzeyen kovboy şapkalı dört silahşör, FBI ekiplerine katılır: İki farklı dönem Amerikan mitosunun görkemli buluşması!... Ama işin içine Amerikan sinemasının (western ustası Anthony Mann, gerçekçi drama ustası Delbert Mann ve edebi uyarlama ustası Daniel Mann'dan sonraki) dördüncü Mann'ı olan Michael Mann girince, elbette her şey değişiyor. Ve tıpkı
Heat- Büyük Hesaplaşma" veya
Collateral gibi, kara film türü sanki yepyeni bir gençlik aşısına kavuşuyor. Mann, 30 ve 40'ların işlek ve akıcı uslubunun yerine, çağdaş ögelerle bezeli bir anlatım koyuyor: aksiyon kadar (ki o çok iyi veriliyor) sakin anlar da, konuşmalar kadar suskunluklar da, patlayışlar kadar bekleyişler de değer kazanıyor. Ve aksiyon sineması, gangster filmi türünün aslında biraz yıpranmış kalıpları içinde bambaşka bir boyuta, hadi adını koyalım, bir şiir boyutuna erişiyor. Tıpkı öteki Mann filmleri gibi.. Mann ayrıca gangsterlik olayının özündeki şiddet, acımasızlık ve maçoluğun aynen onunla mücadele eden polislerde de varolduğunu gösteriyor. Özellikle işkence sahneleriyle... Yönetmen,
SİNEMA dergisinde sevgili Murat Emir Eren'in belirttiği gibi, upuzun filmde sadece iki kez karşı karşıya gelen iki büyük oyuncusu Johnny Depp ve Christian Bale'den sonuna dek yararlanıyor. Edith Piaf kompozisyonundan uzun zaman sonra, Fransız oyuncusu Marion Cotillard'ın varlığı, bu erkekçe şiddet öyküsünün aynı zamanda bir aşk filmi olmasına büyük katkıda bulunuyor. Üç imzalı senaryonun parlaklığının yanısıra, Elliott Goldenthal'in 'operatik' (operayı andıran) müziği, hikâyeyle içiçe olarak etkili bir fon oluşturuyor. Türünde zirveye çıkıp oturan önemli bir film...
HALK DÜŞMANLARI ****
(Public Enemies) Yönetmen: Michael Mann/ Senaryo: M. Mann, Ronan Bennett, Ann Biderman/ Görüntü: Dante Spinotti/ Müzik: Elliott Goldentahl/ Oyuncular: Christian Bale, Johnny Depp, Marion Cotillard, Channing Tatum, Leele Sobieski, Giovani Ribisi, Billy Crudup, David Wenham/ UİP (Universal) yapımı.