Dini bir cemaatten bir terör örgütüne dönüşümü yaşamak trajedisi galiba FETÖ'cülere yetmemiş... Bunların Pensilvanya'ya sığınan elebaşları, televizyon mesajları ile örgüt üyelerine "Adanmışlık ruhu"ndan falan söz ederek yurtdışına kaçan örgüt üyelerine yardım çağrısında bulunuyor. "Zalimin zulmünden kaçanlara gerekirse ceketinizi bile satarak yardım edin" diyor.
Fetullah Gülen'in Amerika'daki ikametine ilişkin bir gelişme hâlâ yok. Başkan Trump'ın adamları bakalım bu sığınmacı hakkında ne tür adımlar atacaklar? Ortadoğu'da istikrarın temel göstergelerinden biri Türkiye'deki istikrarın korunabilmesi olduğuna göre, FETÖ'nün sırasında darbecilerle bile işbirliği içinde olduğunun kanıtlanması ABD yönetimi için herhalde bir anlam ifade etmelidir.
Bu arada bizlerin TBMM Darbe Girişimi Komisyonu'nun ulaştığı bilgileri dedeğerlendirmemiz yararlı olacaktır. Milliyet gazetesinde açıklamaları yayınlananKomisyon Başkanı Reşat Petek'e göre, FETÖ hâlâ tam olarak deşifre edilemediği gibi, yeni bir yapılanma içinde bulunması ihtimali de çok fazlaymış.
Mehmet Barlas/Sabah
Hafta sonu Kemal Bey'in açıklamalarını duyanlar kulaklarına inanamadı… Kimse Kemal Bey'e "aman sözlerine dikkat et bir çuval inciri berbat ediyorsun" demiyor mu? Cumhurbaşkanımız Anayasa değişiklikleri nisanda referandumda kabul edilirse AK Parti'nin başına geçebilecek. Yani artık partili cumhurbaşkanı dönemi başlayacak… İşte buna itiraz eden Kemal Bey yaptığı bir konuşmada "cumhurbaşkanı partili olursa illerimizde iki başlılık olacak belli bir ilde cumhurbaşkanına bağlı vali mi devletten sorumlu olacak yoksa AK Parti'nin o ilde il başkanı mı sorumlu olacak, al sana iki başlılık" gibi bir açıklama ile ortaya çıkıyor…
Şu anda vali cumhurbaşkanının ildeki temsilcisi ama emirlerini başbakandan ve içişleri bakanından alıyor. Aynı ildeki AK Parti il başkanı ise emirlerini partisinin başkanı olan başbakandan alıyor. Ama vali devleti temsil ediyor il başkanı ise yalnız o partiyi temsil ediyor ve partinin işlerini yürütüyor… Cumhurbaşkanlığı sisteminde başbakan olmayınca aynı durum cumhurbaşkanı için geçerli olacak…
Yani bugün bir il başkanı nasıl devlet işlerinde söz sahibi değilse nisandan sonrada hiçbir şekilde söz sahibi olamayacak… Bunu bugün yeniden öğretime başlayan ilkokul çocukları bile bilir… Bu lafları, bu fikirleri Kemal Bey'in kafasına kim sokuyor? Ama iş orada da bitmiyor… Bir dahi Kemal Bey'e TBMM'de milletvekili sayısının 550'den 600'e çıkarılmasının ülkeye yıllık yaklaşık 200 milyon liraya mal olacağını fısıldamış ve Kemal Bey bunu şimdi mesele ediyor. Bunun büyük bir israf olduğunu söylüyor…
Daha dün bir CHP'li meclis başkanlık divanı üyesinin 2 milyon liralık haberleşme masrafını devlete ödetmesinden dolayı CHP toplum nezdinde dayak yerken şimdi "israftan" bahsetmesinin nasıl yanlış bir "siyasi atak" olduğunu kimse Kemal Bey'e söylemiyor mu? Şimdi birileri CHP'ye dönüp "işte biz o yüzden artan 50 milletvekilliğini sizin adaylarınıza vermeyelim de devlete gerçekten pahalıya mal olacak CHP'liler TBMM'ye girmesin" derlerse sizin söyleyecek sözünüz olabilir mi? Galiba bu Kemal Bey "gizli" evetçi…
İlnur Çevik/Yeni Birlik
Evet mi diyeceksin, dersin. Hayır mı diyeceksin, dersin. Kafam karışık, erken, henüz anayasa taslağını yeterince incelemedim, kararımı sonra vereceğim mi diyeceksin. Çok normal! Bunu söylemekte, etrafı bu düşüncen hakkında bilgilendirmekte nasıl bir tuhaflık olabilir? Fakat "evet ama terazi lastik, jimnastik" havasına girmen neyin nesi be kardeşim!
"Havet" diye bir pusula yok ki! Niye eveleyip geveliyorsunuz? Yoksa "mahalle"den bir grup yazar çizer toplandınız da, aklınız sıra bir yerlere mesaj gönderdiğinizi, siyasete vaziyet ettiğinizi falan mı düşünüyorsunuz?
Sorarsan, eski muhafazakâr, pek İslamcı, hatta bazıları inatçı liberaller. Erdoğan'ın en yakın yol arkadaşlarındanmış... Öteden beri Başkanlık sistemi hayalini kuruyormuş... AK Parti projelerine gönülden bağlıymış gibi yapmayı seviyorlar. Peki ya referandum?..
Ya sistem değişikliğine ne diyorsunuz? İşte o zaman bunalmaya, "ama"lara, "ancak"lara başlıyorlar. Birdenbire sorulsa "evet" derlermiş ama iyi düşünürlerse "hayır" olurmuş da...
Yok! Kararsız falan değiller. Tam tersine... Kararlılar... Bin dereden çamurlu su getirip ortalığı bulandırmakta kesin kararlılar.
Haşmet Babaoğlu/Sabah
Olay patlayınca CHP önce sessizliğe büründü. Ardından Kılıçdaroğlu'nun Türkmen'e "Divan'dan istifa et" dediği duyuruldu. Müsrif Türkmen günlerce bekledikten ve "pişman değilim, yine olsa yine yaparım" dedikten sonra istifa etti.
Şimdi ise olay küllensin isteniyor. "İstifa etti ya, hesap kapandı" deniyor.
Oysa bu hesap böyle kapanmaz.Müvekkilinin parasını iç etmiştir-etmemiştir, o onun ticari ahlakıyla alakalı ama milletin vekaletini almış birinin, asillerin vergilerini bu şekilde çar çur etmesine izin verilemez, verilmemeli. Dosya yeniden açılmalı.
Anlaşılan o ki bu olay, bir vekilin sorumsuzluğundan ibaret değil. Bilakis CHP'nin referandum kampanya masrafını parti bütçesinden karşılamak yerine TBMM bütçesine yıkma girişimi.
Bunun bir kaç göstergesi var. İlki, TBMM iletişim masraf listesinin ilk üç sırasında üç CHP'linin olması: (1- Elif Türkmen: 2 milyon TL / 2- Emre Köprülü: 373 bin TL / 3) Özcan Purçu: 182 bin TL).
Diğeri;Türkmen'in kendini savunmak isterken açık ettikleri. Diyor ki Türkmen "bir milyon kişiye teröre hayır mektubu gönderdim". (Sanki mektup almayınca insanlar "teröre evet" diyecekmiş gibi. Seçmeni saf-salak zanneden yanlış CHP zihniyetinin sıradan bir örneği). Yine diyor ki Elif Hanım "Türkiye'yi size böldürtmeyiz mesajı attım". Her iki slogan da CHP'nin referandum sloganları. (Tesadüfe bakın ki, ikincisini CHP'den önce HDP, HDP'den önce PKK kullanmıştı...)
Ayrıca Türkmen'in2017 Ocak faturasının 1 milyona yaklaşması da CHP'nin kampanya takvimiyle doğrudan alakalı.
Dolayısıyla CHP "müsrif vekil istifa etti, konu kapandı" diyerek bu işten sıyrılamaz.O faturayı CHP'nin ödemesi gerekir.
Fadime Özkan/Star
Mevzumuz annelik; erkek okurlar az kenara çekilirse hanımlarla dertleşeceğiz. Biri nerdeyse 3 yaşında olan, diğerine de nasipse martta kavuşacağımız iki oğlan annesiyim. O yüzden payıma düşen kadar tecrübeden bana kalanları paylaşmak istedim. Öncelikle annelik, bence de Allah aşkına en yakın var olma hali olsa gerek. Duygu demiyorum zira onu kapsayarak aşan, ontolojik bir boyut annelik. Adına fedakârlık bile demeyi aklınıza getirmeden kendinizi verdiğiniz, benliği unutturacak derecede derin bir adanmışlığı ansızın beraberinde getiren, kadına sınırlarını kendinin bile bilmediği bir güç katan annelik.
Bununla birlikte, yarısı vehim yarısı suçluluk olan bir duygu dünyasını da beraberinde getiren annelik... "Acaba"larla "keşke"ler arasında salınan, evet, çok da kendimizi kaptırmamamız gereken bir dünya orası. "Acaba dışarıda çok mu kaldık da hastalandı?" ya da "Keşke oraya götürmeseydim" gibi buraya en yüzeysel örneklerini yazdığım ama anne olanın daha 'derin' olanlarının hangileri olduğunu okurken bile anladığı sorularla örülü bir zihin dünyası.
Maalesef çoğu kadın bu dünyaya kendini kısa veya uzun sürelerle kaptırıyor. Zira şu sıra maruz kaldığımız kitaplardan programlara, fenomenlerden uzmanlara herkes sadece soruları çoğaltıyor. Her şeyin en iyisi, en sağlıklısı, en organiği, en hijyeniği, en eğiticisi, en kapsamlısı, en önde geleni, en en en...
Bir de rica ederim instagram gibi sosyal mecralardaki, üzerinde hiç kusmuk lekesi olmayan, gözaltları morarmamış, tek gram fazla kilosu olmayan, bebekleri sanki hiç ağlamayan, muntazaman uyuyan anne imajı çizen sahte profillerden uzak durun. Görüntü zaten yanıltıcıdır da, annelik söz konusu olduğunda çok daha yanıltıcıdır. Bunlardan birinin psikoloji diploması olmamasına rağmen diploması olduğunu söyleyerek, millete ücret karşılığında 'psikolojik danışmanlık' verdiğinin yeni ifşa olduğunu da hatırlatayım.
Hilal Kaplan/Sabah
Hayır" kampanyası düzenleyen, "hayır" vermeyi düşünen, "hayır" oyu verecek olan vatandaşlar veya kesimlerin asla bu örgütlerle aynı kefeye konması doğru değildir. Bu ayırımın dikkatli yapılması gerekir. Ama bu hassas ayırım, madalyonun diğer yüzünü görmemizi engellememeli. Çünkü bu çok önemli bir veri… Türkiye'ye savaş açmış bir ittifak bu kadar kararlı bir şekilde bu reforma karşı ise, bunların Türkiye'nin rejimini, sıhhatini, demokrasisini mi önemsediğini düşüneceğiz? Böyle saçmalık olur mu? Bu ülke daha yedi ay önce hain bir işgal/darbe girişimine sahne olmuş. Bunun arkasındaki yapıların tekmili birden bu değişikliğe karşı.
Çünkü onlar pekâlâ biliyor ki, bu reform sayesinde Türkiye gerçekten güçlenecek ve önü açılacak. Nasıl ki bir bilgisayar işletim sistemine sahipse ve o işletim sistemine virüs bulaştığında işlevini kaybediyorsa, devletlerin işletim sistemi de siyasi/idari ve yönetsel yapısıdır. Maalesef sadece vesayet virüsüne değil, verimsizlik illetine de sahip, iyi çalışmayan hükümet sistemini yenilemek Türkiye'nin silkelenmesini sağlayacaktır.
Yasama ve Yürütme'nin gerçekten birbirinden ayrılması, bu iki önemli kurumun doğrudan halk tarafından seçilmesi, Türkiye'nin demokratikleşmesini hızlandıracak, istikrarı ve verimi artıracaktır. Çift başlılık gibi ciddi bir sorun giderilmiş olacaktır. Bu durum ekonomide sıçrama hamlelerinin önünü açacaktır. Her açıdan güçlenecek bir Türkiye'nin dünya yeniden yanıbaşımızda şekillenirken muarızlar tarafından arzulanması mümkün müdür?
O zaman, "Tek adam rejimi geliyor", "Rejim değişiyor", "Meclis kapanıyor" gibi bu paketin içinde asla bulunmayan savları terk etmek, daha rasyonel bir zeminde pozisyon almak doğru olmaz mı? Bu tasarı CHP'nin tüm iddialarına karşı bir teminattır. Yürütmeyi halka teslim etmenin, onu iki dönemle, Meclis ve yargı ile denetleme yollarını açmanın nasıl bir tek adamlık doğuracağı düşünülüyor? Fiili durumda Cumhurbaşkanlığı makamı Kenan Evren ve benzerleri için bir darbe anayasası ile yaratılmış, geniş yetkilere haiz ve sorumsuz bir makamdır. Parlamenter sistemde sembolik olması gereken bir kurum, darbe anayasası ile demokratik işlevinden uzaklaştırılmıştır.
2007 bunalımı sürecinde bu makamı halkın seçmesi kuralı getirilerek çok önemli bir demokratikleşme adımı atılmıştır. Ancak yetki ve sorumlulukları bakımından bu reform eksik kalmıştır. Şimdi yapılan kalan yarım işin tamamlanmasıdır. Konuyu kendi sınır ve çerçevesinde tartışmak meşrudur ve sadece fayda getirir. Ancak bu tasarıyı akla gelen her abartı ve iftirayla karalamak, kampanya yürütmek değildir. Rejime de hiçbir faydası dokunmaz, ancak Türkiye'nin muarızlarının ekmeğine yağ sürer. Millet iradesinin sistem üzerinde etkisinin arttığı her düzenleme demokratiktir. Cumhuriyet rejimi "halkın kendi kendisini yönetmesi" ise, yürütmeyi doğrudan millete seçtirmek rejimi zayıflatmak bir yana onu daha da güçlendirir.
Markar Esayan/Akşam
Bugün Türkiye Varlık Fonu, benzer iddia ile hayatımıza girmiş bulunuyor. Büyük Türkiye'nin ihtiyaç duyduğu mega projelerin yanı sıra özel sektörün yatırım hamlesinecesaret verecek finansman kaynağını oluşturacak. Uzun dönemde 200 milyar $'lık hacmiyle bu süper fon, sadece bizim mega projelerin finansal enerjisini değil aynı zamanda yabancı yatırımcılar üzerinden derinleşme fırsatı sunacak.
Böylesi milli fonlar, dünyada yeni değil. 40'tan fazla ülkenin 80'e yakın fonunda 10.4 trilyon $ ile mega projeler finanse ediliyor. 2023 hedeflerine varmak için gereken ekonomik zıplamalar için böylesi bir güç odağı oluşturmak şarttı zaten. Türkiye Varlık Fonu'nun gerekçesi, içine dâhil edilen kamu devleri dışında bir başka gücü, yönetimindeki başarıdan gelecek. Fon Yönetim Kurulu Başkanı Mehmet Bostan, bu başarının mimarı durumunda...
Kendisini Vakıf Emeklilik Genel Müdürü iken tanıdım. Bize yaptığı sunumda, Türkiye'nin yarınına dair hedeflerini paylaşmıştı. Derken Özelleştirme İdaresi Başkanlığı'na ve oradan da şimdiki görevine getirildi. Şu anda Türkiye'nin en büyük finansal gücünü elinde tutması açısından Mehmet Bostan, Yeni Türkiye'nin yol haritasında hayati roller üstlenecek gibi görünüyor. Öncelikleri ve uygulama detayları yakında kamuoyu ile paylaşıldıkça Türkiye Varlık Fonu ile ülkenin yarınına dair daha cesur öngörülerde bulunabileceğiz.
Bugün Hükümet, ekonomiyi canlandırmak, piyasaları rahatlatmak, istihdamı genişletmek ve büyümeyi hızlandırmak için projeler açıklarken, bitiş tarihi de verebiliyorsa, Türkiye Varlık Fonu gibi kaynakları hazır ettiğindendir.
Şeref Oğuz/Sabah
Bu ihtimal var mı? Asla yok!.. Ancak; bu iki ay içinde hatta belki yeni darbe teşebbüslerine kalkışmak dâhil, akla hayale gelmedik algı operasyonlarına girecek ve duyup işitilmedik fitneler çıkartacaklardır. Bunun için MHP'yi karıştırmak, ülkücülerin zihnini bulandırmak, AK Parti taraftarında çatlaklara yol açmak için yalan, dedi-kodu, iftira kirli propaganda... her ne lâzımsa yapılacaktır. Tekrar edelim ki Anayasaya hayır demekte FETÖ terör örgütü, PKK, CHP, HDP ve iç ve dış şer odaklarıyla bir kısım medya aynı çizgide sıralanmışlardır.
Böyle bir beraberlik hesap dışı değildir. Açık ve net olarak söylemeli ki eğer 15 Temmuz 2016 darbe ve işgal teşebbüsü anlaşılır anlaşılmaz sn Devlet Bahçeli, sn Başbakan Binali Yıldırım'ı arayıp "seçilmiş Cumhurbaşkanının, seçilmiş Hükûmetin ve devletin yanında, darbenin karşısındayız!" demeseydi sn Kemal Kılıçdaroğlu, Yeşilköy Havalimanından darbecilerin izniyle ayrılıp Bakırköy'de kaldığı bir partilinin evinde saatler geçtikten sonra Obama üslubuyla ortadan bir darbe muhalefeti yapmazdı. HDP de partilerin darbeye karşı ortak beyannamesine imza koymazdı. Buna rağmen o hava bile "7 Ağustos Yenikapı Ruhu" denen bir aklı selim buluşmasına yol açmıştı.
Ama...
Şimdi herkes kendi fabrika ayarlarına dönmüş bulunuyor. CHP veya en azından bir kısım CHP'liler, yapılan Anayasa değişikliğinin fâni bir insan veya varlığı milletin tercihine bağlı bir iktidarla alâkalı olmadığını anlamalılar. Devlet, yeniden yapılanmakta. 40 yıllık bir bina bile mecburen yeniden yapılandırılırken yüzüncü yıl hazırlığındaki bir devlette yeniden yapılanma gerekmez mi? Türkiye'nin 2023'e yeniden yapılanmış, üstünden her türlü vesayet bakıyesini atmış olarak dipdiri bir şekilde girmesi millî hedeftir.
Bugün, ülkemizin diriliş ve yükseliş taraftarlarıyla, Büyük Türkiye peşinde olanlarla bu vatanı, bu toprakları sömürgeleştirmek isteyenler karşı karşıyadır.
Hadise tek başına Anayasa değildir.
15 Temmuz silahlı hesaplaşma oldu. Referandum ise sandık hesaplaşması olacak. İlki istiklâl hesaplaşmasıydı, sandıkta da istiklâl hesaplaşması olacak. Bu hesaplaşmada evet oylarının yüzde 60'ı aşması hele 65'leri bulması darbe ve işgalcilerle bölücülere ağır darbe vuracaktır. Bu şuur. Bu idrak.. Bu dipdiri ruh hâli ile sandığa gidilmeli.
Rahim Er/Türkiye
Öngörülebilir risk unsurlarına ve negatif algı pompalamasına karşın, Türkiye'nin büyük bir çaba ve meydan okuma içinde olduğu görülüyor.
Sorunların farkında olan, çözüm yöntemlerini bilen bir iktidarın varlığı hâlâ en büyük avantaj.
İç piyasadaki durgunluğa karşı, "mobilya, beyaz eşya ve gayrimenkul sektöründe" açıklanan dönemsel vergi indirimleri, piyasayı ve ertelenen talebi canlandırma adına kritik önemde.
Kamu yararına çalıştırma, iş başı eğitimi, özel sektördeki yeni istihdamın asgari ücrete karşılık gelen tutarının devlet tarafından karşılanması da ciddi bir hamle.
Yeniden yapılandırılan vergi ve sigorta prim borçlarında taksit ödeme süresinin uzatılması da piyasayı soluklandırmak için hayati değerde.
Emeklilere maaş hesabı karşılığı 450 liraya kadar banka promosyonu, torun bakan büyük annelere devlet desteği de doğrudan piyasalara etki edecek kararlar.
Bankacılık sisteminin, kredi riskini yönetmesi, yeni kredi açması için devlet garantisi verilmesi, KOBİ'ler ve esnafa sıfır faizli 50 bin liraya kadar kredi imkânı tanınması da günün şartlarında olağanüstü.
Merkez Bankası'nın, sığ piyasada döviz spekülasyonunu durdurması, finansal ve fiyat istikrarını teminat altına alacak duruş sergilemesi de takdirlik gelişme. Aynı şekilde özel sektörün döviz borcu ödemelerinin takibi ile kur riski yönetimine katkı sağlanması da oldukça mühim.
Ve "Türkiye Varlık Fonu." Yani, gelecek nesillere bugünden daha iyi miras bırakma adına, kamu varlıklarının yönetimi, değerlendirilmesi, cari açık baskısı ile tasarruf açığı sorununun aşılması. Hakikaten müthiş bir fırsat.
Okan Müderisoğlu/Sabah
Varlık Fonu kurulmuş. Hayırlı uğurlu olsun.. Biz ülkeye faydalı olması temennide bulunurken.. İstemezükçülerde algı operasyonu yine tam hız sürüyor.. Dersiniz ki, Ziraat Bankası'ndan tutun,. 17-25 Aralık darbe operasyonunda köküne kibrit suyu dökmeye çalıştıkları Halkbank'a kadar.. Birçok kamu kurumunun varlıkları iktidar tarafından birilerine peşkeş çekiliyor..
"Sayıştay denetimi kalkıyormuş" da.. "Artık fona aktarılan kuruluşların hesaplarını kimse inceleyemeyecekmiş" de.. At palavrayı, varsa inananı. Oysa, hükümetin yapmak istediği ne? İddia edilenin tam aksi.. Ne iddia ediliyordu? "Kamu kurumlarının imkanları peşkeş çekiliyor.." Gerçekte yapılan ne? Kamu kurumlarının gelirleri, atıl imkanları hem ekonomiye, hem de devlete kazandırılıyor.. Nasıl yani? 28 Şubat sürecinde, sermayeyi hayli kızdıran bir sistem geliştirilmişti. Erbakan Hoca'nın "havuz" sistemi..
Kamu kurumları, kısa vadeli ihtiyaçlarını görmek için.. Piyasadan yüksek faizle borç para alacağına.. Kasasında atıl para duran diğer kamu kurumundan bir günlüğüne, iki günlüğüne borç alıp, tekrar iade ediyordu... Böylece. Bir geceliğine paraya ihtiyacı olan bir kamu kurumu, özel bankadan yüksek faizle borç para alacağına.. Diğer kamu kurumunun kasasındaki, o günlük veya bir haftalık boşuna duran parayı alıp kullanarak.. Gereksiz yere özel bankalar zengin edilmeyecek. Kamu kurumun kasasından da faize gereksiz yere para aktarılmayacaktı.. Kısmen uygulandı..
Sermaye harekete geçti ve o hükümeti devirdi.. Şimdi Varlık Fonu'na dahil edilen kamu kurumlarına ait hisseler için de.. Siyasi iktidar, benzer bir organizasyon yapmış. Kasadaki atıl varlıklar, değerlendirilecek.. Kamu kurumlarının küçücük imkanları bile.. En verimli nasıl kullanılabilirse.. O şekilde kullanılarak.. Bir kuruş bile atıl tutulmayıp.. Hem ekonomiye kazandırılacak. Hem de kamu kurumu kazanacak.. CHP'nin kafası çalışmayan ekonomistleri ise.. "Kamu kurumları peşkeş çekiliyor" diye algı peşindeler.. Ne diyelim? Onların dönemindeki Cavit Çağlar, Erol Aksoy gibilerin hortumlarının hesabı ya sorulmadı.. Ya da sorulsa bile, adamlar yurtdışına kaçarak kısmen kurtuldular..Sol kafa, o hortumların hesabını vermeden..
Şimdi kalkmışlar, AK Parti'nin, adeta "ekmeğini taştan çıkarma" benzeri çok önemli bir çalışmasını, itibarsızlaştırmaya çalışıyorlar..Yemezler arkadaşlar..Hergelesi ile.. CHP'si ile.. Çağlar'ı ile.. Aksoy'u ile.. Kazan'ı ile birlik de olsanız....Algı operasyonlarınız, artık hedefe varamaz.
Ali İhsan Karahasanoğlu/Yeni Akit
"Hayır"cıların kampanya söylemi iki düzleme sahip. İlki, ülkeyi "tek adam yönetiminegötürecek bir felakete engel olalım" tezine dayanıyor. Cumhurbaşkanlığı sisteminin "Türkiye'ye has, kötü bir model olduğu" argümanı da bu tezin bir başka versiyonu. Bu değerlendirmeler aslında CHP-HDP tabanında konsolide olmuş durumda.
"Meclis'in etkisizleştiği," "bütün kuvvetlerin yürütme elinde toplandığı" fikrine dayanıyor. Ve referanduma giden süreçte seçmende yeni bir etki oluşturmaktan uzak. Zira bir süredir zaten içte ve dışta tekrarlanan Cumhurbaşkanı Erdoğan karşıtı söylemin billurlaşmış hali.
İkincisi ve daha önemlisi "zaten AK Parti'nin ve Erdoğan'ın yönettiği bir sistemideğiştirmeye çalışarak istikrarı, ekonomiyi riske atmaya değer mi?" sorusu etrafında üretilen argümanlar.
Bu argümanların amacı AK Parti'nin iktidar avantajını tersine çevirmek: "Hayır kazansa bile Evetçiler iktidarda olacak; riske gerek yok."
Kutuplaşmacı ret seçeneği yerine evetçi bloğun kararsızlarına yönelen bu taktik argümanın etkisi küçümsenmemeli. Zira saha çalışmaları AK Parti ve MHP'nin sadece kendi tabanındaki kararsızları ikna etmesi durumunda yüzde 60'ı aşabileceğini gösteriyor.
***
"Evet" cenahının elindeki en önemli koz şüphesiz Erdoğan'ın meydanlara inmesi. Hem muhafazakâr-milliyetçi hem de bir kısım Kürt seçmenler arasındaki kararsızları ikna etmedeki tecrübesini ve maharetini konuşturması. Dahası, Ak Parti seçmenini şahsına destekte birleştirmesi.
CHP'nin doğrudan Erdoğan'ı hedef almama eğilimi tam da bu kozun etkisini sınırlandırma gayreti. Ancak referandumun Erdoğan üzerine odaklanması ise kaçınılmaz. Erdoğan'ın meydanlarda muhalefeti evire çevire eleştirdiği bir ortamda CHP'nin taktiği tutmayacaktır.
"İstikrar" ve "değişimi" harmanlayan söylemi ile Erdoğan muhalefeti dar bir siyasal alana sıkıştıracaktır. Ve eğer 15 Temmuz siyasi hayatımızda ana bir kırılma noktası ise cumhurbaşkanlığı sistemine geçişte Erdoğan'ın eli muhalefetten hep yüksekte olacak.
Burhanettin Duran/Sabah
FETÖ "dini" ve "dindarları" da alabildiğine kullanarak 70'li yıllardan itibaren sürdürdüğü devletin tüm kılcal damarlarına yerleşme faaliyetini, Ergenekon ve Balyoz kumpaslarıyla tamama erdirince, sırayı Türkiye'nin işgaline getirmişti.
Toplumsal destek içinde kamplaştırdıkları toplumu Gezi ve ardından da 17 – 25 Aralık 2013'teki kumpaslarla adeta narkozladırlar. Ülkemizi işgal etmek için 15 Temmuz'da harekete geçtiler.
Şükür ki şükür, Başkumandan Erdoğan "ölümüne… ölümüne.." diyerek darbelerini kırıp ellerine verdi. Bu "ölümüne" savaşta…
"Bağımsızlık benim karakterimdir" diyen Attila İlhan'ların Atatürk'ü Erdoğan'ın yanında, FETÖ muhibbi Can Dündar'ın "Atatürk'ü" ise karşısındaydı. Halen de böyledir, böyle de devam edecektir.
FETÖ şimdilerde kendi evlerinde yetişen o patronun gazetesi (Sözcü) ve FETÖ'yü her fırsatta arkalayan Cumhuriyet gazetesi üzerinden Can Dündar'ların Atatürkçülüğünü devreye sokarak kampanya yürütmek istiyor.
Sırf bu nedenle İzmir Marşı'nı bile araçsallaştırıyorlar. Ne ki, İzmir Marşı'nın da çalıntı olduğu ortaya çıktı. Tıpkı Enver Paşa Marşı'nın (Hoş gelişler ola kahraman Enver Paşa) olduğu gibi
Çalmakla da yetinmediler, bu uğurda gencecik bir kızımızın, Mehtab Guitar'ın vatan aşkını da "Evet" / "Hayır"a meze yaptılar.
Bakınız, Mehtab Guitar ne diyor: "Bazı TV, gazete ve haber sitelerinde 2013 yılında hazırlanmış olan, (17 yaşındaydım) 'İzmir Marşı' videosu çarpıtılmakta ve 'Evet-Hayır' tartışmasına dahil edilerek sanki 'Hayır' için çekilmiş gibi yansıtılmaktadır (…) İzmir Marşı 'Hayır' ve 'Evet' oyu verecek bütün milleti birleştiren bir marştır (…) 'İzmir Marşı' ile ya da marşın sözlerinin değiştirilmesi ile kampanyalara ve kamplaşmalara alet edilmesine son derece karşıyım. Bu tek kelime ile saygısızlıktır. 'Evet' diyecek yurttaşların karşısına dikilip, 'İzmir Marşı'nı söylemek, sözlerini değiştirmek toplumu kutuplaştırır (…) Günün acil ve yakıcı ihtiyacı milleti kamplaştırmak / kutuplaştırmak değil vatan mücadelesinde birleştirmektir…" (Aydınlık.com.tr)
Gençlerimiz bu kızımız gibi bilinçli olduğu sürece, FETÖ hiçbir halt edemeyecek, yeni sürüm kumpasları da ellerinde kalacaktır.
Salih Tuna/Yeni Şafak
Aslında gelişmiş ülkelerde bu konulara eğilim azdır çünkü o toplumun temel meseleleri siyaseten çözümlenmiştir. İstikrarlı bir yapı kurulmuştur. Siyasal işleyiş, hak ve özgürlükler belli derecede garanti altına alınmıştır. Bu nedenle bu ülkelerde seçim olduğunda katılım düşük olur. Bu ülkelerdeki siyasi partiler birbirine yakın söylem ve eylemlere sahiptir. Vatandaşın siyasete ilgisi ve dolayısıyla siyasal bilgisi kısıtlıdır. Ama Türkiye öyle mi? Son on yılda yüzyıllara karşılık gelecek dönüşümler geçirdi. Sadece siyaset değil, toplum da dönüştü. Ülkenin uluslararası angajmanları bile yeniden gözden geçiriliyor.
Bu yenilenme herkesi ilgilendiriyor. Geleceğimiz kurgulanıyor. Ve vatandaş bu kurguyu anlamak ve yönlendirmek istiyor. 15 Temmuz'da nasıl bir bilinçle demokrasiye sahip çıktıysa, aynı siyasal bilinçle geleceğine de sahip çıkacak. Son on beş yıldır ülkenin geçirdiği evrimi nasıl anladıysa, bu anayasa değişikliğinin de ne tür sonuçlar doğuracağını gayet iyi anlıyor. Bazı sohbetlerde dikkatimi çekiyor. Hiç beklemeyeceğim bir arkadaş anayasa değişikliğinde meclisin fesih yetkisinin ne anlama geldiğine dair bile uzmanca analizler yapabiliyor. Tabii hiç ilgilenmeyenlere de rastlayabilirsiniz.
Fakat büyük çoğunluğun ders çalışır gibi konuyu önemsediklerini görmek mümkün. Zaten Türkiye'nin sorunu hiçbir zaman halkının bilgisizliği ya da bilinçsizliği olmadı. Aksine Türkiye'nin asıl sorunu halkın bilgi ve birikimi ile uzmanların bilgi ve birikimi arasındaki mesafenin çok kısa olması. Yani halk fazla bilgili, uzmanlar az bilgili. Normalde olması gereken tam tersidir. Uzmanların halkın kavrayamayacağı bir birikime ulaşması beklenir. Ancak o zaman topluma bilmediği şeyler söyleyebilir.
Fakat bugün özellikle bu referandum mevzusunda vatandaş durumu ciddiye alıyor. Konunun uzmanları ne derse desin, kendi siyasal duruşuna göre bir pozisyon alıyor. O pozisyondan da kararını verecek. Son derece bilinçli. Son derece siyasal.
Bernard Lewis özellikle Müslüman Ortadoğu halklarıyla alay etmek için, Arapça, Farsça ve Türkçe'de vatandaş (citizen) kavramının olmadığını, "vatandaş" kavramının sonradan üretildiğini söyler. Yani Lewis'e göre cahil Müslümanların siyasal bilinci yoktur. Onlar vatandaş değildir. Fakat bu gün Türk halkı tam da vatandaşlık bilinci içerisinde ediyor. Trump'ı seçen Amerikalılara ders verircesine.
Yabancı düşmanlığı yapan partileri destekleyen tüm Avrupalı halklar da bundan kendi paylarına düşeni alabilir..
HASAN BASRİ YALÇIN/TAKVİM
Gelin tek tek neler yaşandığına bir bakalım!
PKK ile mücadele:
Geçen sene yapılan operasyonlarla 35 ilde terör örgütünün eylemleri önlendi. Daha 2 ay dolmamasına rağmen bu sene terör örgütünün 17 canlı bomba hücresi çökertildi.
FETÖ ile mücadele:
Bu örgütün militanı olma kriteri ByLock listesi neredeyse tamamlandı. Kpirto FETÖ'cüler dahi tespit edildi. Bunun en son örneği Kardak krizi sırasında Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar'ın yanıbaşında yer alan yarbayın gözaltına alınması. Ayrıca kriptoların tespit edilmesi ve oparasyona maruz kalmasıyla casusluk faaliyetlerinin de önüne geçilmiş oldu. En büyük destekçileri ABD'de, beklentilerin ötesinde Clinton'ın değil Trump'ın başkanlığı kazanması FETÖ militanlarını köşeye sıkıştırdı. Neredeyse kaçacak delik aramaya başladılar.
DEAŞ ile mücadele:
Özellikle Reina saldırısı bu örgütle mücedelede dönüm noktası oldu. 300 noktaya çok ciddi operasyonlar yapıldı. Farklı milliyetlerden gelen DEAŞ militanlarının listesi oluşturuldu ve bunlar derdest edildi. Fırat Kalkanı harekatının da örgütle mücadeledeki payını unutmamak gerekiyor.
DIŞ POLİTİKANIN GETİRİSİ
Bunlar terör örgütleri bazında yapılan tespitler. Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın açıkladığı yeni güvenlik konsepti sonrası, güvenlik güçleri çok can yakmaya başladı. Mücadele kararlılıkla ve çok sert devam ediyor. Olayın bir de dış politika boyutu var tabii…
Suriye konusunda, birinci derecede muhatap olan Rusya ve İran'la masaya oturup mutabakata varılması, karşılıklı demeç dalaşı yerine Irak merkezi hükümetiyle diyalog yolunun seçilmesi terörle mücadelede büyük yol katedilmesine neden oldu. Bu bildiklerimiz! Bir de devletin ilgili birimlerinin bu ülkelerle perde arkasında yapmış olduğu görüşmeler ortaya çıkan tabloda önemli rol oynadı. Şöyle düşünün; belki her terör eylemi bireyseldir veya o örgüte aittir ancak her terör örgütünün arkasında mutlaka devletler vardır. Arkalarında bu devletler olmazsa terör örgütleri var olamaz. İşte Başbakan Yıldırım'ın dış politika konusunda açıkladığı yeni konseptle birlikte, özellikle komşu ülkelerle bilgi ve istihbarat paylaşımları arttı. Bu da terörle mücadelede Türkiye'nin elini çok güçlendirdi.
Murat Kelkitlioğlu/Akşam
Nisan ayında referandumla kabul edilmesi beklenen Cumhurbaşkanlığı Sistemi Anayasa değişikliği paketinde kilit parti MHP. Çünkü Cumhurbaşkanımız Tayyip Erdoğan'a olan yüksek halk desteği ile MHP lideri Devlet Bahçeli'nin yapacağı etkili kampanya, "EVET" oylarının yüzde 70 sınırlarına kadar çıkılıp çıkılamayacağının anahtarı özelliğinde... Bu nedenle, MHP lideri Devlet Bahçeli'nin yürüteceği referandum kampanyası stratejisi hem iç siyaset hem de Türkiye'nin geleceği açısından hayati konumda. MHP yönetim ve omurgası 10-12 Şubat'ta Konya'da Referandum Stratejisi'ni belirlemek üzere çok önemli bir toplantı gerçekleştirecek. Bahçeli'nin referandumda ALTIN VURUŞLAR içeren bir strateji izleyeceği belirtiliyor. Şöyle:
1) Türkiye'nin bekası. İçten ve dıştan Türkiye'ye saldıran küresel odaklar, taşeronlar neyi hedefliyor?
2) 15 Temmuz'un anlam ve önemi. FETÖ'nün ciğeri.
3) Meral Akşener-FETÖ network'una yönelik özellikli değerlendirmeler.
4) MHP'nin 2019 hedefleri. Ana muhalefet partisi olmanın yol haritası.
Bahçeli, referandum sürecinde neden "EVET" diyeceklerini ağırlıklı olarak TV-radyolar, gazetecilerle panel ve belirli illerde yoğunlaşacak "milli hassasiyetler mitingleri"nde açıklayacak. "Bahçeli'nin hamlesiyle rejim krizinin aşıldığı" söylemiyle seçmenlerden "Evet" oyu istenecek, Bahçeli'nin daha önce yaptığı kritik hamlelerinin arka planı kitlelere net ve açık vurgulanacak. Bahçeli'nin altın vuruşlarının, "Neden CHP-HDP ile olmadık?", "15 Temmuz FETÖ darbesi, Türkiye'nin karşı karşıya kaldığı beka sorunu", "FETÖ'nün MHP'yi ele geçirme tezgahları" olacağı belirtilirken, özellikle FETÖ-Meral Akşener vurgulamalarının, "Hayır"cı cephede büyük sarsıntılara yol açacağı düşünülüyor. Yani, "Hayır"cı cephenin merkez üssü CHP-Kemal Kılıçdaroğlu'nun, MHP'li muhaliflerden beklediği "Hayır" çıkmayacak. Umduğu dağlara kar yağacak..
Bülent Erandaç/Takvim
İşçi dövmek gibi bir şey bu... Hürriyet'in arsızlıkta sınır tanımaz yazarı, eski Atatürk kaidesi üzerinde poz veren gariban bir işçiye demediğini bırakmamıştı.
Nasıl cesurdu... Sözünü sakınmadan nasıl hakaret ediyordu... Kemalist saflara intisabını taçlandırmak için şimdi de Padişah torunu dövüyor. Padişah torununun suçu, parlamenter sistemi eleştirmiş olması... Evet, işçi dövmek gibi bir şey bu...
Risksiz. Bir yaptırımı yok. Padişah torunu da olsalar, yasal haklarını kullanmaktan imtina ederler. Mahkemeye gidemezler. Banallikte ve çirkinlikte yarışamazlar.
Dolayısıyla, memleketten kovulmuş, peşinen mücrim ilan edilmiş, görüldükleri her yerde sisteme sadakatleri istenen (ki, gerçekten sadıktırlar; bugüne kadar Cumhuriyet'e, Atatürk'e, rejime en ufak saygısızlıkları olmamıştır), Hanedan mensuplarına her lafı söyleyebilirsiniz. "Yavaş gel güzelim" diyebilirsiniz, "bebeğim" gibi sevimsiz ve söyleyene şeref kazandırmayacak yakıştırmalarda bulunabilirsiniz, "Hey hey de, hey" diye ünleyebilirsiniz, küçücük bir sapmaları karşısında "İzmir Marşı"nı alnının çatına dayayabilirsiniz, hiç de gereği yokken "Yüce Atatürk, şimdi seni daha iyi anlıyorum!" edebiyatına sardırabilirsiniz.
Hürriyet'in arsızlıkta sınır tanımaz yazarı, Nilhan Sultan gibileri gördükçe Yüce Atatürk'ü daha iyi anlıyormuş.
Nilhan Sultan'a "Kusura bakma bebeğim, artık prenses benim, ayaklar baş oldu baş" diyerek ağzının payını veren Gülse Birsel'in şahane eylemi karşısında da "hahahaha" diyormuş. Nesini daha iyi anladın Atatürk'ün? Ne bilirsin ki Atatürk hakkında? Sıradan bir parlamenter sistem eleştirisiyle, yüce Atatürk'ün kıymeti arasında nasıl bir bağlantı kurdun?
Gülse Birsel'in şahane eylemini "hahahaha" diye alkışlıyorsun, aferin çok iyi ediyorsun da ("Hahahaha" nedir yahu? Koskoca adamsın, bir çuval sakalın var, gören adam zanneder, yakışıyor mu ergen ağzıyla ünlemek?), Gülse Birsel'in evladiyelik cehaleti karşısında neden aynı garip sesleri çıkarmıyorsun?
Hemşiren Gülse Birsel, "Abdülhamit doğduğunda Napolyon çoktan ölmüştü" diyor.
Doğru mu söylüyor?
Ölmüş müydü Napolyon? Ölmediyse, neden hemşirene dönüp, "Sen her Napolyon'u Bonaparte mı sanıyorsun bacım? Hahahaha!" diye aynı terbiyesiz nidayla ünlemiyorsun? Hadi Gülse Birsel mazurdur... Senin "duyun-u umumiye" konusundaki cehaletini nereye koyacağız? Kaç gündür "grupça" saldırıp duruyorsunuz... Ne yapmış Nilhan Osmanoğlu? Parlamenter sistemi eleştirmiş... "Bu sistem kötü" demiş... Eleştiremez mi?
Herhangi bir yurttaş "parlamenter sistem kötü" dediğinde normal karşılanıyor ve söylenenler "eleştiri sınırları" içinde görülüyorsa (ki, öyle olmalıdır), bir Hanedan mensubu konuştuğunda neden olay oluyor? Neden herhangi bir yurttaşın eleştirileri, sadece "eleştiri" olarak görülüyor da, bir Hanedan mensubunun eleştirileri "ruh çağırma seanslarıyla" bastırılıyor? Bundan sonra hoşlanmadıklarınızı Yüce Atatürk'ün ruhuyla mı püskürteceksiniz?
Hem, bu parlamenter sistem sevgisi de nerden depreşti durup dururken? Sen parlamenter sisteme düşkünsün de ne oluyor? Parlamenter sisteme yönelik kalkışmaları desteklemek ve muhtıraya meşruiyet üretmek dışında hangi "koruyucu" rolü ifa ettin/ifa ediyorsun? Sen önce "Ne yani, muhtıraya karşı olduğumuzu söyleyeceğiz de, ötesini söylemeyecek miyiz?" sözleriyle saçtığın pisliği temizle, ondan sonra çık konuş!
Ahmet Kekeç/Star
CHP'liler ve özellikle de Genel Başkan Kılıçdaroğlu farkında mıdırlar, bilinmez. Ama Cumhurbaşkanlığı Sistemi'nin gerekliliği konusunda, 7 Haziran'da yaptıkları ve yapmadıkları çok büyük bir paya sahip.
7 Haziran 2015 Genel Seçimleri'nin ortaya koyduğu tablo, ancak bir koalisyon hükümeti kurulabileceği şeklindeydi. MHP ana muhalefet olma arzusu, HDP terörle bağlantısı sebebiyle uzak durunca, seçimin yenilenmesi dışında akla gelen tek yol AK Parti ve CHP arasında bir koalisyondu o zaman.
İşbaşında AK Parti Hükümeti olduğu için sıkıntı yoktu, şükür. Ancak yine de ülkenin çeşitli sebeplerle kırılgan olduğu bir dönem yaşanıyordu. CHP'liler koalisyonların faziletinden bahsetmeleri ile tanınırlar, malum. Ancak 132 milletvekili ile kendilerini 258 milletvekili olan AK Parti'nin üstünde hayal ederek, gerçekten zor bir durumda olunsa bile koalisyon kurulmasını nasıl engelleyeceklerini açıkça gösterdiler.
Çok değişik yorumlar yapılıyor olsa da, 7 Haziran sonrası bir koalisyon kurabilme imkanını aslında CHP'nin teptiğini söylemek gerek. 13 yıldır tek başına iktidarda bulunup, oyları yüzde 41'e inse de halen 258 milletvekili ile birinciliği elinde bulunduran bir partiye: 'Gel bir restorasyon hükümeti kuralım', yani senin bu zamana kadar yaptığın her şeyi çöpe atalım, yok kabul edelim demenin, aslında 'hükümet kurmak istemiyorum' demekten bir farkı olmadığını, çocuklar bile bilir herhalde. Netice olarak 1 Kasım Seçimlerini doğurduğu için ülkemiz açısından faydalı olan bu durum, koalisyonların ne kadar kırılgan ve ülke açısından ne kadar büyük riskler taşıdığını da, bir kez daha göstermiş oldu. Yüzde 25 oy almış bir partinin yüzde 41 oy almış partiyi güya köşeye sıkıştırarak, kurulacak hükümetin müteharrik gücü olmayı istemesi, dünya siyaset tarihinin gariplikleri arasında yerini almıştır büyük ihtimalle.
Milletimizi karşı çıkmaya çağıran CHP'liler, Cumhurbaşkanlığı Sistemi'nin ne kadar gerekli olduğunu 7 Haziran sonrası kendilerinin gösterdiklerini hatırlayıp, 'kendim ettim, kendim buldum' şarkısını söyleseler, yeridir....
Ekrem Kızıltaş/Takvim