Yönetmen: Guy Ritchie Oyuncular: Jason Flemyng, Dexter Fletcher, Nick Moran
İngiliz yönetmen Guy Ritchie, ilk iki filmiyle kendisine çabucak pek çok hayran edinmiş, eski eşi Madonna hatırına yönettiği “Swept Away”le ise kariyeri aynı hızla irtifa kaybetmişti. Yine de zamanında dünyanın dört bir yanındaki sinemaseverlerin kalplerini çaldığı “Ateşten Kalbe, Akıldan Dumana” ve “Kapışma” günümüz sinemasının en sevilen filmleri arasındaki yerlerini koruyorlar. Ritchie’nin bu iki filmi gösterime girdikleri dönemde, genç yönetmenin ekseriyetle Quentin Tarantino ile karşılaştırılmasına neden olmuşlardı. Benzer şekilde küçük suçluların dünyasına dalan Ritchie, Tarantino vari laf cambazlıklarına ve esprili diyaloglara bolca yer vermekteydi. Diğer yandan, tıpkı Tarantino gibi o da müzik kullanıma önem veriyor, ancak bu noktada Amerikalı meslektaşından ayrılıyordu. Yıllar önce Hollywood’a transfer olan kimi İngiliz ustaları gibi, Ritchie de hızlı bir kurguyu ve bugün ‘video klip estetiği’ diye anılan görsel tarzı tercih ediyordu. Seyircisine soluk aldırmadan, sayısız aksiliğe gebe bir suç öyküsü anlatan “Ateşten Kalbe, Akıldan Dumana” gerek biçimi, gerekse zekice senaryosuyla epey ilgi görmüştü. Aradan geçen 10 yıla rağmen seyir keyfinden bir şey kaybetmediğini söylemekse yanlış olmaz.
Yönetmen: Lars von Trier Oyuncular: Björk, Catherine Deneuve, David Morse
Trier, müzikal türünün geleneksel yapısını, belki de tarihinde ilk kez düşünsel bir temele oturtuyor. Hikâyenin, türün basit bir malzemesi olduğu yapıyı tersine çeviriyor; türü, hikâyesinin bir aracı haline getiriyor. (...) Öte yandan Trier’in müzikalinde korkunç şeyler de oluyor. Böylece Trier, filminin gerçekten ‘müzikal’ olup olmadığını da tartışmaya açık hâle getirmek istiyor gibi. (...) Yönetmenlik için söylenebilecek tek şey, mükemmel olduğu... ‘Karanlıkta Dans’ın her anı gibi sonu da kelimenin tam anlamıyla göz kamaştırıcı. Trier, başından beri söylediği tüm sözleri özetleyip bir sonuca bağlarken, aynı zamanda bu sözlere yeni anlamlar kazandıran ve seyircinin zihninde ve kalbinde filmin ardından devam edecek yeni tartışmalara kapı açan, etkileyici bir finalle filmine noktayı koyuyor. Hiçbir görüntünün olmadığı, simsiyah ekranın üzerinde müziği işittiğimiz bir sahneyle başlamıştı filmine Trier ve böylelikle, gözleri görmeyen Selma’nın ağzından ‘Görülecek ne kaldı?’ sorusunu duyduk bir ara... Trier sonuçta bu sorunun yanıtını veriyor: Görülecek çok şey var. Daha önemlisi ‘görmek için gözlere ihtiyacımız yok’. Hayata ‘kulak verin’. Hayatı hissedin.” Sinema Aralık 2000 / Sayfa 15 –Uygar Şirin
Yönetmen: Florian Henckel von Donnersmarck Oyuncular: Ulrich Mühe, Sebastian Koch, Martina Gedeck
Alman yönetmen çok bilinen bir stereotipten yola çıkıp, gerçek bir karaktere doğru giden uzun bir yolculuk sunuyor seyirciye. Görkemli dramatik kırılma anlarından çok, küçük adımlarla ilerleyen bir yolculuk bu. Ve Wiesler rolündeki Ulrich Mühe’ninki başta olmak üzere, güçlü performanslarla ayakta duran bir yolculuk. Çünkü sonuçta büyük bölümü bir tavan arasında, bir dairenin içinde ve onun penceresinden baktığı sokakta geçen, kullandığı mekânın kısıtlılığı ile bir TV oyununu andıran bir film bu. Tamamen oyunculuklarına, jest ve mimiklere, konuşmalara yaslıyor sırtını. Yönetmenin bu dar alanda görsel olarak da etkileyici, paranoya sinemasının estetik geleneğinden epey faydalanan, nostaljik tatlarla dolu, canlı bir film çıkardığı söylenebilir. Gözetlenme kuşkusuyla dışarıda atılan turlar, duvarların içine gizlenen kablolar, tavan arasında yerleşmiş suratsız gözetlemeciler, sistemin gücünü kendi çıkarları için kullanan ‘yetkili’ler, metodik sorgular... Öte yandan filmin temel kaygısı, eski bir rejimi yerden yere vurmaktan ziyade, enformasyon patlaması yaşayan ve başkalarının hayatına konuk olmanın eğlence türü haline geldiği bir devirde bile geçerliliğini koruyan bir insan öyküsü anlatmakmış gibi görünüyor.” Sinema Nisan 2007 / Sayfa 34 –Kutlukhan Kutlu
Yönetmen: Neil Burger Oyuncular: Edward Norton, Paul Giamatti, Jessica Biel
Steven Millhauser’in Eisenheim the Illusionist adlı kısa hikâyesinden Neil Burger’ın uyarladığı ve yönettiği ‘Sihirbaz’, kostümleri ve dekorlarıyla, 20. yüzyıl başlarından, etkileyici bir Viyana atmosferi getiriyor beyazperdeye. Hikâye ise hem sihirbazlık hem de sinemasal anlatım açısından bilindik birçok numarayı, yani klişeyi barındırıyor. Zengin kızfakir erkek aşkı, iktidar ile ezilenin savaşı, sınıf çatışması, bilim ile sihrin tezadı… Bütün bunlar polisiye ve tarih dokusuyla harmanlanıyor. Film, izleyicinin yakışıklı sihirbaz ile güzel sevgilisinin kavuşup kavuşamayacağına dair merakını ayakta tutmak için uğraş veriyor. Zaten filmin arkasını yasladığı en önemli dayanak da finale doğru ortaya çıkan sürpriz gelişme… ‘Sihirbaz’ bu sürprizi erkenden fark edenleri, başarılı dönem atmosferi, Philip Glass’ın müziği, Edward Norton’ın karizmatik görüntüsü ve Paul Giamatti’nin öne çıkan oyunculuğuyla teselli etmekte. Entrikalara kapılıp, malum sürprize şaşıranlara ise inandırıcılık sorunu yaşamadan filmin renkli dünyasının keyfini çıkarmak kalıyor.
Yönetmen: Eric Bress ve J. Mackye Gruber Oyuncular: Ashton Kutcher, Melora Walters, Amy Smart
Kelebek Etkisi’, zamanda yolculuğun hepimiz için muğlak bir kavram ve önünde sonunda bir fantezi olmasına sığınarak, bu alanda tutarlı davranmaya hiç özen göstermiyor. (...) Senarist/yönetmen Eric Bress ve J. Mackye Gruber, seyircinin ‘ayrıntılara’ takılmamasını sağlamak, ilgisini başka yöne çekmek için bayağı uğraşıyorlar. Filmin ilk yarım saatinde hikâyenin temelini attıktan sonra, giderek hızlanan hikâye kurgusu, görsel efektler, gerilim trükleri ve Evan’ın hayatındaki ani ve çarpıcı değişimlerin vur-kaç etkisiyle, seyirciyi önlerine katıp sürüklüyorlar. ‘Dursana bi dakka!’, ‘iyi ama’ gibi sitemlere, şikayetlere fırsat bırakmadan getirip finalin kapsına bırakıyorlar. Bir bakıma iyi de oluyor. En azından film; sığ, pırıltısız ve sıkıcı olmak yerine sadece sığ ve pırıltısız olarak kalıyor. ‘Kelebek Etkisi’nin asıl derdi, ‘hayatta her şey mükemmel gitmez; bir şeyler kazanmak için bir şeyleri kaybetmeyi göze almalısın, mutluluk için bir parça acı çekmeye razı olmalısın’ demek. Yani ‘elinde geçmişi değiştirmek gibi bir güç varsa bile hayatındaki sökükleri dikmeye kalkma; başka yerlerden yırtarsın’ demeye getiriyor.” Sinema Mayıs 2004 / Sayfa 16 –Uygar Şirin
Yönetmen: Kim ki Duk Oyuncular: Lee Seung-yeon, Lee Hyun-kyoon, Kwon Hyuk-ho
Filmin sessizliğinde herkese yer var. Başkarakterlerin konuşmadan iletişim kurdukları bu tuhaf ve çekici filme dileyenler sınıf çatışması üzerinden yaklaşabilir. Kimileri de haklı olarak düşünmeyi bir yana bırakmak isteyecektir. Sonuçta ‘Boş Ev’in akla seslendiği söylenemez. Benim tercihim ise filme bir ruhsal büyüme öyküsü olarak bakmak. (...) Adam önceleri ruhsal anlamda küçük bir çocuktan farksız. (...) Aklını yitirdikçe ruhuna yaklaşıyor. Bedeniyle ruhu arasındaki karşıtlığa son vermek ve ruhsal gelişimini tamamlamak için kendini inzivaya ve fiziksel acıya mahkûm ediyor (hapse giriyor). (...) Bu süre boyunca kadın adamı sabırla bekliyor. O kendi hapishanesinde (evinde), kendi zalim gardiyanı (kocası) aracılığıyla acısını çektiği, çilesini doldurduğu için çoktan büyümüş. Sevdiği adamın gelip onu kurtarmasını beklediği sanılmasın. Sevdiği adamın büyüyüp kendisiyle ‘aynı düzeye gelmesini’ bekliyor. Nitekim adam hapishanede büyüdükçe, adımları kadınınkilere uyum sağlıyor. Filmin son karesi, Drayer’in başyapıtlarından ‘Ordet’nin finaliyle kıyaslanacak ölçüde doğaüstü.” Sinema Haziran 2005 / Sayfa18 –Uygar Şirin
Yönetmen: Nuri Bilge Ceylan Oyuncular: Muzaffer Özdemir, Mehmet Emin Toprak, Zuhal Gencer
Nuri Bilge Ceylan, kasaba ya da kent değil, örneğin uzay istasyonunda geçen bir öykü de aktarsa aynı gerçekliği yakalayabileceğini kanıtlıyor ‘Uzak’ta ve sinema dilinin hep aynı olgunluğu, ustalığı, özgünlüğü koruyacağını gösteriyor. ‘Ne söylesek övgü olur!’ diyebileceğimiz mekân ve ışık kullanımı, büyük özenle, incelikle yazılmış, yaşamın içinden sökülüp alınmış diyaloglar, olağanüstü karakter çizimleri ve zekice ayrıntılarla örülmüş yeni bir Nuri Bilge Ceylan başyapıtı ‘Uzak’. (...) Ceylan’ın ilk iki filmine oranla biraz daha ‘çeşitlendirdiği’ oyuncu kadrosu, ‘Uzak’ın en çok takdir edilmesi gereken yanlarından, senaryonun sağladığı geniş ama gayet iyi hesaplanmış hareket alanı içinde, son derece özgür ama bir o kadar da ‘yönetmene bağlı’ biçimde performans gösteriyor. (...) Ceylan, çoğu seyircinin her iki ana karakterde de kendisinden çok şey bulup, kâh biri, kâh diğeri olacağı, yer yer ‘dejavu’ duygusu bile uyandırabilecek, dupduru, ticari sinemanın her türlü klişesinden uzak, tadına, samimiyetine, sıcaklığına doyulmaz bir filmle doğru bildiği yolda yürümeyi sürdürüyor.” Sinema Ocak 2003 / Sayfa 14 –Tunca Arslan
Yönetmen: Hayao Miyazaki Seslendirenler: Rumi Hîragi, Miyu Irino, Mari Natsuki
Ruhların Kaçışı’ bizlere, görmek istemediklerinizi reddetmeyin diyor. Kolay kolay hayal edilemeyecek bir evreni gözle görülür kılarken, farklı olanı ve hayattaki zıtlıkların varlığını kabul etmeyi öneriyor. İçerdiği tematik zenginlik bir yana, ‘Ruhların Kaçışı’ görsel açıdan da büyüleyici bir anime. Hayao Miyazaki’nin üstün hayal gücünden çıkıp gelen tasarımlar, hem filmin içeriğine destek oluyor, hem de seyirciye en şahanesinden bir rüya sunuyor. Senaryo ise bir ‘bildungsroman’ı aratmayacak zenginlikte. Miyazaki, Chihiro’nun ruhlar alemindeki yolculuğunu müthiş bir olay örgüsüyle veriyor. Küçük kızın tanıştığı her yeni karakter, önüne çıkan her yeni görev, filmin dramatik yapısını zenginleştiren ve sağlamlaştıran bir düğüme dönüşüyor. Sinema tarihinde çocukluğu geride bırakmak, olgunlaşmak ve hepsinden önemlisi kendini bulmak (Chihiro’nun başarması gereken şeylerden birisinin de gerçek ismini geri almak olduğunu unutmamak gerek) üzerine çekilmiş en iyi filmlerden birisi olan ‘Ruhların Kaçışı’nı bir başyapıt olarak tanımlamak hiç yanlış olmaz. Miyazaki’nin bizzat ifade ettiği gibi, hem 10 yaşında olmuş, hem de 10 yaşında olacak insanlara hitap ediyor, yani herkese...” Sinema Temmuz 2004 / Sayfa 18 –Engin Ertan
Yönetmen: Terrence Malick Oyuncular: Sean Penn, Adrien Brody, Ben Chaplin
Donanmanın ön kolu, Guadacanal üzerindeki adalardan birine çıkartma yaparken uzun süre (yaklaşık bir saat) düşmanın en küçük bir suretini bile perdeye düşürmüyor Malick. Bu noktalarda film, savaşın anlamsızlığını, bir paranoya esprisi içinde mi bize yansıtmak istiyor diye düşünüyorsunuz. Bütün bu aşamalarda adanın doğal örtüsünü oluşturan upuzun otlar, bir Tarkovski yapıtından ödünç alınmış kadrajlarla karşımıza geliyor ve filmin yüreğimize açtığı hüzün hanelerine, her bir karede yenileri ekleniyor. Malick bu bölümlerde yavaş yavaş tezlerini de açmaya başlıyor. Mesele insanın insanla savaşı değil, insanın doğayla savaşıdır. Nitekim ardından da iki tarafı karşı karşıya getiriyor yönetmen. Ama bu karşılıklı mücadelenin özellikle ikinci bölümü muhteşem. Amerikalılar ve Japonlar bir sıcak çatışmayla birbirlerine girerken, dış sesler yerini aryalara bırakıyor ve bir belgesel tadı hakim oluyor filme. Burada, neyin kavgasını yaptığını bilmeden akıl dışına taşan insan görüntüleri, kolay kolay belleklerden silinmeyecek kadrajlarla karşımıza geliyor. Bu sahneler, savaşın anlamsızlığı üzerine sinema tarihindeki en anlamlı sahneler belki de.” Sinema Mart 1999 / Sayfa 19 –Uğur Vardan
Yönetmen: Sam Mendes Oyuncular: Kevin Spacey, Annette Bening, Thora Birch
Tiyatro kökenli İngiliz yönetmen Sam Mendes’in Amerikan banliyö yaşamı ve orta yaş krizinin olası faydaları üzerine gerçekleştirdiği filmde, Lester Burnham ve çoktan işlevsizleşmiş çekirdek ailesinin geçirdiği değişimi (daha doğrusu parçalanmayı) izliyoruz. Hazır yaşam tarzlarını sorgulamadan benimsemeye, seçme ve isteme yetisini yitirmeye karşı savaş açan ‘Amerikan Güzeli’, tıpkı ‘Dövüş Kulübü’ gibi uyandırmaya yönelik bir tür ‘çalar saat’ kimliğine de bürünüyor. (...) Senarist Alan Ball ve yönetmen Sam Mendes, yüzeyin ardına düzenledikleri yolculukta çıkış noktası olarak ‘güzellik’i kullanıyorlar. Hem yüzeydeki güzelliği hem de gizli güzelliği... (...) Neyin güzel, neyin çirkin hatta neyin doğru neyin yanlış olduğu konusundaki hazır kalıplar, zaten bireylere bırakılmadan gündelik hayatın içine yedirildiğinden, özel bir çaba harcamadan yaşantımıza işliyor. Bir anlamda, farkına varmadan paketler halinde hazır beğeni satın alıyoruz. ‘Amerikan Güzeli’, insanın hayatında durup soluklanmasını ve kitleler için üretilen bu beğenilerin/değerlerin peşine, onları hiç sorgulamadan takılmanın hayatı nasıl şekillendirebileceğine (ya da şekilsizleştirebileceğine) bakmasını salık veriyor.” Sinema Ekim 2002 / Sayfa 94 –Kutlukhan Kutlu
Yönetmen: Alejandro González Iñárritu Oyuncular: Sean Penn, Naomi Watts, Benicio Del Toro
'21 Gram' çözülmeyi bekleyen bir puzzle değil. Kurduğu cümleler, ne demeye çalıştığı, hepsi çok açıklar. Ancak belki ikinci bir seyir deneyimi, kimilerimizce eksikliği hissedilen tavrı, bakış açısını ve dünya görüşünü sezmeye yardımcı olabilir. Zira, tıpkı Dogma filmleri gibi, baştan sona mistik ve dini referanslarla dolu ‘21 Gram’ın yaşam, ölüm gibi kavramlara ve insan hayatının gerçekliğine hangi perspektiften baktığını bilmek gerekiyor. Kaldı ki söz konusu akıma bir türlü ısınamamış insanların Dogma ile temel sorunlarının başında da bu geliyor. Başka bir deyişle, ‘21 Gram’ yüzeyde bir Dogma filmine benzemese bile, alttan alta benzer bir tavır sergiliyor ve aynı handikapları taşıyor. Belki bu noktada Iñárritu’yu Dogma’nın fikir babası Lars von Trier’e benzetme imkanı da ortaya çıkıyor. Tıpkı von Trier gibi, Meksikalı yönetmenin de zamanla seyirci ve eleştirmenleri iki kampa ayırması mümkün. Kendisinin yaratıcı ve usta bir yönetmen mi, yoksa kolay yoldan insanları manipüle etmeye bakan bir acı simsarı mı olduğu önümüzdeki günlerde çokça tartışılabilir. Hâliyle ‘21 Gram’ da bir kesim seyirci ve eleştirmen için bir muamma, bazıları içinse çok iyi bir film, hatta bir başyapıt olacak.” Sinema Haziran 2004 / Sayfa 47 –Engin Ertan
Yönetmen: Martin Scorsese Oyuncular: Leonardo DiCaprio, Matt Damon, Jack Nicholson
Çin versiyonundaki Hong Kong mafyasının yarattığı otantik atmosferi, Boston’da kendi kurallarıyla var olan İrlanda alt kültürüyle bağdaştıran ‘Köstebek’, Scorsese’yi ister istemez ‘beklenti’ yaratan ‘mafyöz’ içerikli ve ‘şiddetli’ filmlerinden birini yapmaya sevk ediyor. Orijinal yapım (Kirli İşler/Mou gaan dou), ustanın elinde, 90’lı yıllardaki filmlerine benzer bir filme dönüşmek için cazip bir fırsat haline geliyor ‘Köstebek’te. Hatta daha da ileri giderek, onu tetikliyor diyelim. Mafya, muhbirler, polis, bar köşeleri, izbe evler, hiç uğruna ölen insanlar... Her biri, Scorsese’nin son yıllarda karşımıza çıkarmadığı türden bir filme imza atmasını sağlıyor. Bu nedenle Scorsese’nin istemsizce bu tip bir filme yöneldiğini korkmadan söyleyebiliyoruz. İzleyicinin de ‘New York Çeteleri’ veya ‘Göklerin Hâkimi’ gibi 50’lerin klasik Hollywood’una yakın duran filmlerden ziyade, ustadan, kendilerine perdeden tükürüp bıçak sallayan bir sokak serserisi beklediğine ya da genel olarak sinemada böyle şeyler görmek istediğine ikna olabiliriz. Hâliyle, karşımızda her şeyiyle bir Scorsese filmi değil, Scorsese filmiymiş gibi davranan bir yeniden çevrim olduğunu söylemek hiç de abartılı olmaz.” Sinema Aralık 2006 / Sayfa 29 –Murat Emir Eren
Yönetmen: Terry Gilliam Oyuncular: Bruce Willis, Brad Pitt, Madeleine Stowe
60‘lar ve 70’ler sinemasında rüya-kâbus deyince, yönetmenlerin aklına geniş açılı çerçeveler, ağır çekimler, eğik açılar, puslu resimler gelirdi. Terry Gilliam ‘12 Maymun’da bu tekniklerin hepsini harmanlıyor ve kendine has bir kâbus yaratmayı beceriyor. Anlatımının en belirleyici özelliği dar alanda, yakın ölçeklerde hareketli kamera kullanması. Bunu, kahramanın halet-i ruhiyesinin seyrini ‘yakından’ takip etmemiz için yapıyor. Gilliam’ın bir derdi de, seyircinin filmle arasına mesafe koymasını engellemek ve bir kâbusu bütün heyecanıyla yaşatmak. Dolayısıyla serinkanlılıktan çok uzak, seri planlara, garip açılara dayanan bir dekupaja başvuruyor. (...) Sonuç olarak ‘12 Maymun’ iyi yönetilmiş, iyi oynanmış, iyi bir hikâye. En önemlisi, kendine has görsel yapısı ve stiliyle Gilliam’ın günümüzün önemli yönetmenlerinden biri olduğunu bir kez daha kanıtlıyor. Hikâyenin karışık ve mantıksız olduğunu söyleyenlere de aldırmayın. Sanat yapıtlarının aklı başında ve mantıklı olması gerektiğini kim iddia edebilir ki? Ayrıca ‘12 Maymun’ başı sonu belli bir hikâye anlatmaktan çok, cinnetin kendisi olmaya çalışıyor. Ve oluyor da...” Sinema Temmuz-Ağustos 1996 / Sayfa 24 –Mehmet Açar
Yönetmen: Çağan Irmak Oyuncular: Cemal Hünal, Melis Birkan
Alper eski, naif, el değmemiş şarkılarda aradığı, belki de hiç var olmamış bir saflığı arzuluyor. Sahtekarca bir nostalji bu; geçmişe geri dönme şansı olsa muhtemelen aynı yola sapacak yine. Kirli hissediyor kendini, bu yüzden temiz olanla (saf bir aşk) kanı uyuşmuyor. Ada ise bu şarkılara kandığı, yürümeyeceğini bildiği bir aşka prim verdiği için masum değil (kurban hiç değil). O da arızalı, yaşanamamış bir aşkın fikriyle eziyet çekmekten bir nevi hoşlanıyor aslında. Hiç yaşamadığı bir kasabaya gidip, yabancı bir odadaki eşyalara nostaljiyle yaklaşabilmesi ondan. Ayrıldıktan sonra çocukluk evini gizli gizli ziyarete gittiği Alper’in bir plağını alıp, hayatının geri kalanında ona anlamlar yükleyebiliyor. Öte yandan Alper’in fetiş objesi ise Ada’nın onun evinde unuttuğu tokası oluyor. Sonsuz seçenekler dünyasında tek bir kişiyle olmak bir nevi ölümse, yalnızlık da ömür boyu cehennem azabı demek. Kırk katır mı, kırk satır mı? Çağan Irmak’ın en umutsuz ve karanlık filmi, arada kalmışlara çıkış yolu görmüyor pek. Sinema Aralık 2008 / Sayfa 24 –Burcu Aykar Şirin
Yönetmen: Paul Haggis Oyuncular: Don Cheadle, Matt Dillon, Sandra Bullock
Şehirde yürürsün, insanlara değersin, onlar da sana çarpar. Los Angeles’ta kimse sana dokunmaz… Galiba o dokunma hissini çok özlüyoruz. Bir şeyler hissedebilmek için birbirimize çarpıyoruz.’ Bu sözlerle başlayan ‘Çarpışma’ adını her ne kadar iletişimi zorunlu kılan bir eylemden ve hikâyenin kilit noktası olan araba kazasından almış gibi görünse de esas var olma sebebini İkiz Kuleler’e çarpan uçaklara borçlu. Filmin derdi de, bu çarpışmaya zemin hazırlamış yabancı düşmanlığını, çuvaldızı kendine batırarak eleştirmek. Çok karakterli ve bol öykülü filmin kahramanları Los Angeles’ta yaşayan zenciler, İranlılar, Meksikalılar ve onlarla aynı havayı teneffüs etmekten hiç memnun olmayan bazı beyazlar… Hepsinin hayatı, 36 saatlik zaman dilimi içinde, istem dışı olarak diğerleriyle kesişiyor. Bu kesişmeden daha doğrusu çarpışmadan herkes bir şekilde etkileniyor. Yabancı düşmanları ve ırkçılar ise ‘öteki’nin de insan olduğunu keşfediyorlar. Tamamen barış, hoşgörü ve birliktelik mesajları/dersleri vermeyi kendine görev edinen ‘Çarpışma’, yer yer duygu sömürüsüne kaçan klişelerle kutsal vazifesini yerine getiriyor. Dönemin ruhuna uygun şekilde En İyi Film Oscar’ıyla taltif edilen yapım, 11 Eylül sonrası Amerikan sinemasının en bilindik temsilcilerinin başında geliyor.
Yönetmen: Baz Luhrmann Oyuncular: Nicole Kidman, Ewan McGregor, John Leguizamo
Kırmızı Değirmen’ masalları anlatan mekânları, mizahın, trajedinin ve aşkın dozunun bilerek kaçırılması, insanların hareketlerine eşlik eden ses efektleri gibi unsurlarla, bir çizgi filmi andıracak kadar uçlarda dolaşıyor. (...) Film, oyuncuların konumundan eşyaların yerlerine kadar hiçbir devamlılığı umursamayan, atmosfer ve görsel etki dışında her şeyden bağımsız bir kurguya sahip. (...) 19. yüzyılın sonunda, Paris’in meşhur gece kulübü ekseninde geçen hikâyesi, pop/rock tarihinin nadide parçalarıyla anlatılıyor. O çok iyi bildiğimiz, her biri farklı bir telden çalan şarkıları, biraraya gelip aynı hikâyeyi anlatırken izlemek/dinlemek ve hayattaki bir takım hâlleri ne kadar iyi tercüme ettiklerini görmek, nereden baksanız etkileyici. Baz Luhrmann ve ekibinin eve kapanıp, geceler boyunca içki içip şarkı söylemeleri işe yaramış görünüyor. Şarkılar, senaryodaki görevleri bir yana, hissi kararlarla seçilmişler besbelli. Dolayısıyla bizde karşılık bulmaları da kaçınılmaz. Smells Like Teen Spirit hiç bu kadar ironik, Roxanne hiç bu kadar can yakıcı, The Show Must Go On hiç bu kadar dokunaklı olmamıştı herhalde.” Sinema Aralık 2001 / Sayfa 17 –Uygar Şirin
Yönetmen: Zeki Demirkubuz Oyuncular: Güven Kıraç, Derya Alabora, Haluk Bilginer
İnsani temalar yerini gündelik ve geçici temalara bırakmaya başladı. Aşk, feragat, merhamet, dürüstlük, iyilik gibi insani değerler yeni realitenin yasalarına feda edildi. Bütün bu olup bitenlerin sıradan bireye yansıması ise büyük bir çıkışsızlık olarak kendini gösteriyor. Yeni realiteye ayak uyduramayan, yaşama ahlakı sahibi insanlar bu çıkışsızlıkla kuşatılmış durumda. Bu hayatlar artık yaşanamıyor, görmezlikten geliniyor ve her geçen gün daha fazla sıkışıp yok olmaya zorlanıyor. (...) Yaşadığımız sistem daha çok akılcılık üzerine kurulu bir sistem. Aklı sorguladığımda ortaya bencillik çıkıyor. Bencilliğin anlamı da, vermemek, ortak olmamak ve sistemin biçimlendirdiği bir hayatı seçmek. Bu yüzden merhamet duygusu, kardeşlik, ortaklık giderek yok oluyor. Bu, aşkın yaşanma biçimini de etkiliyor. O nedenle filmde, günümüzdeki aşk tanımının ötesinde, romanlarda belki masallarda rastlanacak bir aşk tanımı yaptım ve bunu kutsadım. Bunu daha ileri götürüp orta sınıf ahlakındaki ikiyüzlülükleri vurgulamak için feda etmeye, feragate dair bütün erdemleri de bir orospuya ve bir pezevenge yükledim.” Zeki Demirkubuz Sinema Ekim 1997 / Sayfa 75 –Röportaj: Senem Erdine İşmen
Yönetmen: Quentin Tarantino Oyuncular: Brad Pitt, Mélanie Laurent, Christoph Waltz
"Soysuzlar Çetesi"nde Tarantino ‘Sinema benim her şeyim’ diye bas bas bağırıyor. Üstelik, filmlerindeki bu sinema sevgisi artık sadece basit göndermeler olmaktan çıkmış, öykünün ana iskeletinin temeli, hatta ve hatta filmin üretim şeklinin bir parçası olmuş durumda. (…) İtiraf etmek gerek, ‘Soysuzlar Çetesi’ sıradan bir izleyiciden ziyade sinefillerin çok daha rahat empati kurup çok daha yoğun keyif alacakları bir deneyim. Öyküde mebzul miktarda sinemasal gönderme var. (…) Nihayetinde ‘Soysuzlar Çetesi’nde Tarantino, daha önceki filmlerinde ne yapıyorsa onu yapıyor: Kendi fantezilerinin propagandasını… Bu uğurda tarihi tahrif etmekten de çekinmiyor. Nasıl bundan önceki filmlerinde türleri istediği gibi yontuyorduysa, burada da sadece II. Dünya Savaşı filmlerini değil, tarihi de kendince yeniden şekillendiriyor. Haliyle ilk dönem filmlerini sevip de son yıllarda yaptıklarını yadırgayanları anlamak zor. ‘Ölüm Geçirmez’ veya ‘Soysuzlar Çetesi’nde yaptığı şeyler ‘Rezervuar Köpekleri’ veya ‘Ucuz Roman’da yaptıklarından farklı değil ki! Kaldı ki, satır aralarını iyi yakalarsanız, ‘Soysuzlar Çetesi’nde diyaloglar yine önceki filmlerindeki gibi tadından yenmeyecek cinsten.” Sinema Eylül 2009 / Sayfa 20 –Burçin S. Yalçın
Yönetmen: Danny Boyle Oyuncular: Ewan McGregor, Jonny Lee Miller, Ewen Bremner
Sosyal-politik perspektifi bir yana, öykünün kendisi filme haydi haydi yetecek bir çekiciliğe ve etkiye sahip. Çok şey söylemese de, en azından narkotiklerin dünyasını önümüze ardına kadar açıyor. Filmin temel derdi, ‘onlar da senin benim gibi insanlar’ cümlesinde ifadesini bulan basit gerçeğin altını çizmek aslında. Fakat bunu dışavurumcu bir üslubun yaratacağı sarsıcılıkla iletmeyi tercih ediyor. Stili ne kadar sert ve vurucu ise, içeriği de o ölçüde yumuşak, hatta bir yerden sonra eğlenceli. (...) ‘Trainspotting’, ‘onların’ (narkotiklerin) dünyasıyla ‘bizim’ dünyamızı yanyana koymaya, birini anlatırken ötekine dair bir şeyler de söylemeye çabalıyor. Söyledikleri ne kadar doğru olsa da, bu gerçekler görüntülerin görkemi içinde buharlaşıveriyor. Öte yandan, İskoç diyarından sağlam gençlik portreleri sunması, Ewan McGregor başta olmak üzere oyuncuların takdire şayan maharetleri, film ekibinin (bir ara perdede eroin satıcısı olarak kısa bir rolde gözüken yazar Irvine Welsh de dahil) salona taşan enerjisi, kurgudaki dinamizm ve kuşkusuz müziği ile değeri yadsınamayacak bir film.” Sinema Kasım 1996 / Sayfa 31 –Necati Sönmez
Yönetmen: Clint Eastwood Oyuncular: Clint Eastwood, Hilary Swank, Morgan Freeman
Eğer Eastwood karakterlerin ruh hâlleriyle böylesine ilgili bir sinema yapmasa tipik bir başarı öyküsünü rahatça allayıp pullayabilir, Hollywood’daki yapımcılara da bu sayede sırtını çok daha rahat sıvazlatabilirdi. Ama o ısrarla kahramanlarının yaralarının üstüne gidiyor, sarılabilecek durumdaysa sarıyor, tıpkı Maggie’nin dağılan burnunu düzelttiği sahnede olduğu gibi…Fakat genelde bu yara hikâye aktıkça daha da fenalaşıyor ve finalde kangrene dönüşünce kaçınılmaz son geliyor. Lakin, Clint Eastwood’un karakterleri bu acılarla yüzleşmek zorunda. Çünkü yaşamla kurdukları ilişkide bu acıları göğüslemek önemli bir alanı kaplıyor. Frankie’nin yüzündeki acıları Eastwood’un yüzü üzerinden çok iyi anladığımızı söylerken Maggie’de Hilary Swank’in, Scrap’te Morgan Freeman’in hakkını yemeyelim! Clint Eastwood’un oyuncularına her daim geniş alan açan, devamlı onların yüzlerine odaklanan sineması içinde ağızlara layık bir iş çıkarıyorlar! Sinema Mart 2005 / Sayfa 26 –Burçin S. Yalçın
Yönetmen: Alex Proyas Oyuncular: Rufus Sewell, William Hurt, Kiefer Sutherland, Jennifer Connelly
Proyas, karakterlerini 50’li yıllar kara filmlerinden alırken, aradaki on yılların görsel birikimini de bir süzgeç olarak kullanıyor. Çizgi romanları, dizi filmleri, ‘Blade Runner’ı görmüş geçirmiş bir kara film estetiği onunki. Filmindeki korkutucu sürüklenme hissini, kamerasını az hareket ettirerek saptıyor. Çerçevesinin içini bir çizgi roman karesi alırmış gibi özenle dekore ediyor ve hareketi genellikle karenin içiyle sınırlıyor. Detektiflik filmlerine uygun bir biçimde kahverengi, yeşil ve sarı tonlarla yıkanmış görünen, canlı renklere nadiren rastlanan dünyasında, ışık ve karanlık arasındaki çatışma sık sık Alman Dışavurumcu sinemasını hatırlatıyor. Öyküsü bir yana, ‘Gizemli Şehir’in en güçlü olduğu konu, rüya gerçeküstülüğüyle belirgin bir sinemasal tarihin biraraya gelerek oluşturduğu bu görsellik. Alex Proyas’ın günümüzün en önemli ‘göz’leri arasında bulunduğunu gösteren, etkileyici, içine hapseden bir görsellik.” Sinema Mayıs 2003 / Sayfa 80 –Kutlukhan Kutlu
Yönetmen: Wolfgang Petersen Oyuncular: Brad Pitt, Eric Bana, Orlando Bloom, Diane Kruger
Epik film deyince insanın aklına ister istemez David Lean geliyor. Petersen, ‘Truva’da tam olarak onun varisi gibi bir tavır sergiliyor; filmdeki yönetmenliği sanki onun mirasına layık olabilme gayretinin bir yansıması. Lean’in mirasının, tümüyle görkemli bir sinema üzerine bina edilmekle birlikte akıldan kolay çıkmayan bir yönetmenlikle de desteklendiğini unutmamak gerek. Epik film deyip geçmeyin! Bunun arkasında gözkamaştırıcı bir görsellikle seyircinin gözünü boyayarak ve şaşkınlığından faydalanarak onu sömürmek de var. Epik addedilen filmlerde vasat yönetmenliği perdelemek zor olmuyor. Fakat ne 60 ve 70’lerin Lean sineması öyleydi ne de günümüzün Petersen’ının sineması öyle görünüyor. İki yönetmenin topraklarında görkemlilik iyi yönetmenliğin önüne geçmiyor; fakat iyi yönetmenlik de filmin önünü kapatmıyor.” Sinema Haziran 2004 / Sayfa 16 –Burçin S. Yalçın
Yönetmen: Paul Thomas Anderson Oyuncular: Daniel Day Lewis, Paul Deno
Adının da açık bir biçimde çağrıştırdığı üzere ‘Kan Dökülecek’ P.T.Anderson’ın kesinlikle en karanlık filmi. O kadar ki, yurtdışında yönetmeni aşırı pesimist olmakla suçlayanlar bile çıktı. Hatta, her ne kadar ‘Kan Dökülecek’ özellikle Sinclair’in isminden dolayı kapitalizm ve inanç gibi sosyolojik olgularla ilintili bir ‘mesaj filmi’ olarak algılanmaya müsaitmiş gibi görünse de, Anderson filmini iki adamın sahip olduğu farklı değer yargılarından doğan ürkütücü mücadeleye odaklanmış bir korku filmi olarak tanımlamayı tercih ediyor. Öte yandan ‘Kan Dökülecek’i diğer Anderson filmlerinden ayıran en önemli unsurlardan biri de çok daha geleneksel sayılabilecek bir anlatı yapısına sahip olması. Tüm bunlardan dolayı filmin, yönetmenin filmografisinde özel bir yere konuşlanabileceğini tahmin etmek güç değil (…) Filmin bu denli koyu tonlara sahip olmasının başlıca sebeplerinden biri ise elbette ki Day-Lewis’in son yılların en çarpıcı oyunculuk gösterilerinden biri olarak değerlendirilen performansıyla ete kemiğe büründürdüğü Daniel Plainview karakteri. Sinema Şubat 2008 / Sayfa 52 –İlhan Yurtsever
Yönetmen: Robert Rodriguez ve Frank Miller Oyuncular: Benicio Del Toro, Clive Owen, Jessica Alba, Mickey Rourke
Polislerin, politikacıların ve çetelerin bulaşamadığı kurtarılmış fahişe bölgesinde ve diğer ‘suç ve günah kaynayan’ mekânlarda gezinirken o eski ‘noir’ın aslında asla eskisi gibi olamayacağını anlıyoruz: artık onun yerinde siberpunk’la ve neo-noir’la, daha da önemlisi animeyle terbiye edilmiş, salt estetik üzerinden işleyen, insanlardan çok onların zihinsel üretisi (günahlardan çok da, insanın günahlar üzerine söyledikleri ve inşa ettikleri fetişler) üzerine konuşmayı seven yeni bir mahlukun bulunduğu aşikar. Evet, ‘Günah Şehri’nin son derece tuhaf bir sinemasal mahluk. İnsanların özdeşleşebileceği karakterler sunmak şöyle dursun, kendi günlük hayatlarıyla ilişkilendirebilecekleri tek bir şey bile sunmuyor görünürde. Bilimkurgudaki makineler tarafından üretilen makineler gibi, âdeta popüler kültürün kendisi tarafından üretilmiş, sadece onun kriterleriyle anlamlanan, ancak hayalhanesi onun tarafından –hem de iflah olmaz bir biçimde- yoğurulmuş, artık beyninin bir kısmı bu alemde yaşayan insan türüne yönelik bir popüler kültür yapıtı bu. Ancak bu tür bir seyircinin karşısında, yani kendi çöplüğünde son derece heybetli ve etkileyici, hatta devrimci bir duruşu olduğu kesin. Sinema Ağustos 2005 / Sayfa 14 –Kutlukhan Kutlu
Yönetmen: Andy Wachowski, Larry Wachowski Oyuncular: Keanu Reeves, Carrie-Anne Moss, Laurence Fishburne
The Matrix Reloaded’ kendi başına film olmanın hiçbir gereğini yerine getirmiyor, ama kendini bir film olarak sunuyor. Oysa aslında bir oyuna davet, bir link haritası, bir yap-boz oyunun iskeleti daha ziyâde. Ve ancak dâvete icâbet eder, oyununu kurallarını bellemek için çabalarsanız anlamlandırabiliyor, zevk alabiliyorsunuz hakkıyla. Sonunda geleceğin interaktif sinemasına giden bir yolda dolaştığınızı anlıyorsunuz. (...) Sinema tarihi pekâlâ bir Matrix metaforu olarak ele alınabilir. Nasıl ki Matrix’te insanlar küçük hücrelerinde, ana rahmindeki gibi hiçbir şey yapmadan duruyor ve sanal bir dünyanın imgelerini gerçek diye izliyorsa, sinema seyircisi de koltuğa bağlanıp, sanal görüntülere boş bakmaya yönlendiriliyor. Matrix filmleri ve yan metinleri izleyiciyi uyandırmaya çalışıyor. Uzun uykuların derin mahmurluğunu bölebilmek için de seyircisine oyun oynuyor, ‘Uyan da oynayalım’ diyor. Tabii iki seçeneğiniz var: Ya bildik filmleri uyuklayarak izlemeye devam edeceksiniz, ya da sinemanın gitmekte olduğu yeni, çatallı yollara düşeceksiniz.” Sinema Temmuz 2003 / Sayfa 74 –Tuna Erdem