Türkiye'nin en iyi haber sitesi

Türk romanının Özal'ı: Orhan Pamuk

Siyasi demeçleri, her daim başına iş açan Nobelli romancımız Orhan Pamuk bu kez "Burjuvaziden tiksiniyorum," açıklamasıyla gündemde. Pamuk 'iyi' bir aydın olmasa da büyük bir romancı. Zira romandan hoşlanmayan Özal'ın ülkeye yaptığı gibi Türk romanına çağ atlattı.

Giriş Tarihi: 2.9.2012

Soğuğu, sendromu ve Nobel'i ile meşhur kentin birkaç yüzyıldır değişmemiş, eski ama tertemiz kaldırımlarında şaheseri Kara Kitap'ın başkarakteri Galip'in İstanbul sokaklarını arşınladığı gibi dolaşırken, Stadshuset'in ardında uzayıp giden donmaya yüz tutmuş denize baktı. Galip'in akrabası köşe yazarı Celal Salik'in İstanbul Boğazı için yazdığı kara ütopyanın Stockholm kanallarında da yaşanıp yaşanmayacağını, şehrin bütün sularının çekilip çekilmeyeceğini düşündü bir an. Bir şehre özgü hayali bir başka şehre uyarlamaya çalışıyordu. Bir başkasının rüyasını görmek gibi bir şeydi bu ve insanın, bir başkasının rüyasını -mesela adı Rüya olan kendi kızının bile rüyasını- göremeyeceğini iyi bilirdi. 2006 Nobel Edebiyat Ödülü'nü almaya, kızı Rüya ile birlikte gelmişti. Kızı; adını, Galip'in "yatağın başından ucuna kadar uzanan mavi damalı yorganın engebeleri, gölgeli vadileri ve mavi yumuşak tepeleriyle örtülü tatlı ve ılık karanlıkta uyurken" izlediği karısı Rüya'dan almıştı. Gerçek; onun için kurmacadan -romancının uyanıkken gördüğü düşten- çok nadiren üstün olabilirdi. Hakikatin üstünlüğünü en son bundan 15 yıl önce kızı doğduğunda böylesine güçlü biçimde hissetmişti. Nobel Ödülü'nü, üzerinde, kendisini Kafka'nın Dönüşüm adlı kısa romanının böcekleşen karakteri Gregor Samsa'ya benzeten frakla katıldığı bir törende İsveç Kralı XVI. Carl Gustaf'ın elinden aldığında da aynı şeyi hissedecekti. Türkiye'nin gelmiş geçmiş en büyük romancılarından biri, belki de birincisi olan Orhan Pamuk, 'edebiyat zaferi'ni taçlandırdığı Nobel gününden beri yazarlık kariyerinde gözle görülür bir düşüş yaşıyor. Boşuna değil, zirve noktasının aynı zamanda düşüşün de başlangıcı olarak görülmesi. 2008 yılında yayınlanan Masumiyet Müzesi -okur kimliğimle söylersem- burada uzun uzadıya açıklayamayacağım sebeplerle Pamuk standartlarının altında bir roman olarak edebiyat tarihinde şimdiden yerini aldı. Pamuk'un adı, 2006'dan bu yana Çukurcuma'da bir 'Masumiyet Müzesi' açmak dışında Kiran Desai ve Karolin Fişekçi ile ilişkileri, Almanya'da sahip çıkmadığı bir oğlu olduğu iddiası gibi vesilelerle gündeme geldi. Orhan Pamuk, son olarak Die Zeit Gazetesi'ne verdiği röportajda söylediği şu cümlelerle gündemde arz-ı endam eyleydi: "Burjuvazi beni çok sinirlendiriyor. Küstahlıklarından tiksiniyorum. Havalı olmalarından hoşlanmam. Egoistlikleri ve kendi vatandaşlarından nefret etmelerinden hiç hazzetmem. Laik Türk üst sınıfını, askeri müdahaleler de, Kürtlere yapılan baskı da rahatsız etmez. Türk kadınlarının birçoğuna, sadece başörtüsü taktıkları için tepeden bakarlar. Bu tutumları bana, eskiden Güney Afrika'da beyazların siyahlara bakışlarını anımsatır." Söyledikleri yanlış değil, ancak zamansız. Geç söylendiği için anakronik. Bunları mesela 28 Şubat sürecinde söyleyeseydi hem ait olduğu zümreye, yani varlığı tartışmalı Türk burjuvazisine ders verir, hem de o dönemin ezilenleri olan İslamcıların ve Kürtlerin haklarının savunucusu olurdu.
Bugünlerde 'burjuvazi tiksintisi' demeçleri vermek yerine ülkenin canını yakan terörü, Antep katliamını kınamak daha anlamlı bir iş olur. Bir İskandinav ülkesinde, misal Nobel'i veren İsveç'te yaşamıyoruz. Ateş çemberindeyiz ve terör saldırıları, burjuvaziden daha fazla tiksinti cümlesini hak ediyor. (Terör eleştirisini, Pamuk gibi 'aydın sorumluluğu' olmayan Fatih Terim bile yaptı.) Öte yandan Pamuk'un bir aydın olarak üzerine düşeni yap(a)mamasına şaşmamalı. Çünkü onun gerçeklikle olduğu kadar siyasetle de ilişkisi her zaman problemli olmuştur. Verdiği siyasi demeçler her zaman başına iş açtı. Kendisini en büyük sıkıntıya sokan demeci ise 2005 yılında Das Magazin adlı İsviçre dergisine verdiği "Bu topraklarda 30 bin Kürt ve 1 milyon Ermeni öldürüldü," oldu. Bu açıklamasından ötürü Türk Ceza Kanunu'nun (TCK) 301. maddesi uyarınca hakkında Türklüğe hakaret davası açıldı. Hrant Dink'in hedef gösterilip öldürülmesine neden olan dava ile aynı gerekçeleri taşıyan bu dava yüzünden hedef oldu, ölüm tehditleri aldı.

DEDESİ 'DEMİR AĞLAR' ÖRDÜ
Ferit Orhan Pamuk, 7 Haziran 1950 tarihinde Cumhuriyet'in kuruluş yıllarında memleketi demir ağlarla örerek zenginleşen 'çiçeği burnunda burjuva' bir dedenin torunu ve günümüzde yaşasa CEO olacak bir 'iş' adamının oğlu olarak doğdu. İstanbul'un mutena semtlerinden Nişantaşı'nda Cevdet Bey ve Oğulları'nda anlattığı aileye benzer bir ailede büyüdü. 2002'de ölen babası Gündüz Pamuk, IBM'in Türkiye'deki ilk temsilcisi ve dolayısıyla ülkemize bilgisiyarı ilk getiren kişiydi. Pamuk'un, Şevket Pamuk adında bir iktisat profesörü ağabeyi ve Hümeyra Pamuk adında bir gazeteci üvey kız kardeşi var. Orhan Pamuk iyi bir eğitim aldı, liseyi Robert Kolej'de okudu. İstanbul Teknik Üniversitesi'nde üç yıl mimarlık eğitimi gördü, ancak ressam olamayacağını anlayınca bu okulu bıraktı. O zamanki adı İstanbul Üniversitesi Gazetecilik Enstitüsü olan İletişim Fakültesi'ni 1976 yılında bitirdi. 1 Mart 1982'de evlendiği Aylin Türegün'den bir kızı oldu, adını Rüya koydular. Orhan Pamuk, 'burjuvaziye mensup ataları' zamanında iyi çalıştığı için hayatı boyunca ücretli bir işte çalışmaya ihtiyaç duymadı. Hiçbir zaman sabah işe gidip emeğini satarak geçinme gibi bir derdi olmadı. 22 yaşına kadar resimle uğraştı, sonra resim tutkusundan birdenbire vazgeçti ve romana yöneldi. Klasik roman tekniğine sadık kalarak yazdığı ilk romanı Cevdet Bey ve Oğulları (İlk adıyla Karanlık ve Işık) 1983'te yayınlandı. Thomas Mann'ın Alman burjuvazisinin gelişimini anlattığı Buddenbrook Ailesi adlı romanından esinlenerek yazdığı bu eseri, 1979 yılında Milliyet Roman Yarışması'nda birinci olduğu halde üç yıl basılmadı. Basıldıktan sonra 1983 Orhan Kemal Roman Armağanı'na layık görüldü. Geleneksel tarzdaki bu romanından sonra modernist roman tekniğini kullanarak yazdığı, Selahattin Darvinoğlu karakteri ile hafızalara kazınan Sessiz Ev adlı romanı Avrupa'da büyük yankı uyandırdı ve ödüller aldı. Ancak Avrupa'da asıl sükseyi, postmodern romana geçiş eseri olarak kabul edilen Beyaz Kale ile yaptı. Galip adlı başkarakter, karısı Rüya ve köşe yazarı Celal Salik'in öyküsünü anlatan postmodern Hüsn-ü Aşk yorumu Kara Kitap 1990 yılında yayınlandı. Murat Belge'nin analizine göre demir ağlarla örülememiş ancak karayollarıyla örülmüş ülkeyi baştan sona otobüsle dolaşan mimarlık öğrencisi Mehmet'in hikâyesini anlatan Yeni Hayat adlı romanı Orhan Pamuk'un en çok satan romanı oldu ve ününe ün kattı. Maktullerin, hayvanların ve renklerin konuşturulduğu Benim Adım Kırmızı, Umberto Eco'nun Gülün Adı isimli romanından izler taşısa da başarılı bir 'postmodern polisiye' olarak kabul edildi. Pamuk, bu romanında kendisinin, ağabeyinin ve annesinin adını kullandı ve romanın pek çok kısmında yazar olmasına sıcak bakmayan ve kendisini her fırsatta yeren annesinden 'intikam aldığı' satırlara yer verdi.
Kars'ta bir tiyatroyı anlatarak 28 Şubat atmosferinin parodisini yaptığı siyasi içerikli Kar adlı romanı ise 2002 yılında yayınlandı ve belki de yurtdışında en çok tartışılan romanı oldu. Bu romanda ordunun, yeterli entelektüel ve siyasi donamına sahip olmadığı için (İşi iyi silah kullanan insanlar yetiştirmek olan bir kurumdan iyi entelektüel performans beklemek de Türkiye'ye özgü olsa gerek) ideolojik altyapı üretemediği halde Türkiye'yi yönetmeye çalışmasını eleştirdi. Ama aynı zamanda 28 Şubatçıların hâkir gördüğü İslamcıları da, sanki kendi ülkesinde yaşamıyorlarmış gibi oryantalist ve yerine göre küçümseyici bir gözle resmetti. Pamuk'un romanları dışında Gizli Yüz, Öteki Renkler, İstanbul, Hatıralar ve Şehir, Babamın Bavulu, Manzaradan Parçalar ve Saf ve Düşünceli Romancı adlı senaryo, söyleşi ve anı kitapları yayınlandı. İsveç Akademisi, Orhan Pamuk'un Nobel Edebiyat Ödülü kazandığını 12 Ekim 2006'da "And the Nobel goes to Orhan Pamuk" edasıyla yapılan bir açıklama ile şöyle duyurdu: "2006 Nobel Edebiyat Ödülü 'Kentinin melankolik ruhunun izlerini sürerken kültürlerin birbiriyle çatışması ve örülmesi için yeni simgeler bulan' Orhan Pamuk'a verilmiştir."

OPTİMİST VE KARİYERİST AYDIN
Orhan Pamuk; Abdulhak Şinasi Hisar'dan Ahmet Hamdi Tanpınar'a ve Oğuz Atay'a uzanan edebi çizginin mirasçısı olarak kabul ediliyor ve Türkiye'nin temel entelektüel sorunu olan Doğu-Batı buhranını teknik anlamda en iyi anlatan romancılardan biri addediliyor. Pamuk, tüm büyük sanatçılar gibi her alt türde ve temada eser verdi. Nasıl ki yönetmen Stanley Kubrick hem gerilim/korku, hem savaş, hem de dram gibi türlerde eser verdiyse Pamuk da klasik, modernist ve postmodernist roman tekniklerini kullandığı romanlar yazdı ve aşktan siyasete pek çok farklı temaya yöneldi. Orhan Pamuk çok sattığı halde az anlaşılan bir yazar. En çok satan ve en az anlaşılan kitabı da Yeni Hayat. Orhan Pamuk'un geniş kitlelerce sevilmemesinin sebebi ise anlaşılamamaktan ziyade 'yerli' olarak görülmemesi. Fatih Terim, kendisine "Terim'in milliyetçiliği beni rahatsız ediyor," diyen Orhan Pamuk'a "Buradan ben de kendisi için şunu söylemek istiyorum: Orhan Pamuk, yetersiz milliyetçi bana göre," demesi 'yerli' olmama yönündeki yaygın kanaatin dile getirildiği cümlelerden biri. Bu kanaat tartışılabilir elbette ama ille de yerli bir kimlik bulunacaksa Pamuk'a Türk demeden önce İstanbullu/İstanbul vatandaşı demek daha doğru olur. Pamuk, yalnızca halkı değil, devleti de pek tanımamak gibi bir handikapı olmasına rağmen çok iyi romanlar yazdı. (Minareye kule demesi halkı tanımadığına, sıradan İmam Hatip Liseli çocukları MİT'in takip ettiğini yazması da devleti pek tanımadığına delalet ediyor) Sıradan Türk aydınının optimist ve kariyerist, 'sıradan ötesi' Türk aydınının ise çelişik duygulu olduğu ve şöhretten çekindiği düşünüldüğünde Pamuk'un sıradan bir aydın olduğu söylenebilir. Sabahattin Ali, Orhan Kemal, Yaşar Kemal, Aziz Nesin, Ahmet Hamdi Tanpınar ve Oğuz Atay gibi yazarların çileli yaşam sürdüğü gözönüne alındığında da Orhan Pamuk'un şanslı bir romancı olduğu ileri sürülebilir. Kendinden öncekiler hapislerde çürümek, yeterince tanınmamak, okunmamak, ekmek parası kazanmak için her türlü işi yapmak, ama yine de parasızlık çekmek gibi türlü türlü dertlerle uğraştılar. Öldürülenler bile oldu. Pamuk'un bu tür sorunları olmadı. İyi ki de olmadı, çünkü belki tam da bu yüzden yaşamaktan çok hayal kurmaya vakit ayırabildi. Zira malum, acı yazıyı besler ama kurmaca üretebilmek için acının ve yaşamın dışına çıkabilecek vakti bulmak gerekir. Pamuk bunu yapabildi. Orhan Pamuk, sonuç olarak teknik anlamda Türk romanına çağ atlatmış bir yazar. Bu yönüyle 'romanımızın Turgut Özalı'dır. (Gerçi merhum Özal, romana 'masal' derdi ve onu, çağ atlatıcı bir şey olarak görmezdi.) Oğuz Atay yaşasaydı muhtemelen Türk romanına yaptığı katkılardan ötürü Orhan Pamuk'a övgüler düzer, ama 'Türkiye'nin Ruhu'nu iyi anlayamadığı için de fırça atardı. Yerimiz daraldı. Orhan Pamuk portresini, başyapıtı Kara Kitap'ın son cümlelerinden ilhamla bitirelim: Gazeteye yetiştirmesi gereken yazının sonunda masadan kalkıp şehrin karanlığına bakıyor. Kara Kitap'ın Rüya'sını hatırlıyor. İstanbul'un karanlığına bakıyoruz ve geceyarıları, uykuyla uyanıklık arasında mavi damalı yorganın üzerinde Rüya'nın izine rastladığımı sandığım zaman kapıldığım keder ve heyecana kapılıyoruz. Çünkü hiçbir şey hayat kadar şaşırtıcı olamaz. Yazı hariç. Yazı hariç. Evet, tabii tek teselli yazı hariç.

BURJUVAZİYE MERHAMET ETMEK!

Orhan Pamuk'un "Burjuvaziden tiksiniyorum," açıklaması olumlu ve olumsuz tepkilere neden oldu. MÜSİAD eski Genel Başkanı Erol Yarar, "Pamuk'a katılıyorum," derken oyuncu Metin Akpınar, "Orhan Pamuk kimmiş ya. Okuyamıyorum. Okunmuyor," dedi. Tarihçi İlber Ortaylı da Pamuk'un bir romanında minarenin şerefisine 'caminin balkonu' dediğini, ezanı da müezzine değil, imama okuttuğunu söyledi ve "İçinden çıktığı toplumu bilmiyor," dedi. Bu eleştiri önemli. Pamuk'un, anlattığı ülkeyi yeterince tanımamak gibi haksız sayılamayacak bir gerekçeyle eleştirilmesi yazarlığına halel getiriyor. Star Gazetesi yazarı Fehmi Koru ise, Pamuk'un tiksindiği burjuvaziye acıdığından dem vurdu. "Ülkenin fiziki, beşeri ve siyasi kaynaklarından yararlanarak dünyalıklarını doğrultmuş, her türlü maddi imkâna sahip birileri," diye tarif ettiği zümreye acımasında bir tuhaflık var. Sıraladığı nitelikler, burjuvalar da dâhil her insanda öfke, nefret, hatta zorlarsak tiksinti gibi duygular yaratabilir, ama acıma hissi yaratmaz. Koru, her ne kadar daha çok bu zümreye özenenlere acıdığını söylese de onların da saydığı imkânlardan mahrum olmadığı biliniyor. Öyleyse acımak niye? Romancının içinden çıktığı zümreden tiksinmesi nasıl tuhafsa gazetecinin de 'ileri gelenlere' ya da öyle olduğunu sananlara acıması o kadar tuhaf.

BUGÜN NELER OLDU
ARKADAŞINA GÖNDER
Türk romanının Özal'ı: Orhan Pamuk
* Birden fazla kişiye göndermek için, mail adresleri arasına “ ; ” koyunuz
BİZE ULAŞIN