Sabah yataktan kalkar kalkmaz "bugün iktidara ne çamur atsam" diye düşünmeye başlayan postalcılar, şimdi de Binali Yıldırım Hükümeti'nin "kuruluş hızına" bozulmuşlar...
AKP kongresi sadece birkaç saat sürmüş, oyların sayılması bir saat bile sürmemiş, hemen ertesi gün Yıldırım'a görev verilmiş, o da yirmi dört saatten az bir zamanda bakanları belirlemiş, gene yirmi dört saat bile geçmeden cumhurbaşkanı onaylamış ve kabine listesi açıklanmış...
Fazla hızlıymış.
"Teamüle" uygun değilmiş.
Oysa eskiden hükümet programının hazırlanması, ne güzel, en az bir hafta kadar sürermiş...
Fena mı işte, başkanlık sisteminde işlerin ne kadar çabuk ve etkili yürüyeceği hakkında bir ipucu, bir fikir sahibi oldunuz!
Üzülmeyiniz, sırada güvenoyu var. Birkaç gün de bununla geçer, işler yavaşlamaz ama siz mutlu olursunuz.
Sonra "sizinkiler" ara ara gensoru önergesi falan verirler, reddedilir ama "muhalefetgörevi yerine getiriliyormuş gibi" bir hava doğar, ona da sevinirsiniz.
Böyle böyle geçinir gidersiniz, maaşınız işler.
Başkanlık sistemi olsa, o hükümet "akşamına" açıklanacak ve ne güvenoyu olacak ne de gensoru. Hopursanız da bopursanız da beş yıldan önce ne hükümeti devirebileceksiniz ne de erken seçim isteyebileceksiniz.
O zaman ne yazacaksınız?
Atatürk'ü anlatırsınız. Acaba Atatürk devrinde başbakan kaç günde belirlenir, hükümet kaç günde kurulur, programı kaç günde okunurmuş, öğreniriz.
Engin Ardıç/Sabah
Bu süreçte, bu sayede hem güçlü bir orta sınıf ortaya çıktı hem de yoksul sınıflardan orta sınıfa geçiş hızlandı. Ancak AK Parti'yi iktidara taşıyan ve daha çok Erdoğan'la somutlanan kapsayıcı ve üretime dönük yatırımcı büyüme politikaları kurumsallaştırılamadı. Maliye tarafında yalnız faiz dışı fazla vermeyi başarı sayan, para politikası tarafında da enflasyonu tutmayı (düşürmeyi diyemeyiz) amaçlayan iktisat politikası bütünü "resmi" politika olarak varsayıldı.
Buradaki mücadele, çok açık söylemek gerekirse, Erdoğan'ın ısrarı ile mevcut resmi politikayı ısrarla sürdüren siyasetçi ve bürokratlar arasında geçti. Tabii ki Türkiye'nin birçok stratejik konusunda olduğu gibi bu konuda da muhalefetin bir dahli yoktu ve bu çok önemli mesele AK Parti'nin bir iç meselesi olarak sessiz ve derinden sürece damgasını vurdu. Bugün gelinen noktada Türkiye'nin ekonomide patinaj yaptığı, gerekli stratejik sıçramayı yapacak adımları atamadığı ortadadır. Tasarrufların düşüklüğünden, enflasyona oradan ısrarlı işsizlik ve cari açığa değin tüm temel sorunların kaynağı ısrar edilen para ve maliye politikası yanlışlarıdır.
Öncelikle, mevcut para ve maliye politikalarında köklü bir değişiklik gerektiği ortadadır. 2001 krizi sonrası, Derviş Programı denilen ve geleneksel IMF programlarının, dalgalı kur rejimi ile, revize edilmiş hali olan programı artık tümüyle geride bırakmamız gerekiyor. Bu program, istikrar adı altında para ve mali piyasalarında, faiz ve bütçe sıkılığı temel araçlarıyla, kontrolü öne çıkarmakta ve burayı temel başarı kıstası olarak görmektedir. Bu bakış açısıyla ortaya çıkan politika, belli bir dönem toparlanmayı sağlamıştır. Ama bu, sürdürülebilir (başarı) değildir.
Öncelikle Türkiye ekonomisinin önümüzdeki 10 yıl içinde hedeflediği büyüklüklere ulaşması için ihtiyaç duyulan yıllık ortalama yüzde 6-7 seviyelerinde bir ekonomik büyüme, iç tüketim ve ithalata dayalı olarak sürdürülemez. İhracatın yüksek katma değer içeren yeni bir küresel rekabet dinamiğiyle buraya en yüksek katkıyı vermesi gerekir. Kaldı ki, görülmüştür ki, mevcut programla ortalama yüzde 7'lik bir büyüme sağlasak bile, bu oran cari açık ve yüksek enflasyon gibi temel sorunları katlanılmaz ve sürdürülmez kılmaktadır.
"Bu noktada önemli olan husus; sadece sanayide üretim yapmanın bir ülkeyi sanayileşmiş ülke statüsüne taşımadığıdır. Sanayileşmiş ülke olmak için ülkenin kendi üretim ve ürün teknolojisine sahip olması, teknoloji yoğun ve bilgi yoğun sanayilerin payının, emek ve sermaye yoğun sanayilerin payının üzerinde olması gerekmektedir." Bu çerçevede; ülkemiz ekonomisinin hedeflediği 2023 yılı vizyonuna ulaşması için; "yüksek teknolojili ve katma değerli sektörlere, faktör verimliliği artışına ve yurtiçi tasarruflara dayalı" yeni bir büyüme modeline ihtiyaç vardır. Ribasız, üretime dayanan yeni bir ekonomi anlayışı burada temeldir. Bu programın temel başlıklarını yazmaya devam edeceğiz ancak işe mevcut para ve maliye politikalarını değiştirmekten başlanılacağının altını yeniden çizelim.
Cemil Ertem/Milliyet
İki gündür sosyal medyada Semiha Yıldırım hakkında sefil bir kampanya döndürülmeye çalışılıyor.
Hani öyle ki, insan şuracıkta yazı konusu etmeye bile utanıyor.
Artık alıştığımız "Başı örtülü First Lady olmaz!" itirazlarından "bu kadar köylü görüntü de olmaz" noktasına kadar gelindi.
Bu terbiyesizlikleri yapanlara kızanlar da laf yetiştireceğim diye yine "görüntü" üzerinden tartışmaya katılıyor.
Oysa bu bir bakıma tuzağa yakalanmanın ta kendisi!
Laikperest çakma elitlerin esas derdi görüntü değil ki!
Yalan bu!
Onlar dinden, dindar insanlardan ve Anadolu irfanından neredeyse tiksiniyorlar ve genç kuşakların toplumsal bilinçdışında bu tiksintinin iz bırakması için her fırsatı kullanıyorlar.
Hiç uymamak gerek ama öyle de zor ki!
Haşmet Babaoğlu/Sabah
Erdoğan düşmanlığı ile gözleri kör olanların, dimağları dumura uğrayanların ve vicdanları kararanların, AK Parti delegesinin iradesini anlamaları mümkün değildir. Evet, nedir bu Erdoğan sevgisi, bağlılığı ve sahiplenme?
Birincisi Erdoğan'ın şahsı ile ilgilidir. Sevip sevmeme önemli değil, bu insanda bir liderlik karizması var. Hitabetiyle, siyasete en alt basamaklardan gelip kendisini ispatlamasıyla, icraatlarıyla, bilhassa Gezi olayları, 17/25 Aralık darbe teşebbüsü ve 7 Haziran-1 Kasım sürecindeki liderliği ile AK Parti tabanı, fırtınalı sularda test ettikleri liderlerine sonuna kadar güveniyorlar. CHP tabanı, MHP tabanı öyle değil diye AK Parti tabanı niye küçümseniyor?
AK Partililer "Biz liderimizi bulduk, sonuna kadar ona sahip çıkacağız" diyorsa, bu duruş neden demokratik bir anlayış görmüyor, buna saygı duyulmuyor? Hani vicdan hürriyeti, fikir ve kanat hürriyeti?
İkincisi, yıllardır hasretini çektiğimiz kutlu yürüyüşün büyüyerek devam etmesi arzusudur. Bu ülkede manevi değerleri önemseyen ve İslam'ı yaşama adına gelecek endişesi taşıyan büyük kitle, özledikleri lidere ve hükümete kavuştuklarına inanıyorlar. "Kendi değerlerimize bağlı kalarak da ayağa kalkabiliriz. Batı'nın ilmini teknolojisini alalım ama bizim yüksek insanî hasletlerimiz, bir millet kardeşliğimiz var. AK Parti iktidarı ve Erdoğan'ın liderliği ile tarihi bir fırsat yakaladık. Biz bugünlerin hasreti içindeydik. Çok şükür bugünleri de gördük. Aman bu yürüyüş sekteye uğramasın. Aman yakalanan bu fırsat heder olmasın. Şahıslara, kimin başbakan, bakan olduğuna takılmayalım..." diye düşünüyorlar. "Bu kutlu yürüyüşte Erdoğan bize lazım, Türkiye'ye lazım..." diyorlar.
Hele terör saldırıları ile Türkiye'ye boyun eğdirmeye çalışanların Erdoğan'a baskılarını, yüklenmelerini ve içerdeki şer ittifakının direnmesini gördükçe... Hele küresel güç odaklarına taşeronluk yapanın Pensilvanya'dan kin ve nefret saçmasına ve Washington'dan, Brüksel'den artan yedi düvel saldırılarına içerledikçe, Erdoğan'a daha da sahipleniyorlar. Büyük ve güçlü Türkiye'nin hasretini çekmeyenler, Erdoğan bağlılığını anlayamazlar...
Hüseyin Gülerce/Star
MHP'de paralel yapı destekli bir siyasi ameliyat yapılmaya çalışıldığını defalarca söyledik.
Hiç kuşkusuz bu operasyonu yapanların birinci önceliği MHP'yi ele geçirmek. Zira Bahçeli'nin liderliğini yaptığı MHP "inatçı ve negatif bir muhalefet" yapsa da, paralel yapının kuklasına dönüşmemek için gayret sarf etti.
Bahçeli, talihsiz bir biçimde paralel yapı söylemlerini kullansa da, partisine paralel yapı unsurlarının sızmaması için uğraştı.
7 Haziran ve 1 Kasım seçimleri öncesinde aday listeleri arasına girmeye çalışan paralel yapı mensupları ve işbirlikçilerine müsaade etmedi.
7 Haziran seçimleri sonrasındaki tavrıyla "yüzde 60'lık blok fantezisi"ni çökertti.
Temmuzda "devrimci halk savaşı" adı altında iç savaş ortamı oluşturmaya çalışan PKK'nın işine gelecek işler yapmaktan kaçındı. Sokağı ve gençliği işaret eden radikal sağcılaraalan açmadı.
Yapılmak istenen, paralel yapının güdümünde, HDP'yle ve yeni CHP'yle yan yana durabilecek ve operasyonlara açık bir MHP oluşturmak.
Peki ya başarılı olmazlarsa?
O zaman da B planı devreye sokulacak. Nedir o?
Yeni bir partiye doğru yol almak ve "sağdaki küskünler"i bu çatı altında toparlayarak AK Parti'ye karşı "güçlü bir alternatif" oluşturmak.
Zira bu planı yapanlar AK Parti'yi "soldaki oluşumlar" ve "sol tandanslı başkaldırılar"la alt edemeyeceklerini gördüler. Paralel yapının darbe girişimlerinden bir sonuç elde edilemeyeceğini gördüler.
Bu durumda sağdan bir alternatif çıkararak AK Parti'yi yerinden etmeye çalışıyorlar.
Bu hesap bugünün hesabı değil elbette. 2019'un hesabı.
Nihayetinde bu da bir siyasi mücadele biçimi ve iktidar stratejisi denebilir. Ne var ki sahici bir siyasetin gerçek bir toplumsal tabanı ve şeffaf bir politik ajandası olur.
MHP'de ve MHP dolayımında oluşturulan siyasi mühendislik çabası sahici bir sosyo- politik arkaplana dayanmıyor.
Suni ve yönlendirilmeye açık bir siyasi oluşum olarak emir bekliyor...
Fahrettin Altun/Sabah
Ankara'da hükümet yenilenirken İstanbul'da aynı günlerde kritik ve sembolik bir zirve düzenlendi. Birleşmiş Milletlerin 73 yıllık tarihinde ilk kez bir 'Dünya İnsani Zirvesi' yapıldı, ev sahibi Cumhurbaşkanı Erdoğan'dı. 'Yer yerinden oynuyor' zannedilen yeni hükümet, Erdoğan için gerçekten de zamanı olunca bakıp kurulmasına onay verdiği bir şeydi. Dünya bugün, BM Genel Sekreteri Ban Ki-Moon'un da söylediği üzere, 2. Dünya Savaşı'ndan beri gördüğümüz en korkunç insani krizle karşı karşıya, 125 milyondan fazla insan yardım ve korumaya muhtaç durumda. Buna rağmen Türkiye, sadece üç milyondan fazla Suriyeli ve Iraklı mülteciye kapılarını açmasıyla değil, cüssesine oranla (yani GSYİH ile karşılaştırıldığında) yaptığı yardımlarla da en cömert ülke konumunda. Kendisi gelişir ve büyümeye devam ederken aynı zamanda cömert ve iyi olunabileceğinin bir modeli, somut bir göstergesi olarak yeni Türkiye, tüm saldırılara rağmen durmuyor, sömürgeci ve adaletsiz dünya düzenine de meydan okuyor aynı zamanda.
Gelgelelim Angela Merkel hariç hiçbir G7 ülkesi lideri katılmadı bu zirveye. Erdoğan'ın "Dünya Beş'ten büyüktür" diyerek her fırsatta eleştirdiği, hatta dünyanın bugün içinde bulunduğu durumun sorumlusu olarak işaret ettiği BM Güvenlik Konseyi'nin beş daimi üyesinin liderleri de katılmadı. Neden katılmadılar sizce? Bu tür BM etkinliklerinde en önde fotoğraf vermeyi sevenler neden 'fotoğraf vermekten başka bir şeye yaramaz' deyip kaçmayı tercih ettiler dersiniz?
Bu uzun bir mücadele. Erdoğan, 'seni öldürmeyen şey güçlendirir' misali, her vurduklarında biraz daha büyüyor, "yansam da küllerimden doğan bir hisar vardır" diyor. Elbette "sondan bir önceki kabine"den bir günde devrim niteliğinde değişiklik beklemiyoruz. Ama adım adım, yorula yorula, kanaya kanaya yürütülen davada, bazılarının istediği üzere öyle çok da 'Batı'yla uzlaşma, pragmatizm ve pratiklik' değil, ama 'geri dönüşü mümkün olmayan hatalara yol açacak ve sonu yenilgiye gidecek agresiflikler' de değil, taşlar bir sonraki raunt için yuvalarına döndüğünde biraz daha mesafe kat etmiş olmalarını istiyoruz.
Merve Şebnem Oruç/Yeni Şafak
Hatırlayın... Özal'ın iktidardaki ANAP'ı özelleştirmelere başladığında, muhalefet bunları yargı yoluyla engellemeye çalışıyordu. Zaman geçti... Özal sonrasındaki koalisyon iktidarı da özelleştirmelere başlayınca, bu defa Mesut Yılmaz'ın muhalefetteki ANAP'ı bunları engellemeye çalışıyordu.
"Türklüğün unutulmuş vasfı cihanın medeniyet ufkunda bir güneş gibi doğacaktır" diyenAtatürk'ün partisi CHP'nin bugünkü Genel Başkanı'nın ayıplı söylemlerle siyasetinkalitesini yerle bir etmesini içinize sindirebiliyor musunuz?
İktidardaki AK Parti'ye "3'üncü Boğaz Köprüsü'nü yapmak için 14 yıl beklemeniz migerekirdi" diyecek yerde, yeni Başbakan'ın adı üzerinde "Bin Ali, in Ali" benzeri soğuk çeşitlemeler yapmak, CHP Genel Başkanı'na yakışan bir davranış mıdır?
Geçen hafta sonunda gerek yurt içinden gerekse yurt dışından Atatürk havaalanına gelen uçaklar yoğun trafik yüzünden ya Sabiha Gökçen'e ya da Çorlu'ya indirildi. Binlerce uçak yolcusu saatlerce beklemek zorunda kaldı. CHP'nin Genel Başkanı kimin neye inip bineceği üzerinde soğuk espriler yapacak yerde "3'üncü havalimanını inşa etmeyi neden geciktirdiniz" diye iktidarı sorgulasaydı, daha etkili siyaset yapmış olmaz mıydı?
"Muhalefet ediyorum" gerekçesi ile siyaseti kötü kokulara boğanlar için bir Nasrettin Hoca fıkrası vardır... Nasrettin Hoca'nın yanında seslice yellenen biri, kabahatini örtbas edebilmek için ayağını tahtaya sürtmeye başlamış. Hoca gülümsemiş ve "Hadi sesini uydurdun diyelim... Ya kokusunu ne yapacaksın" demiş.
Mehmet Barlas/Sabah
Bu akımın öncülerinden biri de maalesef Kemal Kılıçdaroğlu! "Namussuz", "geri zekâlı", "cahil", "şerefsiz" gibi kullandığı kelimeleri artık kanıksadık. Bu kadarla da kalmıyor, hızını alamayıp, ağzına geleni söylüyor. Mesela bir bayandan, Aileden Sorumlu Bakan'dan söz ederken, "Birilerinin önüne yatmış" ifadesini kullanabiliyor. "Özür dile" denildiğinde, geri adım atmak bir yana üzerine basa basa bir daha tekrarlıyor.
Bu ülkenin Başbakanı ve Cumhurbaşkanı'na "Benim adımı yolsuzluklarla anarsan, ana… a" diyebiliyor. Üstelik dil sürçmesi falan da değil. Ardından devam ediyor çünkü:
-Gerisini söylemeyeyim. Yetmiyor, bitmiyor, bu ülkenin Cumhurbaşkanı'na küfür eden çocukları makamına çağırıp kutluyor. Seviyesizliği destekliyor ve kutsuyor. Onlara "evladım" diye hitap ediyor. Belli ki onlara bakıp kendini görüyor.
İmam ve cemaat misali… Kılıçdaroğlu'na bakan ise üslubunu daha da çirkinleştiriyor. Seviyeyi alabildiğine düşürüyor. Çirkinlik iyice tavan yapıyor.
TBMM, geçtiğimiz salı günü tarihinde görülmemiş bir çirkinlik yaşadı. Başrolde yine Kemal Kılıçdaroğlu vardı… CHP Grup Toplantısı'na "izleyici" olarak katılan bir grup, İktidar Partisi mensupları için, "hırsız" ve "katil" diye bağırdı. Görüntüler, HDP'nin yaptığı toplantıları hatırlatıyordu. Kemal Bey, sesini çıkarmadı, onları susturmadı; tersine hayli mutlu oldu. Bu güruh, daha sonra hızını alamayıp iyice çirkefleşti. Cumhuriyetimizi temsil eden Tayyip Erdoğan ve arkasındaki yüzde 52'lik büyük halk kitlesini hedef aldı. Meclis tarihinde görülmeyen bir rezalet yaşandı:
-Tayyip'in p.çleri durduramaz bizleri, Tayyip'in p.çleri durduramaz bizleri…
Kılıçdaroğlu yine mutluydu, yine sesini çıkarmadı, yine o güruha "susun, siz ne yapıyorsunuz" diye müdahale etmedi. Sırıtarak o iğrenç hakaretleri dinledi.
Hiç şüpheniz olmasın… Bu çirkin görüntülerin pek çok CHP'liyi bile kahrettiğini, yüzlerini buruşturduğunu biliyorum. Denemesi bedava, mesela Deniz Baykal ve Onur Öymen gibi isimlere sorun. "Güzel oldu, destekliyoruz" derlerse, sizden özür dileyeceğim.
Bugün, Türkiye'nin birlik ve bütünlüğüne kasteden, hendek kazıp, askerimizi, polisimizi kurşunlayanlara "arkadaşlar" diye hitap edip, ülkeyi yönetenlere de her türlü hakareti hak gören bir Kılıçdaroğlu figürüyle karşı karşıyayız! Durmuyor, susmuyor… Mahkeme kararları sonucu yüksek tazminatlara mahkûm edilmesine rağmen, tavrını, tarzını ve üslubunu değiştirmemekte direniyor. Ben merak ediyorum! CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, göreve geldiği 2010 Yılı'ndan bu yana, sarf ettiği sözler sebebiyle kime ne kadar tazminat ödedi? Büyük bir servet tutar herhalde!
Yine merak ediyorum, bu tazminatlar kendi cebinden mi çıktı? Devamında bir sorum daha olacak, bu paraları nereden buldu?
Eğer para kendi cebinden değil de CHP'nin kasasından çıkıyorsa, bu eylem suç değil mi? Cevap gelmeyecek, biliyorum. Ama ben görevimi yapıp, yine de soruyorum.
Emin Pazarcı/Akşam
Sancar "Sakın kibirli olmayın" diye başlıyor konuşmasına; "Laboratuvarıma giderken üniversite kampusundaki dev posterimin önünden geçiyorum ve içimden 'Allah'ım bana böyle büyük bir kafa verme, ben bildiğin Aziz'im' diye geçiriyorum."
Nebil Özgentürk'ün Aziz Sancar belgeselini izlerken, imkânsızlıklar içinde, bıkmadan usanmadan ve sabırla verilen mücadelenin öyküsünü görüyoruz. Aziz bey "Belgeseldekikadar başarılı değilim" diye başladığı cümlesini "Ben zor şartlarda yaşadım ama o zamanlarda herkes zor şartlarda yaşadı. Mardin'de yoksulluk varsa, Polatlı'da da vardı"diye bitiriyor.
Tevazu, dünya çapındaki başarının ağzından daha derin etkiliyor insanı: "Beni evliya yapmayın, ben normal bir insanım, sadece çok çalıştım." Hayata bakışını özetlediği ifade ise aktarılmaya değer: "Her şeye memleketim ve Türk tarihi perspektifinden bakarım. En güzel yazdığım makaleye 'Yunus Emre Divanı' derim."
Peki ya insan genom haritası ile dünyada bir ilki başarmak? Bu haritaya "Piri Reis'inharitası" diyor Aziz Sancar ve çıkarıp cüzdanından salondakilerle paylaşıyor: "Benimyüzümden Amerikalı dostlarım Piri Reis'i ezberledi."
Dervişane üslup içinde eşi Gwen hanımı da unutmuyor Sancar: "Benim başarım, Teksas'ta doğmuş bir hanıma Türkiye'yi sevdirmektir. Şimdi Türkiye'den bilim yapmaya gelen gençlere annelik yapıyor." Bir de anekdot: "Nobel de işe yaramıyor beyler, ödülü aldıktansonra eve gittim, eşim 'çöpü çıkar' dedi, çıkardım."
Söz Amerika'dan açılmışken Sancar'dan bir eleştiri geldi salona; "Amerika'ya şükran borcum var, Amerika bizi seviyor ama bizim onlara kendimizi anlatmamız lazım. Görevimizi iyi yapmadık, memleketimizi iyi tanıtmadık."
Şeref Oğuz/Sabah
Bunu cevabı ise şu anda muhalifler arasında en güçlü adayın kim olduğuna bağlı. Meral Akşener dışındaki adayların tamamının arkasındaki delege sayısı çoğu Koray Aydın'a yakın kimseler olmak üzere toplam 75'i geçmediği gözleniyor. Şu anki delege listesine göre Meral Akşener son aşamada işbirliği önereceği diğer adaylarla birlikte muhtemel oy potansiyelini 700 civarında hesaplıyor. Bu sebeple MHP Genel Merkezi'nin karşısında yarışacak isim Akşener'dir.
Akşener birkaç aşamalı bir strateji izliyor… İlk aşama 'Ülkücü Hareketi kendi etrafında konsolide etmek.' Sürekli 'Ülkücü İrade' vurgulamasının arkasında yatan sebep bu… İki hafta önce kurultay toplama girişimi sırasında otel önünde yaşanan tartışmalı sahneler muhalif hareket içinde çatlamaya Akşener'in eleştirildiği değerlendirmelere yol açmıştı. Şimdi Akşener bu sıkıntıları bir kenara bırakıp yoluna devam etmeye karar vermiş gözüküyor. Çankırı, Kastamonu gibi illeri dolaşıp yine gövde gösterileri yapıyor. Arkasında da bir kesim İstanbul sermayesi ve maalesef Paralel desteği... Akşener yani partiyi ele geçirdikten sonra MHP'yi 'merkez sağ' kulvarda iktidarın alternatifi olmasını sağlayacak hamlelere başlatmayı planlıyor. Yani Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ı hedef alan sert bir strateji izleyecek. Amaç başkanlık sisteminin önüne set çekmek ve erken seçimi zorlamak… Akşener Batı'dan da destek göreceğini düşünüyor. İşte bu oyunu bozmak siyaset ustası olan Cumhurbaşkanı Erdoğan ve AK Parti'nin elinde. Yeter ki birileri "Akşener de kimmiş, ondan bir şey olmaz" fikrine kapılıp olayı çarpıtmasın.
İlnur Çevik/Yeni Birlik
Taşları oynatacak diyoruz çünkü bu karar, sadece MHP yönetimiyle 4'lü muhalif aktörlerin geleceğiyle değil, aynı zamanda önümüzdeki süreçte yeni bir seçimin kapısını da aralayacak gelişmelerle de yakından ilgili.
Çünkü sıkışan sadece MHP değil, yeni anayasa ve siyasal sistem nedeniyle Türkiye de derin bir sıkışma yaşıyor. İki seçenek var; ya uzlaşmayla mevcut ucube sistem "partili cumhurbaşkanlığı" çözümünü üretecek ya da yeni anayasa ve siyasal sistem değişikliği için topluma gidilecek.
Yargıtay'ın MHP kararıyla ikinci olasılık daha güçlü görünüyor. MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli de bunu gördüğü için grupta, AK Parti'ye kapıları kapadı. Başkanlık veya partili cumhurbaşkanlığına açık olmadığını belirterek 7 Haziran öncesi pozisyonuna geri döndü.
Sistemin önünü meclis yoluyla açma şansı kalmadı.
Bahçeli'nin bu hamlesi Yargıtay'ın kararıyla da örtüşüyor. Yargıtay'ın kararından sonra hızla harekete geçen Bahçeli, "hodri meydan" diyerek 10 Temmuz'da MHP olağanüstü kurultayının yapılacağını açıkladı.
Eli güçlenmişti çünkü 4'lü muhalif grup ölümcül bir hata yapmıştı. Meral Akşener'in 3 arkadaşını ekarte edip, meydanda kalmasının ardından Koray Aydın'ın Akşener'in Paralel Yapı'yla ilişkisini seslendirmesi Bahçeli için bulunmaz fırsattı.
Bahçeli, muhaliflerin en büyük silahı "AK Parti'ye destek veriyor" kartını da boşa çıkartınca, rahat bir nefes aldı ve kurultay kararı vererek onları kendi oyun sahasına gelmek zorunda bıraktı.
Kara kara düşünme sırası şimdi muhalefette.
Ayrıca Meral Akşener, Sinan Oğan, Ümit Özdağ ve Koray Aydın arasında bir mutabakat da yok. Kimin ne kadar oy alacağı da meçhul.
Daha ilginci önce talep ettikleri kurultayın Bahçeli eliyle yapılmasına karşı çıkmaları...
Onlara göre "Bahçeli istifa etmeli" çünkü oraya gidildiğinde "Kongre tüzük gereği yasal olarak yapılamaz" korkusu yaşanıyor.
Bu sürece bir dış müdahale olur mu bilemem ama siyaset mühendislikleriyle partiler dizayn edilmeye kalkılınca Bizans oyunları da kaçınılmaz oluyor.
Bahçeli bu kez de virajı alacak görünüyor.
Mahmut Övür/Sabah
MHP'deki kaynağıma "MHP tüzüğünün açık hükmü zaten böyle bir kararın ipucunu vermiyor muydu" diye sorunca bana 27 Temmuz 2005 yılına ait çok çarpıcı bir Anayasa Mahkemesi kararı gönderdi.
Evet, bu karar CHP hakkında.
Bakın aynı durumdaki CHP için Yargıtay-Anayasa Mahkemesi denkleminin verdiği karar ne:
Cumhuriyet Halk Partisi'nden toplam 348 delege Haziran 2004 tarihinde "Tüzük değişikliği talebiyle" noterden posta aracılığı ya da doğrudan müracaatla Parti'nin olağanüstü kongreye çağrılmasını istedi. Talep tarihinde CHP'nin büyük kongre delege tam sayısı 1294'tü. Yeterli sayıda delegenin olağanüstü kongre talebini işleme almayan Parti 12. Olağanüstü Kongre çağrısı yaptı ve 3 Temmuz 2004 tarihinde toplanarak Genel Başkan (Deniz Baykal) için güven tazeleme oylamasıyla sona erdi.
Tüzük değişikliği istekleri ise hiç gündeme alınmadı. Bunun üzerine iki partili, Yargıtay Başsavcılığına suç duyurusunda bulundu. Yargıtay Başsavcısı ise konuyu ilgili olduğu gerekçesiyle Anayasa Mahkemesi'ne iletti.
SONUÇ: Anayasa Mahkemesi 2820 sayılı Siyasi Partiler Yasası gereğince büyük kongre üyelerinin beşte birinin talebi üzerine tüzük değişikliği için olağanüstü kongre yapmayan Cumhuriyet Halk Partisi'ne kararın tebliğinden itibaren altı ay içinde bu aykırılığı gidermesi için aynı Yasa'nın 104. Maddesi gereğince ihtarda bulunulmasına oy çokluğuyla karar verdi.
MHP'liler işte bu karar ortadayken Yargıtay'ın önceki günkü kararını Hukuk Cinayeti olarak tanımlıyorlar.
MHP'li hukukçular da sadece CHP ile ilgili değil onlarca karar örneğiyle birlikte verdikleri savunmada Yargıtay'ın Sulh Hukuk Mahkemesinin kararını bozarak bu konuda Anayasa Mahkemesi'nin yetkili olduğunu belirten bir karar vermesini beklediler. Bu yüzden de çok öfkeliler. Ak Parti'ye yüklenmelerinin sebebi belki de bu.
Kısaca Türkiye'de bir hukuk ve yargıç sorunu olduğunu bir kez daha idrak ettik bu kararla.
Lâkin bir başka sonuç da şu: MHP'deki kriz sadece Genel Başkan Devlet Bahçeli'nin değil, Devlet'in de sorunu hâline gelmek üzere. Özellikle Kırmızı Kitap'ta terör örgütü olarak nitelenen Paralel Devlet Yapılanması'nın MHP'yi ele geçirme operasyonu söz konusuysa.
Fuat Uğur/Türkiye
Şunu unutmayalım... Davutoğlu Hükümeti Ağustos 2014'te kurulduğunda, Cumhurbaşkanı'nın başkanlığında kabine toplantısı uzun süre zikredilmedi. Ta ki Cumhurbaşkanı Erdoğan, bir dış geziden dönerken benim sorum üzerine, "İnşallah yeni yıla da Bakanlar Kurulu'nu toplayarak gireriz" diyene kadar...
19 Ocak 2015'teki o toplantı öncesinde Davutoğlu, Cumhurbaşkanı ile gergin bir görüşme yapmıştı. Davutoğlu'nun, oturma düzenindeki yeri bile başlı başına mesele olmuştu. Hatta Külliye'den dağıtılan ilk fotoğrafta Davutoğlu'nun, bakan arkadaşlarından ayrışmaya gayret etmesi ve koltuğunu Cumhurbaşkanı'nın yanına çekerek görüntü vermeye çalışması hafızalara kazınmıştı.
Tarihin garip tecellisi olsa gerek o dönem Cumhurbaşkanı Başdanışmanı olan Binali Yıldırım, "Cumhurbaşkanı, 5 Ocak'ta Bakanlar Kurulu'na başkanlık yapacak" demiş ve buaçıklaması partinin aykırı ağabeylerince krize dönüştürülmüştü!
Halkın doğrudan oylarıyla seçtiği ilk Cumhurbaşkanı olarak kendisini, "Koşan terleyen Cumhurbaşkanı olacağım" sözleri ile tanımlayan Erdoğan'ın, AK Parti ile kâğıt üzerinde kesilen ilişkilerini, sanki hafıza kaybına uğramışçasına unutması mümkün değildi. Ancak, bugün polemik üretmekten başka bir şeye yaramayacağını düşündüğüm olaylar dizisi Erdoğan'ı, partisinden koparmaya, adeta "onursal başkan" düzeyine taşımaya başlamıştı.
22 Mayıs 2016 Kongresi'ni Erdoğan'ın, kurucu genel başkanı olduğu partisi ve yakın çalışma arkadaşları ile gönülden buluşması, delegenin ayağa kalkarak sergilediği duruşu ise bir büyük beklentinin karşılanması ve hasret gidermesi olarak görmek lazım.
Cumhurbaşkanı'nın, 7 Haziran 2015 Genel Seçimi öncesi sadece tavsiyeleri ile yetindiği ancak bilinen manada müdahil olmadığı süreçlerin, AK Parti'yi hangi noktaya taşıdığı bugün daha iyi anlaşılıyor. Geçtiğimiz yaz süren bıktırıcı koalisyon pazarlıkları toplumda 1990'ların acı dolu anılarını tazelerken, umutların yeşerdiği noktada Erdoğan'ın siyasi tecrübesi ve ustalığının izleri vardı. 20 Temmuz Suruç saldırısında sonra başlatılan kapsamlı terörle mücadelede asker ve polisin mutlak olarak güvendiği ve ortak paydasında buluştuğu isim de Cumhurbaşkanı idi. 1 Kasım 2015 Seçimleri'ne giden yolun arka planı ve neticeleri ise Erdoğan'ın siyaseti okuma ve milleti tanıma ferasetinin örnekleri olarak siyasi tarihe geçti!
Okan Müderisoğlu/Sabah
Mustafa Yeşil Bey'in eşi, tüm dindarları da töhmet altına alacak şekilde.. Şunları söylemiş:
"20 yıldır sofranızı paylaştığınız dostlarınız, komşularınız, yaşananları size sormak yerine iftiralara inanmayı tercih etmiş, sizinle görüşmekten korkar hale gelmişse, onların bu tavırlarına şahit olmak her gün daha da incitiyor. Bu durumda nereye kadar dayanabilirsiniz?"
Başkalarını bilemem.. Ben kendi adıma.. Akit adına söyleyebilirim.. Mustafa Yeşil'i, bir defa, Üsküdar'daki vakıf merkezinde gördüm..İnglitere'den yeni dönmüş, vakfın başına geçmişti..
Bu vesile ile.. Bir tanışma toplantısı düşündüklerini söyleyerek, Akit mensuplarını, Vakıf merkezine davet etmişti. Orada kurulan sofrayı paylaşmıştık.. Dolayısı ile, "sofra arkadaşlığı" sebebi ile.. Mustafa Bey'in eşinin sözü, bize de dokunuyor..
O 2-3 saatlik görüşmede bile.. Kısa süreli bir atışma yaşamıştık ama.. Görmezden gelinebilecek küçük bir ihtilaf idi.. Yıllarca, ikinci bir "sofra arkadaşlığı"mız olmadı ama...
17 Aralık'tan önceki, dersane tartışmaları sırasında.. Ve 17 Aralık darbe girişiminden sonrasında.. "Aynı sofrayı paylaşma"nın hatırına.. Daha önemlisi..
Alnı secdeliler arasında bir ihtilafın varlığı, ağırımıza gittiği için.. Mustafa Yeşil'e sormak istemiştik.. Cevap alamamıştık..
Görüşmek bile mümkün olmamıştı.. Şimdi eşi, "Atılan iftiralara, bize sormadan inanıyorlar" diyerek, dostlarından, komşularından şikayetçi oluyorsa.. Önce kendi eşine sormalıydı: "Görüşmek isteyenlere, cevap veriyor muydun?"
Görüşmek isteyenlere, konuyu size soranlara cevap vermezseniz.. Burnunuz havada, küçük dağları (haşa) siz yaratmışsınız gibi.. Görüşmekten bile kaçınırsanız..
Başınıza gelenlerden şikayete de, hakkınız olmaz.. Yine de.. Önümüzdeki tablodan sevinç duyuyor değilim.. Onun içindir ki..
Mustafa Bey, kaçak olduğu için, yüz yüze görüşmeye gelemez ama.. Bir "Alo" der.. Veya mail atıp, konuları izaha çalışırsa.. Köşemiz, kendisine açıktır..
Ali İhsan Karahasanoğlu/Yeni Akit
Nobel ödülünün en keyifli tarafı da Prof. Dr. Aziz Sancar'ı tanımamız oldu galiba. Aziz Sancar, öyle burnundan kıl aldırmayan ukala akademisyenlere benzemiyor. Sancar; vatanını milletini seven, iyi yürekli, mütevazı, adam gibi adam! Yaptığı konuşmalarda gençlere çok önemli öğütler veren ünlü profesör; arada espri yapmayı ve insani özelliklerini anlatmayı da ihmal etmiyor.
Aziz Sancar, katıldığı bir televizyon programında Nobel'i aldıktan sonra evde yaşadıklarını anlatmış:
"Eve gittim, baktım hanım 'Aziz çöpü dışarı çıkaracaksın' diyor. 'Ya ben Nobel aldım.' dedim. 'Sen yine de çöpü dışarı çıkaracaksın' dedi. Ondan sonra Nobel işini karıştırmadık ev işlerinde..." Aziz Sancar, bu çöp dökme örneğiyle de kadınların, erkeklerin hiçbir zamananlayamayacakları ruh hallerini özetlemiş. Nobel ödülü kazansan da, şampiyonluk golünü atsan da eve gelince içişleri bakanı ne derse o olur!
Mevlüt Tezel/Sabah
Türkiye 24-25 Mayıs tarihlerinde Birleşmiş Millet Dünya İnsani Zirvesi'ne (DİZ) evsahipliği yaptı. Türkiye, dünyanın vicdanı olan bir ülkeye yakışır şekilde, zengin ülkeler tarafından sömürüldüğü için kriz ve savaşlarla boğuştuğu için geri kalmış ülkelerin sorunlarını her fırsatta gündeme getiriyor. DİZ, BM'nin bugüne kadar yaptığı en geniş katılımlı zirve oldu. Bunda Türkiye'nin bugüne kadar sergilediği tavrın katkısı inkar edilemez. BM'nin bütün üyeleri Güvenlik Konseyi'nin 5 daimi üyesi etmiyor. BM Güvenlik Konseyi küresel sömürü düzeninin teminatı işlevi görüyor. Ve bunu bir tek Türkiye seslendiriyor.
DİZ'e 60'ı devlet ve hükümet başkanı olmak üzere 173 ülkenin temsilcisi ve toplam 9 bin yabancı delegasyon katıldı. Dünyanın kaderini elinde tutan BM Güvenlik Konseyi'nin sabıkalı üyeleri tabii ki yoktu zirvede. Biri seçim telaşında diğeri günah çıkarma ziyaretlerinde, ötekinin insanilikle zaten uzaktan yakından alakası kalmamış, Suriye'de sivil hedefleri vurma peşinde. Hoş olsalar ne değişecek? "Dostlar insanilikte görsün" pozları vermiş olmaları dışında.
Ama hiç olmasalardı belki de Suriye krizi bu noktaya gelmeden çözülebilecekti. BM'yi kimyasal silah dahi harekete geçirememişken bugün burada, yarın başka yerde yapılan, yapılacak olan her insani zirve, daha şimdiden BM Güvenlik Konseyi düzenini" meşrulaştırma cürümü ile malul olacak.
Birleşmiş Milletler'in ilk kez tertip ettiği DİZ'in teması, mevcut küresel insani sistemin karşılaştığı sınamalara yönelik çözüm önerileri geliştirilmesi. Ayrıca insani yardım çabalarının geleceğine ilişkin bir gündem oluşturulması. Küresel sistemin hiç de insanı olmadığını sahillere vuran ölü çocuk bedenlerinden biliyoruz oysa. Çıkarcı politikaların yarattığı insani krizlerle karşı karşıya insanlık. Bu düzeni değiştiremedikten sonra dünya yaşlandıkça insanlıktan çıkmaya devam edeceğiz. Türkiye'nin vurgusu ise tam da bu noktaya: "Dünya 5'ten büyüktür" bu işte.
Halime Kökçe/Star
Grupta sarfedilen o küfürlerle kan vaadini birbirinden ayrı değerlendiremeyiz.. Memlekette CHP eliyle, açık bir iç savaş çağrısının yapıldığını artık görmemiz lazım..
CHP'nin iplerini elinde tutan irade kitleleri karşı karşıya getirmeye çalışıyor.. Ve bu tertibin arkasındaki kurmay zeka, iç savaşların tarihsel arka planı konusunda gayet bilgili..
benzerlerine yakın politik tarihimiz içinde sıklıkla rastlayacağımız iç savaş kışkırtıcılığının istikametini biliyorlar..
Azınlıkların değil, çoğunluğun sabrını taşırmak.. İç savaşlar hep böyle başlamıştır.. Azınlığın talepleri, hep marjinal düzeyde kalmıştır.. Bazı ülkelerde kulak verilmiş, dikkate alınmış, çözüm üretilmiştir..
Bazı ülkelerde ise devlet, yasal gücünü kullanarak, silindirle üzerinden geçmiştir hak talep edenlerin.. Ama (sayısal bakımdan) çoğunluğun tepesinin arttığı ortamlarda artık ikinci perde başlamış anlamına gelir..
PKK yıllarca bu amaç için kullanıldı.. PKK'nın; Kürtlerin sosyal, siyasal, kültürel hakkı için asker polis şehid ettiğine inanmamızı istemediler mi?..
Buna inanalım ki etnik ayrışma derinleşsin.. Duygusal kopuş tamamlansın.. Kardeşler birbirine düşman olsun..
Oysa herkes biliyordu ki, PKK, Kürt'e de Türk'e de düşman bir yabancı servis operasyonuydu.. Ondan gerçekleşmedi murad edilen.. Sivas'ta denediler..
Gezi'de denediler.. Düşmedik yine birbirimize.. Şimdi CHP üzerinden kışkırtma peşindeler.. Elbette bunda da başarıya ulaşamayacaklar..
Evvelâ CHP seçmenine seslenmek istiyorum.. Çıkın ve o ahlâksız genel başkanınıza deyin ki; "ben kendi komşum hakkında Tayyip'in p**'leri gibi bir ifadeyi kullanacak kadar çukurlaşmadım"..
Rest çekin genel başkanınıza.. Oy verdiğiniz partiden hesap sorun.. Peşinden de Ak Parti seçmenine seslenelim..
Çıkın ve deyin ki; "kötü söz sahibine aittir, biz bizi çekmek istediğiniz yeri biliyoruz ve gelmeyeceğiz.. Bu tuzağa düşmeyeceğiz".. Politikanın legal-meşru yollarından sapan her kim varsa demokratik çerçevede bedelini öder..
Kan vaadi, küfür, illegalite vesairenin, CHP'nin siyaset metoduna dönüşmesini, içim yanarak izliyorum.. İnşaallah doğru zemine çekmeyi başaran birileri çıkar partiyi..
Ersoy Dede/aktüel.com.tr
"Rahmetli Ecevit terör örgütünün liderini getirdi, yargıladı, hapse attı. Terör bitmişti.
Ne oldu 14 yılda terör bu kadar güçlendi?" demiş Kılıçdaroğlu.
Terörün güçlenmesi ile ilgili sözlerini sonraya bırakarak, önce şu Apo'nun getirilişi meselesine bir açıklık getirmekte fayda var. 1998 sonlarına doğru Türkiye'nin sert çıkması üzerine Suriye topraklarını terke zorlanan Abdullah Öcalan, Rusya ve İtalya'da barınamayınca Kenya'daki Yunanistan büyükelçiliğine sığınmıştı.
Görünürde Kenya ama esas olarak ABD tarafından 15 Şubat 1999'da Türk güvenlik görevlilerine teslim edildi ve 16 Şubat'ta da Türkiye'ye getirildi. İşin özeti şu: Abdullah Öcalan paketlenerek Türkiye'ye gönderildi...
Yani Kılıçdaroğlu'nun söylediği gibi değildi iş. Bu sebeple olsa gerek ki Bülent Ecevit, "Amerika, Apo'yu neden verdi anlamadım" deme ihtiyacını hissetmişti.
Elmalarla armutları toplayıp sonra şeftalilerle çarpıyor ve bu işlemlerin sonunda ne kadar muz elde edildiğini de, kendinden emin bir şekilde açıklıyor Kılıçdaroğlu...
Sık sık konuşması gereken ve söyleyebilecek doğru dürüst bir şeyi olamayanların yaptıkları gibi.
Memleketi yöneten zevata yönelik küfür ve hakaret dolu konuşmalarına -maalesef- alışıldı artık. Bu sebeple olsa gerek seviyesini iyice düşürüp, hakaret ve küfürlerinin derecesini yükseltiyor.
Dokunulmazlıklar konusuna 'evet' diyeceklerini açıklayıp ilk oylamada kendisinin bile 'hayır' kullanması da, davranışları açısından ilgi çekici bir örnek mesela. Referanduma gidileceği anlaşılınca nihai oylamada 'evet' yönünde çark etmeleri ve 376'nın bulunmasına makul bir izah gerektiğini kendisi de biliyor ama doğrusunu söylemenin zaten çizilmedik yeri kalmayan karizmasını iyice yerle bir edeceğinin farkında. Her bir dokunulmazlık dosyası için TBMM'yi günlerce bloke edebilme şansını kaybettiğine hayıflanıyor belli, ama bunu söyleyemiyor...
Ekrem Kızıltaş/Takvim
Pis bir ağzı var. Neredeyse, küfürsüz cümle kuramıyor. Hakkında düzenlenmiş 49 fezlekenin tümü "küfür ve hakaret davası..." Konuşmaya başladığında, "yine ne çam devirecek?" diye tedirginlikle bekliyorsunuz.
Çoğunlukla korktuğunuz başınıza geliyor; ya birilerine küfrederken, ya yalan söylerken, ya da bir hanımefendiye söylenmemesi gereken ve bazı yörelerde "cinayet sebebi" olabilecek çirkin benzetmeler yaparken yakalıyorsunuz. Siz, duyduklarınızdan dolayı utanıyorsunuz ama Kemal Bey sırıtıyor. Utanması ve özür dilemesi gerekirken, sırıtıyor.
Bu cümleden olarak, hiç saygı duymadım, artık saygı duymuyorum. Eskiden, her şeye rağmen, dinlemeye değer görürdüm. Artık sesine bile tahammül edemiyorum. Önceki gün, grup toplantısında sergilenen "rezilliklere" nasıl tepki verdiğini izlediniz... Bir grup milletvekili (hatta milletvekili çoğunluğu) ve grup toplantısını izlemeye gelmiş partililer, "Tayyip'in p...çleri" (bazen de "Tayyip'in itleri") diye tempo tutarken, konuşmacı kürsüsünde bulunan Kemal Kılıçdaroğlu olup bitenleri sırıtarak izliyordu.
Biz izlerken utandık ama Kemal Bey utanmadı. Hem sırıttı, hem de başını sallayarak edilen küfürleri onayladı. Eskiden, futbol müsabakalarında, tribünlerden duyardık bu nevi küfürleri. "İ... Hakem"le başlar, yöresine göre "Bilmem nerenin p...çleri" diye devam ederdi. Akabinde, Futbol Federasyonu soruşturma başlatır, küfürlü tezahüratta bulunan taraftarların desteklediği futbol takımını cezalandırırdı: "Şu kadar para cezası, şu kadar maç seyircisiz oynama cezası."
Dediğim gibi, eskiden duyardık bunları. Stadyumlara nezahet geldi, çoğunlukla lümpen özellikler gösteren küfürbaz seyirci taifesi uslandı ama CHP'yi ve özellikle Kemal Kılıdaroğlu'nu "nezahet çizgisine" çekmek mümkün olmadı... Üstelik, laik ve rasyonalist özellikler gösteren bu arkadaşlar, ülkenin en eğitimli kesimini oluşturuyor... En çağdaş, en uygar, en Batıcı, en ilerlemeci, en aydınlanmacı, en Atatürkçü...
Siyasi partiler, Futbol Federasyonu'na bağlı olsaydı, "disiplin komitesi" devreye girer, Kılıçdaroğlu'na en az "beş oturum seyircisiz grup konuşması" cezası verirdi. Siyaset kurumunun bir disiplin komitesi olmadığı için, küfürbazlar ettikleri küfürle kalıyor... Hemen burada bir çağrıda bulunmak istiyorum:
Kılıçdaroğlu'nun militanları, Recep Tayyip Erdoğan'ı Cumhurbaşkanı seçmiş çoğunluğa (yani ülkenin yüzde 52'sine) küfretti; onlara alenen "p...ç" dedi... Kılıçdaroğlu da, arsız bir tebessümle, edilen küfürleri izledi. Hatta kafa sallayarak bu terbiyesizliğe onay verdi. Bu adam ve partisi hakkında dava açmanın zamanıdır... Siyaset kurumunun "disiplin komitesi" yok ama "yargı" diye bir şey var.
İster toplu, ister bireysel... Erdoğan'a oy vermiş vatandaşlar, rencide olduklarını düşünüyorlarsa, dava açıp, bu "alçakça tezahüratın" hesabını sorsunlar! Nezahet ve ahlak çizgisine çekinceye kadar bu adamların yakasından düşmesinler!
Ahmet Kekeç/Star
Cumhurbaşkanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan'ın verdiği mesajlar, dünyanın sıkıştığı köşeden kurtulması için tarihi önemdeydi. Şu anda ülkesinden kaçarak mülteci durumuna düşmüş 67 milyon insanın, acil insani ihtiyaçlarını karşılayamayan 120 milyon mazlumun, dünyanın en zengin beş yüz ailesinin dünya nüfusunun yarısı kadar gelir elde ettiği bir sistemin varlığında, aslında cehennemin yer yüzüne indiğini ifade etti.Hani Aldous Huxley'in dediği gibi "Belki de bu dünya, başka bir gezegenin cehennemidir" sözünü hatırlattı.
Sayın Erdoğan'ın kapanış konuşmasından bir bölümü tekrar hatırlayalım:
"Dünyanın farklı yerlerinde, hatta kimi zaman aynı yerlerde, insanların çok farklı güvenlik ve hayat standardına sahip olduğunu biliyoruz. Bir tarafta lüks, israf ve şatafat hakimken, onun hemen yanı başında milyonlarca insanın sefalet, yoksulluk ve açlık içinde hayata tutunmaya çalıştığını görüyoruz. Bu, adil dünya değildir. Karşımızdaki bu keskin farklılığa uluslararası toplumun hiçbir ferdinin, hiçbir vicdan sahibi ülkesinin kayıtsız kalmaması gerekir. Dünya İnsani Zirvesi'nin bu konuda temel bir zihniyet değişiminin miladı olmasını diliyorum. Bu zirve, ancak Afrikalı, Asyalı, Suriyeli, Iraklı çocuklar başta olmak üzere dünyadaki tüm mazlumların hayatlarında yeni bir dönemi başlatırsa amacına ulaşmış sayılır. Ümit ederiz bu tarihi zirve adına ve önemine yaraşır bir şekilde daha huzurlu, adil ve barış dolu bir dünyanın kapılarını aralar. Zirvenin neticelerini umutla bekleyenlere, kalplerimizi ve zihinlerimizi onlara kapatmadığımızı, bilakis kendilerini her zamankinden daha sıkı şekilde kucakladığımızı göstermek zorundayız."
Dünya üzerinde insanlar insan onuruna aykırı durumlarda yaşamaya mahkum edilmişse, bu onursuzluk onlara değil, bu sistemi yaratan, ona göz yumanlara aittir. Bu sistem sorunludur ve bunu Sayın Erdoğan'ın şahsında Türkiye mazlumların adına dünyaya haykırmaktadır.
Sadece haykırmakla yetinmemekte, olayın beylik laflarla geçiştirilmemesi için de ısrarcı, zorlayıcı olmaktadır. Sadece ısrarcı olmakla da kalmamakta, dünyanın en fazla insani yardım yapan ülkeleri sıralamasında milli gelirine oranla birinci sırada yer alarak, ölümden, tecavüzden kaçan üç milyon Suriyeli ve Iraklıya da, dini, dili, mezhebi ve ırkına bakmadan kucak açmaktadır.
İşte Sayın Erdoğan ve Türkiye'nin sesinin gür çıkması, ciddiye alınması ve ezber bozucu olmasının nedeni de bu ahlaki ve eylemsel tutarlılıkta yatmaktadır. 21. yüzyılda ümit ediyorum ki dünyamız daha iyi bir yer olacaksa, Türkiye'nin açtığı bu yoldan yürünerek olacaktır.
Bunun da bereketi, onuru bizlere yeter.
Markar Esayan/Akşam