Düşünce özgürlüğü kriterlerimin, benim gibi düşünenlere göre değil, farklı düşünenlere göre şekillenmesi gerektiğini; asıl bunun kişiye, topluma ve dünyaya yararı olduğunu, insanlık tarihinin tüm güzel atılımlarının düşünce özgürlüğünün oluşturduğu durumlarda ortaya çıktığını okudum, aklıma da yattı. Sevgi ve sevme eyleminin müstakil, tekil olmadığını, birbirini üreten, birbiriyle kesişen bütünlükler olduğunu öğrendim. Kadın sevgisi, doğa sevgisi, yaşam sevgisi… Hepsinin birbiriyle ilişkili olduğunu
öğrendim. Sevginin ömrü uzattığını, hazzı arttırdığını, sağlığa iyi geldiğini gördüm.
“Parayla saadet olmaz.” lafının, egemenlerin yoksullara kakaladığı bir deyim olduğunu düşünürdüm. Biraz param olunca, saadetimin buna paralel artmadığını; çok parası olan tanıdıklarımın da öyle ahım şahım bir mutlulukları olmadığını gördüm. Kerametin parada değil gönülde olduğunu bilmeme
rağmen, sosyal politika ve eşitlik isteğinden vazgeçmemeyi öğrendim. Zenginlerin varlıklarını yoksullarla
adaletli bir şekilde paylaşmalarının sadece yoksulları değil onları da mutlu edeceğini, huzura erdireceğini
anladım.
Sadece; işe, paraya, başarıya, prodüktiviteye endeksli değil de hobileri, özel zevkleri, sosyal sorumlulukları
olan bir yaşamın daha değerli ve kaliteli olacağını öğrendim. Uçurtma uçurmanın, balık tutmanın, tavla ve okey oynamanın, şiir yazıp resim yapmanın, üç-beş ”kanki” toplanıp geyik yapmanın en az iş kadar muteber olduğunu öğrendim.
Yaşama pratiği kimseye güvenmemeyi dayatmasına rağmen inadına insana güvenmeyi; zira güvensiz bir yaşamın çekilmez olduğunu öğrendim. İnsanı ve insanlığı çelişkileriyle kavrayıp sevmeyi; aksinin mümkün olmadığını gördüm. Görecelilik kavramını bilmeme rağmen, insanlık tarihinin öğrettiği kadim etik değerleri savunmaktan asla taviz vermemeyi, etrafta kimse olmasa bile bu uğurda bildiğini
okumanın hayatımıza özel bir anlam katacağını öğrendim.
Dine, bilime, topluma, kendime, folklora, vatana, ideolojiye, millete, aşirete; kısacası her şeye hem içerlikli hem de dışarlıklı olabilmeye çalışmanın önemli ve yorucu bir çaba olduğunu öğrendim.
BÜLENT KORKMAZ
Çocukken, hayattaki tek şeyin okula gitmek ve oyun oynamak olduğunu sanırdım. O zamanlar üzüldüğüm tek şey ise, düştüğümde bir yerimin acımasıydı. Büyüyüp kendi ayaklarımın üzerinde durmayı öğrenince ve hayattaki sorumluluklarım arttıkça; yaşamın gerçek zorluklarının, sıkıntılarının neler olduğunu öğrendim.
Hayatın ne kadar acımasız olduğunu, insanları ne kadar kolay harcayabildiğini gördüm.
İş yoğunluğunun, işte çıkan problemlerin çok can sıkıcı; ancak, gündelik olduğunu fark ettim. Bu sorunların üstesinden gelince ve işini doğru yapınca, hayatın ne kadar mutlu, huzurlu ve düzgün yaşandığını; tutkuyla çalışanın her zaman kazandığını öğrendim.
İş hayatım boyunca çok zorluk çektim, güçlüklerle boğuştum ama yılmadım. Çok çalıştım, çok emek verdim. Bu deneyimin neticesinde sabırlı olmayı; sabır silahını kullanarak, başarıya ulaşmayı öğrendim.
İnsan; çok sevdiği, çok değer verdiği birini kaybedince, dünyanın en büyük acısını hissediyor.
Ben, bu acıyla yaşamayı öğrendim. Bu acı, hayata bakış açımı değiştirdi. Hayatta en büyük acı, ölüm
acısıymış.
Ailemin ve dostlarımın ölene dek yanımda olmasının, ne kadar önemli olduğunu öğrendim.
Ailemin beni iyi günde de kötü günde desteklemesinin, sevgilerini ve güzel dileklerini üzerimden eksik
etmemesinin dünyanın tüm hazinelerine bedel olduğunu anladım.
Futbol hayatım boyunca, çok zor dönemler geçirdim; sakatlandım, kadro dışı kaldım. Çalışmanın,
sabretmenin, fedakârlığın ve başarma azminin futbolda da ödüllendirildiğini gördüm. İnsanların
bana gösterdiği sevgi ve saygı, futbol hayatımda doğru yolda ilerlediğimin ispatı oldu.
Ne kadar büyük futbolcu olursan ol, ne kadar çok para kazanırsan kazan, ne kadar ünlü olursan ol,
insana insan gibi davranmak gerektiğini öğrendim. Kibrin ve ukalalığın, insanı nasıl çöküşe sürüklediğine
şahit oldum.
Parayı değil, başarıyı ön planda tutanların, uzun vadede düşünenlerin; daha çok para kazandığını,
daha başarılı olduğunu, daha çok sevildiğini ve saygı gördüğünü öğrendim. Sadece parayı düşünenler,
bugüne dek hep kayboldu; oysa başarı odaklı yaşayanlar, sonsuza dek var olacak. Para benim için hiçbir
zaman birinci planda olmadı. Hedefi m, futbolu gönül verdiğim Galatasaray’da bırakmaktı; başardım.
Beni hâlâ “Efsane Kaptan” olarak anmaları, uzun vadede düşünmemin ve futbolu sadece para için oynamamamın
mükâfatıdır.
Herkesin futbolu bildiğini zannedip ona göre eleştiride bulunduğunu ama aslında pek çok kişinin
futboldan anlamadığını öğrendim. Tabii bunun yanı sıra, herkesin bakış açısının farklı olduğunu,
farklı görüşlere saygı duymak ve eleştiriyi olgunlukla karşılamak gerektiğini de kavradım.
Bugüne kadar, herkes futbolumu eleştirdi ama kimse insani yönüm hakkında tek kötü söz söylemedi.
Bu da bana, yaşadığım hayatın, yürüdüğüm yolun ne kadar doğru olduğunu gösterdi.
Çocuklarım doğduktan sonra, baba olmanın insana büyük bir sorumluluk yüklediğini ve hareketlerime
daha da çok dikkat etmem gerektiğini öğrendim. Onlarla olmanın, onların varlığının beni hayata
bağladığını gördüm. Babalığın tadına varırken, çocuklarıma bir zarar gelecek diye kaygılanmanın sırrını
çözdüm.
Bu hayatta, tüm duyguları tattım. Çok şey yaşadım, çok şey gördüm ve insanı ayakta tutan şeyin ne
olduğunu çözdüm: Maneviyat! Hayatta en önemli şey, maneviyattır. Maneviyatınız sağlam olduğu sürece,
sizi hiçbir şey yıkamaz.
CAN DÜNDAR
Sonsuz bir karanlığın içinden doğdum. Işığı gördüm, korktum. Ağladım. Zamanla ışıkta yaşamayı
öğrendim. Karanlığı gördüm, korktum. Gün geldi sonsuz karanlığa uğurladım sevdiklerimi. Ağladım.
Yaşamayı öğrendim. Doğumun, hayatın bitmeye başladığı an olduğunu; aradaki bölümün, ölümden
çalınan zamanlar olduğunu öğrendim.
Zamanı öğrendim. Yarıştım onunla… Zamanla yarışılmayacağını, zamanla barışılacağını, zamanla
öğrendim…
İnsanı öğrendim. Sonra insanların içinde iyiler ve kötüler olduğunu öğrendim. Sonra da her insanın
içinde iyilik ve kötülük bulunduğunu öğrendim.
Sevmeyi öğrendim. Sonra güvenmeyi öğrendim. Sonra da güvenin sevgiden daha kalıcı olduğunu,
sevginin güvenin sağlam zemini üzerine kurulduğunu öğrendim.
İnsan tenini öğrendim. Sonra tenin altında bir ruh bulunduğunu öğrendim. Sonra da ruhun aslında
tenin üstünde olduğunu öğrendim.
Evreni öğrendim. Sonra evreni aydınlatmanın yollarını öğrendim. Sonunda evreni aydınlatabilmek
için önce çevreni aydınlatabilmek gerektiğini öğrendim.
Ekmeği öğrendim. Sonra barış için ekmeğin bolca üretilmesi gerektiğini öğrendim. Sonra da ekmeği
hakça üleşmenin, bolca üretmek kadar önemli olduğunu öğrendim.
Okumayı öğrendim. Kendime yazıyı öğrettim sonra… Ve bir süre sonra yazı, kendimi öğretti bana…
Gitmeyi öğrendim. Sonra dayanamayıp, dönmeyi öğrendim. Daha da sonra kendime rağmen gitmeyi
öğrendim
Dünyaya tek başına meydan okumayı öğrendim, genç yaşta… Sonra kalabalıklarla birlikte yürümek
gerektiği fi krine vardım. Sonra da asıl yürüyüşün kalabalıklara karşı olması gerektiğine aydım.
Düşünmeyi öğrendim. Sonra kalıplar içinde düşünmeyi öğrendim. Sonra sağlıklı düşünmenin kalıpları
yıkarak düşünmek olduğunu öğrendim.
Namusun önemini öğrendim evde… Sonra yoksundan namus beklemenin namussuzluk olduğunu;
gerçek namusun, günah elinin altındayken, günaha el sürmemek olduğunu öğrendim.
Gerçeği öğrendim bir gün ve gerçeğin acı olduğunu… Sonra dozunda acının, yemeğe olduğu kadar
hayata da lezzet kattığını öğrendim.
Her canlının ölümü tadacağını, ama sadece bazılarının hayatı tadacağını öğrendim.
KADİR ÇÖPDEMİR
Hayattan öğrenmem gereken hiçbir şeyi tam öğrenemediğimi; öğrenmemem gereken birçok şeyi
de, dört dörtlük öğrendiğimi, 40 senelik yaşamımın bilançosunu çıkardığımda öğrenebildim.
Devirdiğimiz 40 yıl, gördüğüm tahsil, yaptığım işler; bildiklerim, inandıklarım bazı verimli sonuçları
çıkarmama olanak tanıyor. Mesela ben, beşere yönelik güveni, mümkün olduğunca temkinli tutmayı;
ama aynı zamanda, beşere güvenmemenin de insanı psikopatın önde gideni yapacağını öğrendim.
Cansız şeylere güvenmenin, canlı şeylere güvenmekten daha garanti olduğunu öğrendim. Mesela
ben, televizyonum tarafından hiç ihanete uğramadım. Ama sadece bu sebeple, canlıyla olan bağlantını
koparırsan, o cansız nesnelerden bir farkının kalmayacağını öğrendim.
Hayatta gerçek sınavın, para ve kadınla olduğunu öğrendim. İktidarının zirvesindeyken, bir kadın
yüzünden muhalefete düşebilir; bozukluklarını birleştirerek otobüse bindiğin bir zamanda, gelen
parayla fi lozof ya da çakal olabilirsin.
Bu arada önemli olanın, kadın veya para değil; bu ikisiyle kurduğun kaliteli münasebetin ve ilişkinin
şekli olduğunu öğrendim.
Çocukların hem çok acımasız hem çok korunaksız; ama yeri geldiğinde de hepimizden çok akıllı
olduklarını öğrendim. Yeğenimin beş yaşında yaptığı felsefi saptamalardan, komşunun yedi yaşındaki
çocuğunun insanlık problemlerine ilişkin müthiş çözümlerine kadar birçok şey bana bunu öğretti.
Para ve kadın tamam ama lezzetsiz bir yemeği tatmanın, gri bir dünyada karalar bağlayarak yaşamaya
çalışmak olduğunu öğrendim. Denemekten korkmamak gerektiğini öğrendim; parayı da, kadını
da, yemeği de… Parayı seyyahlık maceralarımda; kadını salonda, çarşıda, yatak odasında mutlu olmak
formülüyle; yemeği de mesela Paris’teki Le Procope’da sarımsaklı ve sirkeli sosla hazırlanmış deniztarağını
“hüp” diye çekmenin muzaffer etkisini tadarak öğrendim.
Deniztarağı bir yana, kendi lezzetlerimizin de çok önemli olduğunu öğrendim. Anneciğimin önce
haşlayıp sonra tereyağında kavurduğu mumbar dolmasının, bir Le Procope müşterisinin olası iğrentili
bakışlarına rağmen, en büyük lezzet olduğunu öğrendim.
Tarihin, izleriyle beraber insanı toprağa çeken değil, toprağın üstüne çıkaran bir şey olduğunu
öğrendim. Antikaların, hikâyeleriyle birlikte, sonsuz hayatlar yaşattığını, tarihî anekdotların insan zihnine
küşayiş verdiğini ve bunları çözümleyebilmenin de derinliğimize metreler eklediğini öğrendim.
Sinemada tatlı bir erotizmin, İngiliz komedi ve gang fi lmlerinin, Peter Sellers ve Ertem Eğilmez
sinemasının, beni; gamdan, dertten, kederden kurtarıp mutlu bir bayram çocuğu yapabildiğini öğrendim.
Bayramda, yılbaşında sevdiğin insanlara harbiden pahalı hediyeler vermenin, insanın mutluluğunu
ikiye katladığını öğrendim. Bu arada, hediyesini alan da kederden ölmüyor; dostlara duyurulur.
Genç ve güzel sevgilimin gazıyla yırtık jean giymenin çok da kötü bir şey olmadığını öğrendim.
Dona, fanila grubuna, ayakkabıya, saate, gözlüğe haddinden fazla önem verilmesi gerektiğini öğrendim.
Alt kültürü sağlam, mana ve ehemmiyet teşkil eden müzik ve müzik gruplarına bağlanmanın iyi
bir şey olduğunu; ama arada da bu bağlanmaya mola verip, kulüp ortamında çalınan sıradan bir dans
müziğinin rutin ritimleriyle kendinden geçmenin de iyi bir şey olduğunu öğrendim.
Yandaki fotoğrafıma bakıp, “Bütün bunları bu adam mı öğrendi?” sorusunu sorarsanız; buna verilebilecek
sağlam bir cevabımın olmadığını, az önce öğrendim. Aslında bu hayata, öğrenmeye değil, yaşamaya
geldiğimizi ve bir alt satırdaki mesajın da aslında öğrenilmesi gereken şey olduğunu öğrendim.
Her şeyin sahibinin Allah olduğunu; ağlatırsa yine ancak onun güldürebileceğini, ondan gelip ona
gideceğimizi, şükür ki çok küçük yaşlarda öğrendim.
KENAN IŞIK
Hayat yolculuğunun, haritası olmayan, bilinmez bir coğrafyada bilimle ve sezgiyle dolaşmak olduğunu;
hayatın anlamını ve bu dünyadaki var oluş gerekçelerimizi, müspet bilimin yanı sıra, gelişmiş duyularımız
aracılığıyla çözebileceğimizi ve bu yolla bilinenin ötesine ulaşabileceğimizi gördüm. Bunun
için, kimi entelektüel ve bilimsel unsurları bir yana bırakıp, sezgilerimize ve insanın yaratıcı sanatsal gücüne
inanmamız gerektiğini öğrendim.
Doyacak kadar yemek, barınacak basit bir yer dışındaki bütün ihtiyaçların; hırsın, tamahın ve
hilenin insanı kötülüğe teşvik ettiğini, arzunun denetim altına alınabilineceğini, lüks ihtiyaçların gereksiz
ve yararsız olduğunu öğrendim.
Mükemmelliğin, basit ve normalin kristalleşmiş hâli olduğunu ve ona ulaşmanın tek yolunun,
hayattan beklentilerimizi mümkün olduğunca asgariye indirmek olduğunu öğrendim.
İnsan dışındaki diğer canlı ve cansız varlıklar gibi tabiata ait bir “yaratım” olduğumuza dair basit
gerçeği, asla göz ardı etmememiz gerekliğini öğrendim.
Kimi zaman, doğru tecelli etmeyen adaletin, ilahî adaletle dengelendiğini öğrendim. Yasaların öngördüğü
cezaların, mevcut dünya düzenine olumlu bir katkısı olmadığı gibi, suç ve suçsuz oranında bir
azalma da sağlamadığını öğrendim.
Bir işi yaparken, öncelikle para kazanmayı değil, başarıyı hedef almak gerektiğini; başarı elde
edildiğinde, paranın kendiliğinden ve hilesiz kazanılabileceğini gördüm.
Huzur, barış ve özgürlüğün, mevcut dünya düzenindeki en ileri sistem olduğu söylenen demokrasiyle
tam olarak sağlanamadığını; demokratik düzenin bir avuç para sahibi tarafından kolaylıkla manipüle
edilebileceğini, bu nedenle; daha adil, daha eşitlikçi, daha merhametli, daha sosyal ve daha özgürlükçü
yeni bir sisteme ihtiyacımız olduğunu öğrendim.
Hayattaki en büyük hilenin, dürüstlük olduğunu kavradım.
İnsanın sadece fiziksel olarak değil, ruhsal olarak da tatmin edilmesi gerektiğini öğrendim.
Aşkın, insana bahşedilmiş en soylu değer olduğunu öğrendim
Fiziksel beğeninin aşk olmadığını, sadece gelip geçici bir heves, anlık bir haz, tatminden öte bir
mana ifade etmediğini öğrendim.
Gerçek aşkın, tanrısal bir öze sahip olduğunun; bu nedenle, ister insan olsun ister toprak, sevilen
her figürün bu aşkın bir yansıması olduğunun farkına vardım.
Doğumun sırlarını henüz bilemediğimiz gibi, ölümün sırlarını da uzun yıllar daha bilmemizin pek
mümkün olamayacağını ve bu yüzden de ölüm karşısındaki aczimize tevekkülle boyun eğmemiz gerektiğini
düşünüyorum.
Ama yine de insanın sevdiklerinden ilelebet ayrı kalacağı bir yok oluşu kabullenmenin hüznünden
ve acısından kurtulamayacağının farkındayım.
Yüksek sanatı doğru algılayabilecek alt yapıda insanlar yetiştirebilecek yeni bir eğitim anlayışı
gerektiği fikrindeyim.
NASUH MAHRUKİ
Hayatımın en önemli odaklarından biri olan dağcılık ya da daha açıkçası “dağın yolu” sayesinde;
göreceli olarak çok yer gezdiğimi, çok değişik insan ve kültür tanıdığımı söyleyebilirim. Daha görecek
çok ülke, gezecek çok coğrafya, tanıyacak çok insan ve kültür olduğunun farkındayım; yine de bu kadar
tecrübeyle bile, birkaç güzel ders aldığımı düşünüyorum.
Doğayı, her şeyiyle birlikte, olduğu gibi sevmeyi öğrendim. Bu sevgi, beklentisiz ve karşılıksız, saf ve
içten bir sevgi olmalı. Aragon’un aşk için söylediği çok hoş bir söz var; “Aşk, bize güç veren tek özgürlük
yitimidir.”.
Kızılderililer; ağaçları, hayvanları, dağları, nehirleri kardeşleri olarak görür ve onları dinleyerek,
çok şey öğrendiklerini söyler. Oysa 20. yüzyılın uygar, beyaz adamı; ormanların, ırmakların, dağların dilini
çoktan unutmuş. Tekrar hatırlamamız gereken birinci şey şu; dağın, ormanın, ırmağın; kısacası doğanın
dilini, yeniden öğrenmeliyiz.
Doğadayken, büyük ağaçların ya da büyük kayaların yakınından geçerken, yolumu uzatmak
pahasına bile olsa, onlara yaklaşır ve dokunurum. Büyük, heybetli ağaçlara ya da dev kayalara elimi sürmek,
dokunmak için dayanılmaz bir istek duyarım. Onları; ellerimle okşar, severim, hatırlarını sorarım,
teşekkür ederim; sadece orada oldukları için.
Ne kadar mütevazı olursa olsun, yaşamın her türlüsüne saygı duymak gerektiğini öğrendim. En küçük
böcekten en garip hayvana, en değişik bitkiye kadar her şeyin en az bizim kadar yaşama hakkı olduğunu
düşünüyorum. Eğer bu dünyada kutsal olan bir şey varsa, bence “hayat”ın ta kendisi olmalı.
Bu dünyada, yeteri kadar acı var; bu yüzden, herhangi bir şeye, canlı olsun cansız olsun, gereksiz
yere zarar vermekten kaçınıyorum. İnsanoğlunun zevklerinden biri, öldürmek olmamalı. Doğada yürürken,
bir çiçeğin, bir böceğin bile üzerine basmamaya bu kadar dikkat ederken; bazı insanların, avcılık
adı altında nasıl bu kadar rahatlıkla cinayet işleyebildiklerini asla anlayamıyorum.
Torununuza tanıtmak istediğinizde; o muhteşem Orta Çağ şövalyesi gergedanların, heybetli kaplanların
ya da dev balinaların, yalnızca fi lmlerini, fotoğrafl arını göstermek durumunda kalacağınızı hiç
düşündünüz mü?
Bundan 16 yıl önce, Bilkent Üniversitesi Doğa Sporları Topluluğu’nun başkanlığını yaptığım dönemlerde
çıkarttığımız Dost dergisinin ikinci sayısında, “Bir Küçük Rica” başlığıyla kısa bir yazı hazırlamıştım.
Bu yazıda; “Çocuklarınıza öldürmektense, gözlemlemeyi; doğayla mücadele etmektense, onunla
uyum içinde yaşamayı öğretin.” diye yazmıştım.
İnsanlık tarihinin, kanla dolu olduğunu öğrendim. Uygar insan, kendisinden başka renkteki insanların
bile yaşama hakkına çoğu zaman değer vermemiş. Bu yüzden, yaşama hakkına saygı duymayı;
tekrar hatırlamamız gereken değil, artık öğrenmemiz gereken şey olarak görüyorum.
Öğrendiğim bir başka şey ise; güzelin, güzelliğin tadını çıkarmak. İnsan, yaşamının her anını
elinden geldiği kadar güzel şeylerle doldurmalı. Güzellik, elbette ki görecelidir, herkes kendi değerlerine,
beklentilerine göre güzelliği algılar. Benim de kendime göre kriterlerim var ve yaşamda sahip olduğum
her şeyin; ev, otomobil, motosiklet, hayat tarzı, düzen; hep bu kriterler içinde olmasına özen
gösteriyorum.
Yaşamın her anında, değişik güzellikler olduğunu düşünüyorum; ama bunu görebilmek için,
çaba sarf etmek gerek. Âşık Veysel’de dile geldiği gibi, “Güzelliğin on para etmez, şu bendeki aşk olmasa.”
Ve Leonardo da Vinci’nin dediği gibi; işin sırrı “Saper vedere.”; yani görmeyi bilmekte.
Aşk, hoşgörü ve görmeyi bilmek… Bence başlangıç için, bu kadarı yeterli.
VEDAT ÖZDEMİROĞLU
Hayatta ne öğrendiysem, yazarak öğrendim. Yazmaya üç kelimeyle başladım ve bugün, serüvenim
binlerce kelimeyle sürüyor. Bilirsiniz; insan beyni, kullandığı kelimeler kadar düşünür. Yazmak, bana
daha engin kelimelerle; düşünme, yaşama ve yaratma yeteneğini armağan etti.
Bernard Shaw’un da dediği gibi; “Kadınlar, anlaşılmak için değil, sevilmek içindir.” Altı-yedi yaşımdan
beri, kadınlara ilgi duyuyorum. Anladım ki bir erkeğin, kendini anlayan bir kadına sahip olması, ona
dünyanın en büyük mutluluklarından birini yaşatıyormuş. Ben bu mutluluğu yaşadım, yaşıyorum; o yüzden
de mutlu bir adamım.
Kadınlar, biz erkeklerin; birbirimizden farklı olmadığımızı, aynı hataları tekrarladığımızı ve onlara
hep aynı hayal kırıklıklarını yaşattığımızı söyler. Ben, böyle bir suçlama ile karşılaştığımda nasıl cevap
vermem gerektiğini öğrendim. “Siz erkekler hep aynısınız.” diyen kadınlara, “Siz aynılar hep kadınsınız!”
diyerek cevap veriyorum artık.
Gerçek; muhteşem ve sıkıcıdır. Bu yüzden, gerçeği bozmak gerekir. Mizahın görevi de gerçeği bozarak
zihni neşelendirmektir. O, ağlamaktan uzaklaşmak için bir hamledir.
Türkiye’deki mizah dergisi geleneği, Cumhuriyet tarihinden ve hatta Beşiktaş’tan bile eskidir. Uykusuz
serüvenim, diğer mizah dergilerinin fazla statükocu ve Kemalist olduğunu anlamamı sağladı.
Uykusuz’un, diğerlerinden daha modern ve daha hızlı bir mizah anlayışının olması, kendini tekrar etmemesi
sevindiriyor beni. Bir buçuk yılda, ülkenin en eski mizah dergilerini bile sollayarak, satışlarda
en üst sıraya yükselmesi de bunun bir kanıtı. Bu oluşumun bir parçası olmaktan gurur duyuyorum.
Entelektüel; bilgi sahibi, aydın insan demektir. Ülkemizde entelektüel olma durumu ve entelektüel
insanlar, uzun yıllar aşağılanmıştır. Biz bile yıllarca mizah dergilerinde, entelektüellerle dalga geçmişizdir.
Bunun nedeni, insanların bilgiden ve bilgi sahibi olandan korkmasıdır.
Davos’ta bir kahramanlığa şahit oldum. Ben çocukken, Cüneyt Arkın, “Kara Murat” filmlerinde
Bizans kalesine atlayınca alkışlardık. Başbakanın Davos’taki çıkışını, ben de dâhil olmak üzere, hepimiz
alkışladık. Moral toplumlarında, bu gibi kahramanlık gösterileri önem taşır. Recep Tayyip Erdoğan’ın
tavrı doğrudur; ancak refleks sonucu gerçekleştiği için eksiktir. Bugüne kadar sergilediği tavırla, o günkü
tavrı çelişmektedir. Davos’un ertesinde, “dünyayı kurtaran adam” olmakla “durumu kurtaran adam”
olmanın arasındaki farkı daha net gördüm
Özgürlük, yaşamın amacıdır. Dünya haritaları, ülkelere bölünmüştür; ama tabiat, özgürlük üstüne
kuruludur. Kalıplar ve şartlar ne olursa olsun, insanın iç özgürlüğünü yitirmeden yaşamaya devam edebileceğini
öğrendim. Bu fi kirden yola çıkarak, içsel özgürlüğümü kısıtladığına inandığım her şeyi çıkardım
hayatımdan.
Sevginin olmadığı yerde korku vardır. Sevgisizleştikçe korkmaya başladığımızı; korktukça sevmeyi
unuttuğumuzu anladım. İnsan dünyaya sevmek için gönderilmiştir; kendini güvende hissetmek, mutlu
olmak için sevgiye ihtiyaç duyar. Başkalarını sevmeyi unuttuğumuzda, güvensizlik ve korkular belirir.
Korkmamak için daha çok sevmeli; daha çok sevmek için korkularımızı biraz göz ardı etmeliyiz.
Hayatın gerçek anlamını, oğlum Can doğduktan sonra öğrendim. Baba olmak, bambaşka bir
hazmış. “Çocuk sahibi olsam mı, olmasam mı?” diye düşünen ve muallakta kalan tüm erkeklere, baba olmayı
şiddetle tavsiye ediyorum. “Çocuk kafası” bambaşka bir şey. Dünyanın tüm uyarıcılarından ve hazlarından
üstün. Bu yüzden, Uykusuz’daki köşemin adı “Bebek Kafası”. Baba olmadan önce, çocuk sahibi
olan arkadaşlarım bunları söylediğinde; çok abarttıklarını düşünürdüm. Ancak durum öyle değilmiş.
Çocuk sahibi olmak ve onun gelişimini izlemek, bir erkeğin yaşayabileceği en büyük mutlulukmuş.
YÜKSEL AYTUĞ
Bir kadını, asla hayatımın merkezine oturtmamayı öğrendim. Zira bir süre sonra, “merkezkaç kuvveti” etkisini göstermeye başlıyor.
Bir kadının ruhuna sahip olmanın, üç yolu olduğunu öğrendim; sevdiği “diziyi” onunla sarmaş dolaş
izlemek, boynuna iki “dizi” inci takmak ve mum ışığında kendi yazdığınız iki “dizeyi” kulağına
fısıldamak...
Dizinin son reklam kuşağını izlememeyi öğrendim; çünkü geri dönüşte, sahne sadece iki saniye sürüyor!
Televizyonun sadece bir eğlence aracı değil, doğru açıdan ekrana bakarsanız, “sosyal laboratuvar” olduğunu öğrendim. Yalnız bu laboratuvarda, Ajdar ile Semra Hanım’ı aynı tüpe koymamanızı tavsiye ederim; patlama yıkıcı oluyor!
“Benim için iç güzelliği önemli.” diyenlerin, aslında “muzu soymak istediklerini” öğrendim.
Bir sarışına ofsayt kuralını anlatmanın, anaokulu öğrencilerine kuantum fiziği öğretmekle eşdeğer olduğunu öğrendim.
Trafik, enflasyon ve reyting canavarlarının, tıpkı hava gibi gözle görülmeyip, elle tutulmadığını; ama “yaşamsal önemde” olduğunu öğrendim.